GELECEĞİN UFKU VE
DEKOLONİZASYON
Çoğul Merkezli Bir Dünya
İçin Yeni Bir Yol Haritası
İnsan ufka sevdalıdır. Yalnızca gözünün gördüğü
sınırlarla yetinmez; zihninin inşa ettiği anlam evrenini ve kalbinin taşıdığı o
büyük umut ufkunu da temaşa etmek ister. Onun bu yönelişi, basit bir mesafe
algısının çok ötesinde, varoluşunu anlamlandırma çabasının en asil tezahürüdür.
İnsanı bu dinamik imkân alanına taşıyacak, onu sürekli kendi ötesine çağırıp
hakikatle bağını diri tutacak yegâne köprü ise şüphesiz eğitimdir.
Ancak bugün, eğitimin asıl gayesinin ne olduğu sorusu,
ağır bir tahribata uğradığı tarihsel bir eşikten geçmektedir. İstanbul Erkek
Lisesi’nin 1960-61 mezuniyet yıllığına, felsefe öğretmeni merhum Nurettin
Topçu’nun düştüğü şu muazzam not, tam da bu eşikte unuttuğumuz o kadim eğitim
tasavvurunun ruhunu fısıldar bize:
Bizim işimiz
sizin yalnız zekâlarınızı işlemekten ibaret değildir. Aynı zamanda kalplerinizi
yoğurmaktır. Biz sizin birtakım dersleri öğrenen zekâ makineleri olduğunuzu hiç
düşünmedik. Şahsiyet ve hâlleriniz, bizim hünerimizin gerçek eseridir.
Yükseltilen bir ruh, bir deha eserinden daha fazla bir şeydir…
Topçu’nun kalbe ve ruha dokunan bu hakikati; çağımızın
sadece ekonomik yahut siyasi değil; bilginin, zihnin ve vicdanın
sömürgecilikten arındırılması (dekolonizasyon) gereken o derin medeniyet
krizine karşı elimizdeki en güçlü panzehirdir.
Zekâ Makinelerinin
Savrulması ve Bindirilmiş Kıtalar
Ne acıdır ki bugün, Topçu'nun o muazzam notunu düştüğü
İstanbul Lisesi ve benzeri köklü irfan yuvalarımızda zaman zaman şahit
olduğumuz manzaralar, kalbi yoğrulmamış salt zekâ makinelerinin varoluşsal
savrulmasını yüzümüze vuruyor. Özellikle mezuniyet törenlerinde, dışarıdan
kurgulanmış birer bindirilmiş kıta edasıyla sergilenen o yersiz ve hadsiz
protestolar; hür bir aklın veya şahsiyetin değil, aksine derinden işleyen bir
zihnî işgalin acı tezahürüdür.
İtiraz ahlakından, kök idrakinden ve yerlilik şuurundan
koparılarak sahneye sürülen bu tepkisellik; ruhu yükseltilmemiş bir neslin,
başkalarının yazdığı bir senaryoda nasıl kolayca savrulduğunu göstermektedir.
Şahsiyetini kendi toprağının değerleriyle inşa edememiş zihinler, neye karşı
durduğunu dahi derinlemesine bilmeden, ellerine tutuşturulmuş sloganların
taşıyıcısı olmaktan öteye geçememektedir.
Zihnî İşgal, Pedagojik
Tahakküm ve Modern Devşirme Sistemi
Çağımızın eğitimdeki en temel yarası, hakikati
omuzlayacak zihinsel ve ruhsal bütünlüğün işte böylesine aşındırılmış
olmasıdır. Çocuklarımızı salt birer zekâ potansiyeline indirgeyip onların ruh
dünyasını çorak bırakan bu küresel sistem, fiilî işgallerden çok daha sinsi
olan zihnî işgalin ta kendisidir.
Üstelik bu varoluşsal savrulmanın arka planında çok daha
pragmatik ve planlı bir sömürü çarkı işliyor. Bugün tarihi çınarlarımızda,
Alman eğitim sistemi ve hükümeti eliyle uygulanan Abitur
gibi programlar, bu pedagojik tahakkümün en somut aparatlarıdır. Söz konusu
ülkeler, kendi devasa ekonomileri kıyaslandığında devede kulak kalan cüzi
harcamalarla kurdukları bu sistem sayesinde; toprağımızın en parlak, en çalışkan
dimağlarını adeta ince bir elekten geçirmektedir.
Hedef gün gibi aşikârdır: Yaşlanan nüfuslarına taze kan
pompalamak, endüstriyel iş gücü açıklarını kapatmak ve kendi medeniyetlerinin
çarklarını döndürecek en nitelikli insan kaynağını bedavaya yakın bir maliyetle
devşirmek. Bizim bin bir emekle büyüttüğümüz, üzerine titrediğimiz fidanlar;
kalpleri kendi toprağına, kendi irfanına mayalanmadan Batı'nın hizmetine birer
hammadde gibi taşınmaktadır. Bilginin tarafsız olduğu yanılsamasıyla sunulan bu
sistemler, bir halkın kendi öz değerini değersizleştirdiğinde; sömürü artık
dışarıdan gelen bir baskı olmaktan çıkar, gurbete gitmeyi kurtuluş sanan bir
neslin içselleştirdiği bir kadere dönüşür.
Dijital Kuşatma ve
Hakikat Kaybı
Topçu'nun kalpleri yoğurmak idealinden kopan, en zeki
evlatlarını Batı'nın endüstrisine kaptıran eğitim sistemimiz, günümüzün malumat
çağında bir başka krizle; hakikat kaybı ve enformatik yığılma ile de
yüzleşmektedir.
İçinde bulunduğumuz dönemde bilgi hikmetten koparılmış,
eğitim mekanik bir veri aktarımına indirgenmiştir. Aklın araçsallaştığı bu
süreç, dijital devrimle birlikte tekno-feodal efendilerin yönettiği yeni bir sömürge
mekanizması doğurmuştur. Dijital yerli denilen nesillerin zihinleri ve
kalpleri, bu yeni sürüm sömürgeciliğin doğrudan hedefindedir. Gelişen
teknolojiyle çocukların ufku genişleyeceğine; bizzat ekranların, ezberci
sistemlerin ve dijital yankı odalarındaki suni kışkırtmaların eliyle
daraltılmaktadır.
Gazze gibi coğrafyalarda şahit olduklarımız, kolonyal
yapının eğitim ve medya aracılığıyla zihinlere ektiği hiyerarşik üstünlük
fikrinin en kanlı sonucudur. Egemenlerin diğerlerini insansı hayvanlar olarak
tanımlayabilme cüreti; kalbi yoğurulmamış, vicdanı nasırlaşmış, ruhu yükseltilmemiş
o salt zekâ eserlerinin modern dünyadaki yıkıcı yankısıdır.
Şahsiyeti İnşa Eden
Çoğul Merkezli Bir Eğitim Modeli
Bu çıkmazdan kurtulmanın yolu bellidir: Eğitim
kurumlarımızı kışkırtma sahneleri ve Batı'nın insan kaynakları ofisleri
olmaktan çıkarıp, kendi kavramlarımızı ve hakikatimizi yeniden keşfeden birer şahsiyet mektebine dönüştürmek.
Kendi hikâyesini kendi diliyle kuramayan bir nesil, başkalarının hikâyesinde
figüran yahut başkalarının fabrikasında sıradan bir dişli olmaya mahkûmdur. Beyaz
adamın yükü gibi kibirli kavramların yerine, adaleti ve merhameti merkeze alan insanın yükünü omuzlayan bir
pedagojiye geçmeliyiz.
Tarihsel tecrübemizden süzülen bu eğitim dönüşümü için üç
aşamalı bir perspektif şarttır:
·
Epistemik Dönüşüm: Müfredatı yalnızca Batı merkezli bir anlatı olmaktan
kurtarıp, kendi kavramlarımızla ve çoğul tanıklıklarla yeniden inşa etmek.
Öğrenciye kuru veri ve itiraz ezberleri değil, hakiki bir düşünsel bağımsızlık
kazandıracak hikmeti sunmak.
·
Kurumsal Dönüşüm: Okullardan yapay zekâ modellerine kadar tüm bilgi
aktarım yapılarını tek tipçi tekelden arındırmak; yabancı ülkelere zekâ
makineleri üreten tedarik merkezleri yerine, kendi toprağına kök salıp ruhu
yükselten çok merkezli irfan yuvaları kurmak.
·
Ahlaki ve Vicdani Dönüşüm: Başarıyı yalnızca uluslararası programların skorlarıyla
veya yabancı üniversitelere kabul almakla değil; ahlak, empati, irade ve
karakter gelişimiyle ölçen, kalpleri yoğurmayı asli vazife bilen bir iklim
tesis etmek.
Geleceğin ufku, en berrak hâliyle çocukların gözlerinde
belirir. Eğer okullarımız aracılığıyla onlara köklerinden kopuk bir anlam
haritası bırakırsak, gelecekleri rüzgârda savrulan, manipülasyona açık ve başka
iklimlerde tüketilen kırılgan bir yaprak gibi olacaktır.
Eğitimde ufka bakmak, müfredata salt yeni teknolojiler
veya yabancı diller eklemek değildir. Asıl mesele, yeni nesillere ben, hangi medeniyet tasavvurunun
taşıyıcısıyım ve yarının dünyasına nasıl bir şahsiyet bırakıyorum?
sorusunu idrak ettirebilmektir. Yunus Emre’nin dediği gibi tanış olmayı,
sevmeyi ve sevilmeyi öğreten; Nurettin Topçu'nun ifadesiyle zekâlarla birlikte
kalpleri de yoğuran bir nizam, yalnızca kendi toplumumuzu değil, insanlığın
ortak geleceğini de dönüştürecek gerçek ufkun ta kendisidir.