HIZ ÇAĞINDA DURABİLMEK:
KENDİ "KULÜBE"MİZİ ARAMAK
(Konferans / Söyleşi Metni)
Değerli
misafirler, kıymetli dostlar, hepiniz hoş geldiniz.
Bugün
buraya gelirken eminim birçoğumuz aynı şeyi yaptık: Telefonlarımıza baktık,
bildirimleri kontrol ettik, belki bir sonraki işimize yetişmek için
adımlarımızı hızlandırdık. Modern çağın o ışıltılı vitrini bize her gün aynı
şeyi fısıldıyor: "Hızlan! Daha çok şeye ulaş, daha çok şey bil, daha çok
yerde görün."
Her
şeyin mümkün olduğu, her bilgiye saniyeler içinde eriştiğimiz bir dünyadayız.
Ama izin verirseniz, konuşmamın hemen başında size, belki de cevabını vermekten
en çok korktuğumuz o soruyu sormak istiyorum:
Her
şeye yetişmeye çalışırken, acaba kime geç kalıyoruz?
İşte ben, İbrahim Kalın’ın
"Heidegger’in Kulübesine Yolculuk" kitabıyla karşılaştığımda, bu sorunun cevabıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Kendimize geç kalıyoruz dostlar. Hız arttıkça düşünce inceliyor; kelimelerimiz çoğalıyor ama tefekkür geri çekiliyor. İlerlemenin çılgınca alkışlandığı bu çağda, "durabilmek" neredeyse bir kusur, bir beceriksizlik gibi görülüyor.
Bu
kitap, benim için sadece Martin Heidegger’i anlatan bir biyografi değildi. Beni
modernitenin o bitmek bilmeyen uğultusundan çekip alan, kolumdan tutup
"Bir saniye, aceleyi askıya alalım" diyen bir dost sesiydi.
Heidegger,
Almanya’da Kara Ormanlar’ın eteğinde, elektriği ve suyu olmayan küçücük bir
kulübede yazmıştı o dev eserlerini. O kulübe benim gözümde romantik bir dağ evi
değil artık. Betonun, metalin ve dijital gürültünün arasında nefesi kesilen
aklın, yeniden soluk borusudur.
Neydi o kulübenin sırrı? Çok basitti: Eşyası az, sesi çoktu.
Bir
masa, bir sandalye ve düşünmeye açılan devasa bir sessizlik…
Bugün
hepimizin bir adresi var, değil mi? Ama kaçımızın gerçekten "ikamet
ettiği" bir yurdu var? Heidegger bize şunu hatırlatıyor: Mekân, sadece
bulunduğumuz koordinat değildir; düşüncenin barındığı, anlamın tutunduğu
yerdir. Bizler, yani modern zaman yolcuları, çoğu zaman yaşadığımızı sanıyoruz.
Oysa sadece "ilerliyoruz". Durup anlamaya vaktimiz yok.
Bakın,
özellikle biz gençler, bu gürültünün tam merkezindeyiz. Dijital çağ bize
sınırsız bir bağlantı vaat ediyor ama derin bağlarımızı koparıyor. Her an her
yerdeyiz, ama hiçbir zaman tam olarak "kendimizde" değiliz.
Eğitim
hayatımıza bakın… Bize sürekli yönümüzü değil, hızımızı soruyorlar.
"Ne
olmak istiyorsun?" sorusu, yerini "Bu ne işe yarar?", "Bana
ne kazandırır?" sorularına bıraktı. Kariyer planlarımız anlam üzerine
değil, görünürlük üzerine kurulu.
Kod
yazmayı öğreniyoruz, veri okumayı öğreniyoruz –ki bunlar harika şeyler– ama
metin okumayı, kendimizi okumayı unutuyoruz. Üretmek kadar susmanın da kıymetli
olduğunu unuttuk.
Heidegger teknolojiye düşman değildi. Onun itirazı,
teknolojinin Tanrılaştırılmasınaydı. Bugün bizler, "Nasıl mutlu
olurum?" sorusunu bile kalbimize değil, arama motorlarına soruyoruz.
Araçlar bize yol gösterdiğinde sorun yok; ama araçlar gideceğimiz yolu tayin etmeye başladığında, işte o zaman insan kendi
özünü kaybediyor.
İbrahim
Kalın Hoca’nın bu eserinde beni en çok etkileyen şey ne oldu biliyor musunuz?
Kara
Ormanlar’daki o huysuz Alman filozofunu aldı; Anadolu’nun bağrından kopan Yunus
Emre ile, Niyazi Mısrî ile aynı sofraya oturttu.
Gördük
ki; hakikatin dili evrenseldir. İnsan, yeryüzünde ancak şairane bir biçimde,
incelikle ikamet edebilirse varoluşuna yaklaşabilir. Batı düşüncesi
"Varlık" sorusunu unutmuş olabilir; her şeyi ölçülebilir bir nesneye
indirgemiş olabilir. Ama bizim geleneğimizde, o kulübenin kapısı hâlâ açık.
Kıymetli
dostlar,
Heidegger’in
kulübesi, bugün gidip görebileceğimiz turistik bir yer değil artık. O bir
metafor. O bir tavır. Gürültüye mesafe koyma, düşünceye hürmet etme tavrı.
Sözlerimi
bitirirken, salondan çıkıp o hızlı akışa, o dijital gürültüye karışmadan önce
size bir çağrıda bulunmak istiyorum:
Belki
fiziksel olarak dağ başında bir kulübemiz olmayacak. Ama gelin, zihnimizde ve
kalbimizde o "sessiz odayı" inşa edelim.
Ekranların
kapandığı, "başkaları ne der" kaygısının sustuğu, sadece "Ben
kimim ve bu hayatta neye talibim?" sorusunun yankılandığı o manevi
kulübeyi yeniden kuralım.
Çünkü
hakikat gürültüde değil, sessizlikte konuşur.
Ve
anlamak, her zaman ilerlemek değil; bazen sadece durup beklemektir.
Dinlediğiniz
için teşekkür ederim.