1 Şubat 2026 Pazar

HIZ ÇAĞINDA DURABİLMEK

HIZ ÇAĞINDA DURABİLMEK: KENDİ "KULÜBE"MİZİ ARAMAK

(Konferans / Söyleşi Metni)

Değerli misafirler, kıymetli dostlar, hepiniz hoş geldiniz.

Bugün buraya gelirken eminim birçoğumuz aynı şeyi yaptık: Telefonlarımıza baktık, bildirimleri kontrol ettik, belki bir sonraki işimize yetişmek için adımlarımızı hızlandırdık. Modern çağın o ışıltılı vitrini bize her gün aynı şeyi fısıldıyor: "Hızlan! Daha çok şeye ulaş, daha çok şey bil, daha çok yerde görün."

Her şeyin mümkün olduğu, her bilgiye saniyeler içinde eriştiğimiz bir dünyadayız. Ama izin verirseniz, konuşmamın hemen başında size, belki de cevabını vermekten en çok korktuğumuz o soruyu sormak istiyorum:

Her şeye yetişmeye çalışırken, acaba kime geç kalıyoruz?

İşte ben, İbrahim Kalın’ın


"Heidegger’in Kulübesine Yolculuk"
kitabıyla karşılaştığımda, bu sorunun cevabıyla yüzleşmek zorunda kaldım. Kendimize geç kalıyoruz dostlar. Hız arttıkça düşünce inceliyor; kelimelerimiz çoğalıyor ama tefekkür geri çekiliyor. İlerlemenin çılgınca alkışlandığı bu çağda, "durabilmek" neredeyse bir kusur, bir beceriksizlik gibi görülüyor.

Bu kitap, benim için sadece Martin Heidegger’i anlatan bir biyografi değildi. Beni modernitenin o bitmek bilmeyen uğultusundan çekip alan, kolumdan tutup "Bir saniye, aceleyi askıya alalım" diyen bir dost sesiydi.

Heidegger, Almanya’da Kara Ormanlar’ın eteğinde, elektriği ve suyu olmayan küçücük bir kulübede yazmıştı o dev eserlerini. O kulübe benim gözümde romantik bir dağ evi değil artık. Betonun, metalin ve dijital gürültünün arasında nefesi kesilen aklın, yeniden soluk borusudur.

Neydi o kulübenin sırrı? Çok basitti: Eşyası az, sesi çoktu.

Bir masa, bir sandalye ve düşünmeye açılan devasa bir sessizlik…

Bugün hepimizin bir adresi var, değil mi? Ama kaçımızın gerçekten "ikamet ettiği" bir yurdu var? Heidegger bize şunu hatırlatıyor: Mekân, sadece bulunduğumuz koordinat değildir; düşüncenin barındığı, anlamın tutunduğu yerdir. Bizler, yani modern zaman yolcuları, çoğu zaman yaşadığımızı sanıyoruz. Oysa sadece "ilerliyoruz". Durup anlamaya vaktimiz yok.

Bakın, özellikle biz gençler, bu gürültünün tam merkezindeyiz. Dijital çağ bize sınırsız bir bağlantı vaat ediyor ama derin bağlarımızı koparıyor. Her an her yerdeyiz, ama hiçbir zaman tam olarak "kendimizde" değiliz.

Eğitim hayatımıza bakın… Bize sürekli yönümüzü değil, hızımızı soruyorlar.

"Ne olmak istiyorsun?" sorusu, yerini "Bu ne işe yarar?", "Bana ne kazandırır?" sorularına bıraktı. Kariyer planlarımız anlam üzerine değil, görünürlük üzerine kurulu.

Kod yazmayı öğreniyoruz, veri okumayı öğreniyoruz –ki bunlar harika şeyler– ama metin okumayı, kendimizi okumayı unutuyoruz. Üretmek kadar susmanın da kıymetli olduğunu unuttuk.

Heidegger teknolojiye düşman değildi. Onun itirazı, teknolojinin Tanrılaştırılmasınaydı. Bugün bizler, "Nasıl mutlu olurum?" sorusunu bile kalbimize değil, arama motorlarına soruyoruz. Araçlar bize yol gösterdiğinde sorun yok; ama araçlar gideceğimiz yolu tayin etmeye başladığında, işte o zaman insan kendi özünü kaybediyor.

İbrahim Kalın Hoca’nın bu eserinde beni en çok etkileyen şey ne oldu biliyor musunuz?

Kara Ormanlar’daki o huysuz Alman filozofunu aldı; Anadolu’nun bağrından kopan Yunus Emre ile, Niyazi Mısrî ile aynı sofraya oturttu.

Gördük ki; hakikatin dili evrenseldir. İnsan, yeryüzünde ancak şairane bir biçimde, incelikle ikamet edebilirse varoluşuna yaklaşabilir. Batı düşüncesi "Varlık" sorusunu unutmuş olabilir; her şeyi ölçülebilir bir nesneye indirgemiş olabilir. Ama bizim geleneğimizde, o kulübenin kapısı hâlâ açık.

Kıymetli dostlar,

Heidegger’in kulübesi, bugün gidip görebileceğimiz turistik bir yer değil artık. O bir metafor. O bir tavır. Gürültüye mesafe koyma, düşünceye hürmet etme tavrı.

Sözlerimi bitirirken, salondan çıkıp o hızlı akışa, o dijital gürültüye karışmadan önce size bir çağrıda bulunmak istiyorum:

Belki fiziksel olarak dağ başında bir kulübemiz olmayacak. Ama gelin, zihnimizde ve kalbimizde o "sessiz odayı" inşa edelim.

Ekranların kapandığı, "başkaları ne der" kaygısının sustuğu, sadece "Ben kimim ve bu hayatta neye talibim?" sorusunun yankılandığı o manevi kulübeyi yeniden kuralım.

Çünkü hakikat gürültüde değil, sessizlikte konuşur.

Ve anlamak, her zaman ilerlemek değil; bazen sadece durup beklemektir.

Dinlediğiniz için teşekkür ederim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder