YILIN KELİMESİ Mİ,
YILIN VİCDANI MI?
Türk Dil Kurumu’nun bu yıl için önerdiği kelimeler,
bir seçkiden çok bir muhasebe defteri gibi duruyor: Dijital vicdan, vicdani körlük, çorak,
merhametsiz eylem, tek tipleşme.
Bunlar süslenmiş kavramlar değil; çağın alnına
kazınmış kısa ama ağır cümlelerdir. Her biri, modern insanın aynaya bakmaktan
kaçtığı bir yerden seslenir. Kelimeler bu kez açıklamak için değil, uyandırmak
için buradadır.
X ve Y kuşakları bu kelimeleri duyduğunda belki de
şunu hissetmeli:
Biz bu kavramları yaşadık, ama adını koymayı ihmal ettik.
Z kuşağı ise bu kelimeleri okurken şunu bilmeli:
Bu kavramlar senin geleceğinle ilgilidir; çünkü bu çağın yükü, senin
omuzlarına doğru ilerliyor.
Bizim medeniyetimizde kelime, yalnızca bir ses
değil; emanettir.
Söz, sahibini bağlar; insanı ele verir. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “Söz,
ahlâkın dışa taşmış hâlidir.”
Bu yüzden mesele “yılın kelimesi”ni seçmek değil; kelimelerin bizi hangi
hakikate çağırdığıdır.
Çünkü bazı yıllar vardır; kelimeler yalnızca tanımlamaz, hesap sorar.
Mehmet Âkif’in mısralarında yankılanan o büyük
uyarı hâlâ geçerlidir:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”
Bugün kelimeler sahipsizse, bunun bedelini vicdan öder.
Ve bu bedel, kuşak farkı tanımaz.
Dijital Vicdan: Bildirimlere Sıkışmış Merhamet
“Dijital vicdan” ilk bakışta umutlu bir tamlama
gibi durur. Sanki teknolojiyle birlikte vicdan da hız kazanmış, daha çok kişiye
ulaşmış gibidir. Oysa biraz durup bakınca şunu fark ederiz: Dijital vicdan çoğu
zaman duyarlılığın hızlandırılmış hâli, merhametin ise seyreltilmiş bir gölgesidir.
Eskiden hasta ziyareti, kapıyı çalmayı
gerektirirdi. Elin boş gitmemesini, hâl hatır sormayı, sessizce oturmayı… Şimdi
bir “geçmiş olsun” mesajı yetiyor. Komşuluk, bir kap yemekle kurulur; bugün bir
“hikâye beğenisi” ile geçiştiriliyor.
X ve Y kuşakları için bu, geleneğin ekrana
taşınmasıdır.
Z kuşağı içinse daha derin bir risk vardır: Geleneğin yaşanmadan
paylaşılması.
Bir tuşa basarak tebrik ediyor, bir emojiyle
başsağlığı diliyoruz. Düğünler çevrim içi davetle, bayramlar toplu mesajla, yaş
günleri otomatik bildirimle hatırlanıyor. Sezai Karakoç’un ifadesiyle bu, “acıya
dokunmadan acıdan söz etme” hâlidir.
Oysa bizim kültürümüzde merhamet, yakın
durmayı ister. Bayram, el öpmeden; düğün, omuz vermeden; müjde, yüz
yüze sevinmeden eksik kalır.
Mehmet Âkif’in dünyasında merhamet, romantik bir
duygu değil; yük alan bir ahlâktır. “Ağlarım ağlatamam; hissederim söyleyemem” derken,
kelimenin bittiği yerde sorumluluğun başladığını hatırlatır.
Z kuşağına düşen belki de şudur:
Vicdanını sadece görünür kılma; yaşanır kıl.
Çünkü gerçek vicdan, insanı konforundan eder.
Dijital olan her şey gibi dijital vicdan da hızlıdır; ama hız, hikmet
üretmez. Hikmet, beklemeyi, sabretmeyi ve bedel ödemeyi ister.
Vicdani Körlük: Kalbin Gözünü Kaybetmek
Eğer bir çağın kelimesi “vicdani körlük”se, bu
artık bireysel bir arıza değil; toplumsal bir hâldir.
Görmemeyi öğrenmiş gözlerden, duymamayı alışkanlık hâline getirmiş kalplerden
söz ediyoruz.
Nurettin Topçu bu hâli “iradenin felci”
olarak tanımlar. Kötülüğü sevmekten daha tehlikelisi, ona alışmaktır.
Eskiden bir cenaze, mahallenin ortak yüküydü. Bugün
sessiz bir mesaj, bazen de hiç gönderilmeyen bir bildirim… Acı çoğaldı ama
temas azaldı. Çokluk, duyarsızlığı; tekrar, körlüğü doğurdu.
Sezai Karakoç’un “kalbin pas tutması”
dediği şey tam da burada başlar. Kalp, korunmak için değil; kaçmak için
kapanır. Oysa kaçılan her acı, bir gün istikamet kaybı olarak
geri döner.
Çorak: Kalbin İklimi Bozulduğunda
“Çorak” yalnızca bir coğrafya değildir; bir ruh
iklimidir. İnsan içten
kuruduğunda, dış dünya ne kadar parlak olursa olsun anlam yitirir. Kelimeler
kurur, ilişkiler sertleşir, merhamet toprağı çatlar.
Eskiden bayramlar kalbi sulardı; şimdi takvim
hatırlatıyor ama gönül dolmuyor. Tebrikler çoğaldı ama sevinç derinleşmedi.
Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “hareket var ama yön yok.”
X ve Y kuşakları çok koştu;
Z kuşağı ise hızın ortasında istikamet arıyor.
Eğitim çoraklaşırsa bilgi artar ama hikmet eksilir.
Şehir çoraklaşırsa binalar yükselir ama insanlar küçülür. Çoraklık gürültüyle
gelmez; sessizce yayılır. Ve önce vicdanı
susuz bırakır.
Merhametsiz Eylem: Haklı Ama Hakkaniyetsiz
Çağımızın en tehlikeli yanılgılarından biri şudur:
Haklı olmak, merhameti gereksiz kılar sanmak.
Oysa bu toprakların irfanında hak, merhametten
koparıldığında zulme dönüşür. Nurettin Topçu’nun ısrarla vurguladığı gibi, adalet yalnızca
kanunla değil; ahlâkla ayakta durur.
Merhametsiz eylem sonuç üretir ama şahsiyet
inşa etmez. Sezai
Karakoç’un uyarısı nettir:
“İnsanı inciten hakikat, hakikat olmaktan uzaklaşır.”
Z kuşağı için belki de en hayati pusula budur:
Doğru olmak yetmez; insan kalmak gerekir.
Tek Tipleşme: Kalabalık Ama Yalnız
Tek tipleşme, yalnızca kıyafetle ya da fikirle
ilgili değildir. Asıl tehlike, duygu
tek tipleşmesidir. Herkesin aynı şeyi paylaşması ama kimsenin
gerçekten yaşamaması…
Eskiden bayram, herkes için aynı sevinç değildi;
ama herkes için ortak bir hatıraydı. Şimdi herkes aynı kareyi paylaşıyor ama aynı duyguyu yaşamıyor.
Sezai Karakoç’un dediği gibi insan, bir kalıp
değil; bir yolculuktur.
Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “cemiyet olur ama cemaat olmaz.”
Z kuşağına düşen belki de şudur:
Kendin olmayı savunurken, bağ kurmayı unutmamak.
Vicdan Nerede
Yeniden Başlar?
Belki de bu yılın kelimesi tek bir sözcük değil; bu
kelimelerin birlikte söylediği cümledir:
Vicdan yoruldu.
Ama bizim medeniyetimizde yorgunluk, son değildir.
Sezai Karakoç’un diriliş çağrısı hâlâ kulaklarımızdadır:
“İnsanlığın yeniden ayağa kalkması, vicdanın ayağa kalkmasıyla mümkündür.”
X ve Y kuşakları için bu, hatırlama çağrısıdır.
Z kuşağı içinse bir istikamet teklifidir.
Sözün hâlâ bir gücü, geleneğin hâlâ bir nefesi,
merhametin hâlâ bir imkânı vardır.
Yeter ki kelimeleri sadece yazmayalım; yaşayalım.
Belki de bu yıl kendimize sormamız gereken soru
şudur:
Hangi kelimenin içinde yaşıyoruz ve hangisini yitirdik?
Eğer cevap merhametse,
yılın kelimesi çoktan seçilmiştir.
Biz fark etmesek de.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder