KELİMELERİN MUHASEBESİ
Yılın Kelimesi mi, Yılın Vicdanı mı?
Türk Dil Kurumu’nun bu yıl için masaya koyduğu
kelime listesi, alışıldık bir “yılın kelimesi” seçiminin çok ötesinde duruyor.
Bu liste, modern Türk insanının ruhuna tutulmuş bir projektör gibi… Dijital vicdan, vicdani körlük, çorak,
merhametsiz eylem, tek tipleşme.
Bunlar, sözlüklerin kenarına iliştirilecek teknik terimler değil; doğrudan
doğruya aile yapımıza, mahalle hafızamıza, kültürel sürekliliğimize yöneltilmiş
sert ama gerekli sorular.
Bu kelimeler bir şeyi tarif etmiyor sadece; bir eksilmeyi işaret
ediyor. Kaybolan bir sesin, incelen bir bağın, unutulan bir
sorumluluğun adını koyuyor. Sanki her biri, “Buradaydık, nereye gittik?”
diye soruyor.
Belki de bu yüzden bu yıl mesele, “yılın kelimesi hangisi?” sorusu değil.
Asıl soru şudur:
Bu kelimeler, bizde hangi yaraya temas ediyor?
Söz: Türk İrfanında Emanet ve
Mesuliyet
Türk-İslam irfanında söz, rastgele söylenmez. “Söz namustur” derken kastedilen,
kelimenin yalnızca bir iletişim aracı olmadığıdır. Söz; insanın şahsiyetini,
ahlâkını ve vicdanını dış dünyaya açan bir emanettir.
Bu yüzden bizde verilen söz tutulur, edilen dua
taşınır, edilen beddua bile titreyerek söylenir. Çünkü kelime, sahibini bağlar.
Nurettin Topçu’nun yıllar önce kurduğu o cümle
bugün hâlâ yerli yerindedir:
“Söz, ahlâkın dışa taşmış hâlidir.”
Eğer bugün kelimeler kolayca söylenip kolayca
unutuluyorsa, eğer “geçmiş olsun”lar yük almıyorsa, “başın sağ olsun”lar bir
mesajdan ibaret kalıyorsa, burada yalnızca bir dil sorunu yoktur. Bu, doğrudan vicdanın zayıflamasıdır.
Mehmet Akif’in o sarsıcı ikazı da tam bu noktada
yankılanır:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”
Kelimelerine sahip çıkamayan bir toplum, bir süre
sonra değerlerine de sahip çıkamaz. Çünkü kelime giderse, hafıza gider; hafıza
giderse, istikamet kaybolur.
Dijital Vicdan: Hemhâl Olmaktan
Temassızlığa
Bizim kültürümüzde merhamet, uzaktan bakarak
yaşanmaz. Merhamet, hemhâl olmayı ister. Aynı sofraya oturmayı, aynı sessizliği
paylaşmayı, aynı yükün altına omuz vermeyi…
Eskiden hasta ziyareti, kapıyı çalmayı
gerektirirdi. Elin boş gitmemesini, hâl hatır sormayı, oturup susmayı bilmeyi…
Şimdi bir “geçmiş olsun” mesajı
yetiyor. Komşuluk, bir kap yemekle kurulurdu; bugün bir emojiyle
geçiştiriliyor.
X ve Y kuşakları bu dönüşümü fark ediyor ama çoğu
zaman “çağın hızı” diyerek
kabulleniyor.
Z kuşağı içinse risk daha derin: Geleneğin yaşanmadan normalleşmesi.
Bir cenaze evinde sessizce oturup acıyı paylaşmak
yerine, siyah bir fon paylaşmak… Düğüne gitmeden “mutluluklar” yazmak… Bayramda
kapı çalmadan toplu mesaj atmak… Merhamet, eylem olmaktan çıkıp görüntüye
dönüşüyor.
Sezai Karakoç’un tek bir cümlesi bu hâli anlatmaya
yeter:
“Acıya dokunmadan acıdan söz ediliyor.”
Oysa acıya dokunmadan, vicdan uyanmaz.
Vicdani Körlük: Gönül Coğrafyasının
Kararması
Türkçe, “kalp”ten
çok “gönül” der. Çünkü gönül,
yalnızca hissetmez; bağ kurar, sorumluluk alır, yük taşır.
Bugün “vicdani körlük”ten söz ediyorsak, bu gönül coğrafyamızda bir kararmaya
işaret eder.
Eskiden mahalle dediğimiz şey, görünmez bağlarla
ayakta dururdu. Kim hasta, kim darda, kim eksik… Bilinirdi. Şimdi aynı
apartmanda yaşayanlar birbirinin adını bilmiyor.
Bu körlük zamanla bir çoraklaşmaya
dönüşüyor. Çoraklık sadece toprağın değil; dilin, ilişkinin, nezaketin
kurumasıdır. “Eyvallah”ın, “buyur”un,
“Allah razı olsun”un çekilmesidir.
Şehirler büyüyor, beton yükseliyor; ama insan
ilişkileri daralıyor. Merhamet toprağı çatladığında, dayanışma da çekiliyor.
Merhametsiz Eylem ve Tek Tipleşmiş
Hayatlar
Çağımızın en büyük yanılgılarından biri şudur:
Haklı olmak,
merhameti gereksiz kılar sanmak.
Oysa bizim irfanımızda hak, merhametten
koparıldığında zulme dönüşür. Sonuç üreten ama insanı dışarıda bırakan her
eylem, toplumu güçlendirmez; sertleştirir.
Bunun doğal sonucu ise tek tipleşmedir. Herkes aynı
şeyleri yapar, aynı şeyleri paylaşır ama kimse gerçekten yaşamaz.
Kalabalık vardır ama cemaat yoktur. Gürültü vardır ama bağ yoktur.
İnsan, kendisi olamadığı yerde yaşayamaz;
başkalarıyla bağ kuramadığı yerde ise derinleşemez.
Vicdan Nerede Yeniden Başlar?
Bu kelimeler bize şunu söylüyor:
Vicdan
yoruldu.
Ama bu topraklar, yorgun vicdanların küllerinden
yeniden doğrulmayı bilen bir hafızaya sahiptir. Sözün hâlâ bir ağırlığı,
geleneğin hâlâ bir nefesi, merhametin hâlâ bir imkânı vardır.
Mesele, kelimeleri seçmek değil; kelimelerin gereğini
yapmaktır.
Şimdi asıl soru şudur:
Hayatında hangi yer çoraklaştı?
Belki uzun zamandır aramadığın bir akrabanın gönlü…
Belki kapısını çalmadığın bir komşu…
Belki yalnızca mesajla geçiştirdiğin bir dost…
Bugün bir bildirim gönderme.
Bir adım at.
Kelimeleri ekrandan kurtar; sokağa, insana, hayata
indir.
Unutma: Vicdan,
sen hareket edince uyanır.
Peki, sen hangi çorak toprağa ilk can suyunu
vereceksin?