26 Aralık 2025 Cuma

KELİMELERİN MUHASEBESİ

 

KELİMELERİN MUHASEBESİ

Yılın Kelimesi mi, Yılın Vicdanı mı?

Türk Dil Kurumu’nun bu yıl için masaya koyduğu kelime listesi, alışıldık bir “yılın kelimesi” seçiminin çok ötesinde duruyor. Bu liste, modern Türk insanının ruhuna tutulmuş bir projektör gibi… Dijital vicdan, vicdani körlük, çorak, merhametsiz eylem, tek tipleşme.
Bunlar, sözlüklerin kenarına iliştirilecek teknik terimler değil; doğrudan doğruya aile yapımıza, mahalle hafızamıza, kültürel sürekliliğimize yöneltilmiş sert ama gerekli sorular.

Bu kelimeler bir şeyi tarif etmiyor sadece; bir eksilmeyi işaret ediyor. Kaybolan bir sesin, incelen bir bağın, unutulan bir sorumluluğun adını koyuyor. Sanki her biri, “Buradaydık, nereye gittik?” diye soruyor.

Belki de bu yüzden bu yıl mesele, “yılın kelimesi hangisi?” sorusu değil. Asıl soru şudur:
Bu kelimeler, bizde hangi yaraya temas ediyor?

Söz: Türk İrfanında Emanet ve Mesuliyet

Türk-İslam irfanında söz, rastgele söylenmez. Söz namustur derken kastedilen, kelimenin yalnızca bir iletişim aracı olmadığıdır. Söz; insanın şahsiyetini, ahlâkını ve vicdanını dış dünyaya açan bir emanettir.

Bu yüzden bizde verilen söz tutulur, edilen dua taşınır, edilen beddua bile titreyerek söylenir. Çünkü kelime, sahibini bağlar.

Nurettin Topçu’nun yıllar önce kurduğu o cümle bugün hâlâ yerli yerindedir:
“Söz, ahlâkın dışa taşmış hâlidir.”

Eğer bugün kelimeler kolayca söylenip kolayca unutuluyorsa, eğer “geçmiş olsun”lar yük almıyorsa, “başın sağ olsun”lar bir mesajdan ibaret kalıyorsa, burada yalnızca bir dil sorunu yoktur. Bu, doğrudan vicdanın zayıflamasıdır.

Mehmet Akif’in o sarsıcı ikazı da tam bu noktada yankılanır:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Kelimelerine sahip çıkamayan bir toplum, bir süre sonra değerlerine de sahip çıkamaz. Çünkü kelime giderse, hafıza gider; hafıza giderse, istikamet kaybolur.

Dijital Vicdan: Hemhâl Olmaktan Temassızlığa

Bizim kültürümüzde merhamet, uzaktan bakarak yaşanmaz. Merhamet, hemhâl olmayı ister. Aynı sofraya oturmayı, aynı sessizliği paylaşmayı, aynı yükün altına omuz vermeyi…

Eskiden hasta ziyareti, kapıyı çalmayı gerektirirdi. Elin boş gitmemesini, hâl hatır sormayı, oturup susmayı bilmeyi… Şimdi bir “geçmiş olsun” mesajı yetiyor. Komşuluk, bir kap yemekle kurulurdu; bugün bir emojiyle geçiştiriliyor.

X ve Y kuşakları bu dönüşümü fark ediyor ama çoğu zaman “çağın hızı” diyerek kabulleniyor.
Z kuşağı içinse risk daha derin: Geleneğin yaşanmadan normalleşmesi.

Bir cenaze evinde sessizce oturup acıyı paylaşmak yerine, siyah bir fon paylaşmak… Düğüne gitmeden “mutluluklar” yazmak… Bayramda kapı çalmadan toplu mesaj atmak… Merhamet, eylem olmaktan çıkıp görüntüye dönüşüyor.

Sezai Karakoç’un tek bir cümlesi bu hâli anlatmaya yeter:
“Acıya dokunmadan acıdan söz ediliyor.”

Oysa acıya dokunmadan, vicdan uyanmaz.

Vicdani Körlük: Gönül Coğrafyasının Kararması

Türkçe, “kalp”ten çok gönül der. Çünkü gönül, yalnızca hissetmez; bağ kurar, sorumluluk alır, yük taşır.
Bugün “vicdani körlük”ten söz ediyorsak, bu gönül coğrafyamızda bir kararmaya işaret eder.

Eskiden mahalle dediğimiz şey, görünmez bağlarla ayakta dururdu. Kim hasta, kim darda, kim eksik… Bilinirdi. Şimdi aynı apartmanda yaşayanlar birbirinin adını bilmiyor.

Bu körlük zamanla bir çoraklaşmaya dönüşüyor. Çoraklık sadece toprağın değil; dilin, ilişkinin, nezaketin kurumasıdır. Eyvallah”ın, “buyur”un, “Allah razı olsun”un çekilmesidir.

Şehirler büyüyor, beton yükseliyor; ama insan ilişkileri daralıyor. Merhamet toprağı çatladığında, dayanışma da çekiliyor.

Merhametsiz Eylem ve Tek Tipleşmiş Hayatlar

Çağımızın en büyük yanılgılarından biri şudur:
Haklı olmak, merhameti gereksiz kılar sanmak.

Oysa bizim irfanımızda hak, merhametten koparıldığında zulme dönüşür. Sonuç üreten ama insanı dışarıda bırakan her eylem, toplumu güçlendirmez; sertleştirir.

Bunun doğal sonucu ise tek tipleşmedir. Herkes aynı şeyleri yapar, aynı şeyleri paylaşır ama kimse gerçekten yaşamaz. Kalabalık vardır ama cemaat yoktur. Gürültü vardır ama bağ yoktur.

İnsan, kendisi olamadığı yerde yaşayamaz;
başkalarıyla bağ kuramadığı yerde ise derinleşemez.

Vicdan Nerede Yeniden Başlar?

Bu kelimeler bize şunu söylüyor:
Vicdan yoruldu.

Ama bu topraklar, yorgun vicdanların küllerinden yeniden doğrulmayı bilen bir hafızaya sahiptir. Sözün hâlâ bir ağırlığı, geleneğin hâlâ bir nefesi, merhametin hâlâ bir imkânı vardır.

Mesele, kelimeleri seçmek değil; kelimelerin gereğini yapmaktır.

Şimdi asıl soru şudur:
Hayatında hangi yer çoraklaştı?

Belki uzun zamandır aramadığın bir akrabanın gönlü…
Belki kapısını çalmadığın bir komşu…
Belki yalnızca mesajla geçiştirdiğin bir dost…

Bugün bir bildirim gönderme.
Bir adım at.

Kelimeleri ekrandan kurtar; sokağa, insana, hayata indir.
Unutma: Vicdan, sen hareket edince uyanır.

Peki, sen hangi çorak toprağa ilk can suyunu vereceksin?

 

25 Aralık 2025 Perşembe

TDK YILIN (2025) KELİMESİ

 

YILIN KELİMESİ Mİ, YILIN VİCDANI MI?

Türk Dil Kurumu’nun bu yıl için önerdiği kelimeler, bir seçkiden çok bir muhasebe defteri gibi duruyor: Dijital vicdan, vicdani körlük, çorak, merhametsiz eylem, tek tipleşme.

Bunlar süslenmiş kavramlar değil; çağın alnına kazınmış kısa ama ağır cümlelerdir. Her biri, modern insanın aynaya bakmaktan kaçtığı bir yerden seslenir. Kelimeler bu kez açıklamak için değil, uyandırmak için buradadır.

X ve Y kuşakları bu kelimeleri duyduğunda belki de şunu hissetmeli:
Biz bu kavramları yaşadık, ama adını koymayı ihmal ettik.

Z kuşağı ise bu kelimeleri okurken şunu bilmeli:
Bu kavramlar senin geleceğinle ilgilidir; çünkü bu çağın yükü, senin omuzlarına doğru ilerliyor.

Bizim medeniyetimizde kelime, yalnızca bir ses değil; emanettir. Söz, sahibini bağlar; insanı ele verir. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “Söz, ahlâkın dışa taşmış hâlidir.”
Bu yüzden mesele “yılın kelimesi”ni seçmek değil; kelimelerin bizi hangi hakikate çağırdığıdır. Çünkü bazı yıllar vardır; kelimeler yalnızca tanımlamaz, hesap sorar.

Mehmet Âkif’in mısralarında yankılanan o büyük uyarı hâlâ geçerlidir:

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Bugün kelimeler sahipsizse, bunun bedelini vicdan öder.
Ve bu bedel, kuşak farkı tanımaz.

Dijital Vicdan: Bildirimlere Sıkışmış Merhamet

“Dijital vicdan” ilk bakışta umutlu bir tamlama gibi durur. Sanki teknolojiyle birlikte vicdan da hız kazanmış, daha çok kişiye ulaşmış gibidir. Oysa biraz durup bakınca şunu fark ederiz: Dijital vicdan çoğu zaman duyarlılığın hızlandırılmış hâli, merhametin ise seyreltilmiş bir gölgesidir.

Eskiden hasta ziyareti, kapıyı çalmayı gerektirirdi. Elin boş gitmemesini, hâl hatır sormayı, sessizce oturmayı… Şimdi bir “geçmiş olsun” mesajı yetiyor. Komşuluk, bir kap yemekle kurulur; bugün bir “hikâye beğenisi” ile geçiştiriliyor.

X ve Y kuşakları için bu, geleneğin ekrana taşınmasıdır.
Z kuşağı içinse daha derin bir risk vardır: Geleneğin yaşanmadan paylaşılması.

Bir tuşa basarak tebrik ediyor, bir emojiyle başsağlığı diliyoruz. Düğünler çevrim içi davetle, bayramlar toplu mesajla, yaş günleri otomatik bildirimle hatırlanıyor. Sezai Karakoç’un ifadesiyle bu, “acıya dokunmadan acıdan söz etme” hâlidir.

Oysa bizim kültürümüzde merhamet, yakın durmayı ister. Bayram, el öpmeden; düğün, omuz vermeden; müjde, yüz yüze sevinmeden eksik kalır.

Mehmet Âkif’in dünyasında merhamet, romantik bir duygu değil; yük alan bir ahlâktır. “Ağlarım ağlatamam; hissederim söyleyemem” derken, kelimenin bittiği yerde sorumluluğun başladığını hatırlatır.

Z kuşağına düşen belki de şudur:
Vicdanını sadece görünür kılma; yaşanır kıl.

Çünkü gerçek vicdan, insanı konforundan eder. Dijital olan her şey gibi dijital vicdan da hızlıdır; ama hız, hikmet üretmez. Hikmet, beklemeyi, sabretmeyi ve bedel ödemeyi ister.

Vicdani Körlük: Kalbin Gözünü Kaybetmek

Eğer bir çağın kelimesi “vicdani körlük”se, bu artık bireysel bir arıza değil; toplumsal bir hâldir. Görmemeyi öğrenmiş gözlerden, duymamayı alışkanlık hâline getirmiş kalplerden söz ediyoruz.

Nurettin Topçu bu hâli “iradenin felci” olarak tanımlar. Kötülüğü sevmekten daha tehlikelisi, ona alışmaktır.

Eskiden bir cenaze, mahallenin ortak yüküydü. Bugün sessiz bir mesaj, bazen de hiç gönderilmeyen bir bildirim… Acı çoğaldı ama temas azaldı. Çokluk, duyarsızlığı; tekrar, körlüğü doğurdu.

Sezai Karakoç’un “kalbin pas tutması” dediği şey tam da burada başlar. Kalp, korunmak için değil; kaçmak için kapanır. Oysa kaçılan her acı, bir gün istikamet kaybı olarak geri döner.

Çorak: Kalbin İklimi Bozulduğunda

“Çorak” yalnızca bir coğrafya değildir; bir ruh iklimidir. İnsan içten kuruduğunda, dış dünya ne kadar parlak olursa olsun anlam yitirir. Kelimeler kurur, ilişkiler sertleşir, merhamet toprağı çatlar.

Eskiden bayramlar kalbi sulardı; şimdi takvim hatırlatıyor ama gönül dolmuyor. Tebrikler çoğaldı ama sevinç derinleşmedi. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “hareket var ama yön yok.”

X ve Y kuşakları çok koştu;
Z kuşağı ise hızın ortasında istikamet arıyor.

Eğitim çoraklaşırsa bilgi artar ama hikmet eksilir. Şehir çoraklaşırsa binalar yükselir ama insanlar küçülür. Çoraklık gürültüyle gelmez; sessizce yayılır. Ve önce vicdanı susuz bırakır.

Merhametsiz Eylem: Haklı Ama Hakkaniyetsiz

Çağımızın en tehlikeli yanılgılarından biri şudur:
Haklı olmak, merhameti gereksiz kılar sanmak.

Oysa bu toprakların irfanında hak, merhametten koparıldığında zulme dönüşür. Nurettin Topçu’nun ısrarla vurguladığı gibi, adalet yalnızca kanunla değil; ahlâkla ayakta durur.

Merhametsiz eylem sonuç üretir ama şahsiyet inşa etmez. Sezai Karakoç’un uyarısı nettir:
“İnsanı inciten hakikat, hakikat olmaktan uzaklaşır.”

Z kuşağı için belki de en hayati pusula budur:
Doğru olmak yetmez; insan kalmak gerekir.

Tek Tipleşme: Kalabalık Ama Yalnız

Tek tipleşme, yalnızca kıyafetle ya da fikirle ilgili değildir. Asıl tehlike, duygu tek tipleşmesidir. Herkesin aynı şeyi paylaşması ama kimsenin gerçekten yaşamaması…

Eskiden bayram, herkes için aynı sevinç değildi; ama herkes için ortak bir hatıraydı. Şimdi herkes aynı kareyi paylaşıyor ama aynı duyguyu yaşamıyor.

Sezai Karakoç’un dediği gibi insan, bir kalıp değil; bir yolculuktur. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, cemiyet olur ama cemaat olmaz.”

Z kuşağına düşen belki de şudur:
Kendin olmayı savunurken, bağ kurmayı unutmamak.

  Vicdan Nerede Yeniden Başlar?

Belki de bu yılın kelimesi tek bir sözcük değil; bu kelimelerin birlikte söylediği cümledir:

Vicdan yoruldu.

Ama bizim medeniyetimizde yorgunluk, son değildir. Sezai Karakoç’un diriliş çağrısı hâlâ kulaklarımızdadır:
“İnsanlığın yeniden ayağa kalkması, vicdanın ayağa kalkmasıyla mümkündür.”

X ve Y kuşakları için bu, hatırlama çağrısıdır.
Z kuşağı içinse bir istikamet teklifidir.

Sözün hâlâ bir gücü, geleneğin hâlâ bir nefesi, merhametin hâlâ bir imkânı vardır.
Yeter ki kelimeleri sadece yazmayalım; yaşayalım.

Belki de bu yıl kendimize sormamız gereken soru şudur:
Hangi kelimenin içinde yaşıyoruz ve hangisini yitirdik?

Eğer cevap merhametse,
yılın kelimesi çoktan seçilmiştir.

Biz fark etmesek de.

 


13 Aralık 2025 Cumartesi

SESSİZ MEKTUBUN SESSİZCE OKUNMASI

KIRILGAN SESLER ATLASI

Bülent Parlak’ın Gölge İnsanlara Yazdığı Sessiz Mektubun  Sessizce Okuması

Şehirlerin gürültüsü, insanın kendi iç sesini bastıran mekanik bir uğultuya; ruhu yavaş ama ısrarlı biçimde aşındıran bir dişliye dönüştü. Kaldırımlarda birbirine çarparak akan kalabalıklar, vitrinlerin vaat ettiği sahte ışıltılar ve dev panoların buyurgan “tüket” çağrıları, büyük dünyanın “küçük” hayatlarını görünmez kılmakta hayli mahir. Ne var ki bütün bu hengâmenin içinden ince, çok ince bir sızı süzülür: Duyana kâinatın sırrını fısıldayan, duymayana ise hiç ulaşmayan bir kırılganlık sesi…
Bu yazı, tam da o sızının izini sürme çabasının adıdır.

Bu ses, Bülent Parlak’ın şiir evreninde kendi içine doğru kanayarak büyümüş çocukların tedirginliğidir. Hayata karışmakta mahcup bir gecikme yaşayanların; dünyanın sert ve hoyrat yüzüne karşı savunmasız kalanların sesi… Bülent Parlak, yıllar önce zamanın göğsüne bir mühür gibi bastığı dizesiyle bu hakikati dile getirmişti:

“Bir çocuğun kalbi dünyaya sığacak kadar büyüktür;
Dünya küçülür, çocuk büyür de kalbi eksilmez.”

Onun şiiri tam da burada, dünyanın küçüldüğü ama kalbin eksilmediği o kırılgan eşikte neşvünema bulur. Büyük sözlerin, hamasi nutukların heybetinden ziyade küçük ayrıntıların vicdanına yaslanır. Geniş meydanların uğultusundan değil; saçak altına sığınmış üşüyen ellerden, yürüyen merdivene ilk kez binen köylünün ürkek bakışından, kızının evinde ayaklarını uzatmaya çekinen babanın asil mahcubiyetinden beslenir.
Bu yöneliş yalnızca poetik bir tercih değil; başlı başına ahlaki bir duruştur.

İç Sesin Direnişi: Merhametin Poetikasında Bir Şair

Bülent Parlak, toplumsal gürültüye mukavemet eden bir iç sesin şairidir. Nurettin Topçu’nun “isyanda ahlak, ahlakta merhamet” ilkesinin şiirde vücut bulmuş hâli gibidir. Topçu’nun “Izdırap, ruhun en büyük muallimidir” düsturu, Bülent Parlak’ın dizelerinde ete kemiğe bürünür.
O, acıyı tasvir eden değil; acının insanı insan kılan öğreticiliğine kulak veren, başkasının yarasıyla yaralanabilen kalbin şairidir.

Bu yüzden Bülent Parlak’ta şiir bir gösteri alanı değil; bir tanıklık mekânıdır. Kalabalıkların içinde kaybolanı işaret eden bir parmak, suskunluğun içinden yükselen bir çağrıdır. Şair sesini yükseltmez; sesi inceltir. İncelttikçe çoğalır, derinleştikçe sahicileşir. Onun şiiri bağırmaz; fakat uzun süre yankılanır.

Şehrin Tekinsiz Nabzı ve “Sevgili Huzursuzluğum”

Modern zamanların insanı müşteriye dönüştüren, ruhu metaya indirgeyen soğuk pazarını Parlak erken fark etmişti. Bu yüzden şehir, onun şiirinde daima tekinsizdir: Sessizliğini yitirmiş, huzursuzluğunu saklayamayan dev bir gövde gibi inler. Beton damarlarında hâlâ “gölge insanların” kırılgan sesleri dolaşır.

Şairin o unutulmaz cümlesi bu duyuşun poetik özeti gibidir:

“Kırılan her şey ses çıkarır; en sessizi insandır.”

Bu cümle bir aforizmadan çok, vicdanı dürten bir alarmdır. Parlak’ın huzursuzluğu bir eksiklikten değil; insan olmanın kaçınılmaz yükünü omuzlamaktan, şahsiyet sahibi bir kalbin varoluş ağrısından doğar. Kendi şiir evrenine Sevgili Huzursuzluğum adını vermesi bundandır: Bu huzursuzluk, terk edilmesi gereken değil; korunması gereken bir insanlık hâlidir.

2022’de vefat eden şair ve İzdiham Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Parlak’ın, yayımlanmamış şiirlerinin de eklendiği bütün şiirlerini ve otobiyografik metnini bir araya getiren Sevgili Huzursuzluğum kitabı, Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Atakan Yavuz’un takdimi ve Yakup Öztürk’ün önsözüyle hazırlanan eser, yalnızca bir “bütün şiirler” kitabı değildir; vefatının ardından hazırlanmış bir veda, bir hafıza ve sahici bir yüzleşme defteridir.

Takdim ve önsöz metinleri, Bülent Parlak’ı yalnızca bir şair olarak değil; belirli bir kuşağın duyarlığını, kırılganlığını ve ironisini omuzlarında taşıyan bir figür olarak konumlandırır. Ardından gelen “Bülent Parlak Biyografisinin Birazı” bölümünde ise şair, kendi hayatını kendi sesiyle anlatır. Böylece okur, dizelerle hayat arasında geçirgen bir eşikte yürümeye davet edilir.

Yıllarca kitapların arka kapaklarında tek cümleyle geçiştirilen “İstanbul’da yaşıyor” ifadesi, bu kitapta yerini altı sayfalık içten bir muhasebeye bırakır. Çünkü Parlak artık İstanbul’da yaşamıyordu. O tek cümlelik biyografi, zamanla sevenlerinin taşıyamayacağı ağır bir maskeye dönüşmüştü.

Kitabın kapağının adisyon şeklinde tasarlanması da bu yüzden manidardır. Bu tercih, Parlak’ın ilk şiirini bir çay bahçesinde, adisyon kâğıdının arkasına yazmasına ince bir gönderme yapar. Şiirin, hayatın en sıradan anında; çayın buğusunda, hesabın kenarında, gündeliğin kıyısında doğduğunu hatırlatır. Parlak’ın poetik serüveni zaten tam burada başlar: Görünmeyen yerde, önemsenmeyen anda.

Yarım Kalmış Bir Elçilik: “Yalvaç”

Şairin bilgisayarında bulunan ve ömrünün vefa etmediği son şiirleri, “Yalvaç” başlıklı bir klasörde toplanmıştı. Kelime köküyle “kitap getiren”, anlam genişliğiyle “elçi”…
Bu isimlendirme tesadüf değil; varoluşsal bir istikamettir. Parlak, hakikatin sloganlaşmış hâlini değil; incelmiş, damıtılmış özünü duyuran bir gölge elçidir.

T. S. Eliot’ın “Şiir insanları birleştirmez, ayırır” tespiti, Parlak’ta başka bir yankı bulur. Şiir, insanı kalabalıktan ayırarak ona kendi iç sesini iade eder. Bu ayırma bir kopuş değil; aslına döndürmedir. Parlak’ın poetikası, insanın anlam arayışına tutulmuş berrak bir aynadır.

Peki, bir şair neyin elçisi olur?

Parlak’ın şiiri bu soruya mısra mısra cevap verir:
Tokat yemeden büyüyen çocukların,
yağmur altında şemsiyesiz üşüyen adamların,
terli mendille dertleşen işçilerin,
pişmanlık kuyruğunda sırasını bekleyenlerin,
hakkında hiç şiir yazılmamış mahcup kızların…

O, sesi duyulmayanların; hikâyesi yazılmayanların elçisidir. Yalnızca bir şair değil, görünmeyenin tarihçisidir. Bu sözcülük, estetik bir tavrın ötesinde, ahlaki bir tanıklıktır.

Anma Gecesi: Gecikmiş Ama Bütünlüklü Bir Selamlama

Türkiye Tasarım Vakfı’nda düzenlenen anma / tanıtım gecesinde sıkça dile getirilen ortak kanaat şuydu: Sevgili Huzursuzluğum, bir “son kitap”tan çok, gecikmiş ama bütünlüklü bir selamlamaydı. Adem Yılmaz’ın ifadesiyle bu çalışma, hem edebî hem de insani bir sorumluluğun ürünüydü; dağınık sayfalarda, defterlerde, dosyalarda kalan şiirlerin titizlikle bir araya getirilmesi, yarım kalmış bir emaneti tamamlama çabasıydı.

Aykut Ertuğrul’un sözleriyle bu kitap, bir iç borcun ödenmesiydi. Parlak’ın şiiri, dağınıklıktan kurtarılmış; tek bir kapak altında kalıcı bir hafızaya kavuşmuştu. Furkan Çalışkan ise Sevgili Huzursuzluğum’un, kısa yaşamına birçok hayat sığdıran bir şairin biyografisi olarak da okunabileceğini vurguladı. Bülent Parlak’ın şiiri kadar dergiciliğinin de kuşaklar üzerinde bıraktığı iz, bu kitabın sayfaları arasında sessizce dolaşıyordu.

Eksik bir masanın etrafında toplanan isimler, yarım kalmış bir sohbeti tamamlama arzusu taşıyordu. Gecenin en dokunaklı cümlesi ise yine kızından geldi:
“Şimdi şu kapıdan içeri girse hiçbirimiz şaşırmayacağız.”

Sessiz İnsanları Duymaya Ne Zaman Başlayacağız?

Bu metin, hem şehrin hem insanın içindeki kırılgan seslere kulak verme çağrısıdır. Bülent Parlak’ın mirası, yalnızca kitap raflarında değil; sesi duyulmayanı duyabilme hassasiyetinde yaşamaya devam ediyor.

Bu mirasın en sahici tanıklığı, kızının cümlelerinde yankılanıyor. Yaren Parlak’ın “Babam hep ‘Biz öleceğiz, yazdıklarımız yaşayacak’ derdi” sözü, bugün somut bir hakikate dönüşmüş durumda. Onun kitaplarını aceleyle okumak istememesi, şiirin tüketilecek bir metin değil; insanın her sıkıştığında başvuracağı bir iç ses olduğunu hatırlatıyor.

Belki de dünya bu yüzden hâlâ düzelmedi.
Çünkü sessiz insanları duyacak kulaklarımız ve ‘iyi gelecek’ kalplerimiz henüz tam açılmadı.

Ama Bülent Parlak’ın şiiri, tam da bu eşiğin üzerinde; bir adisyon kâğıdının arkasında başlayan o hikâye gibi, okuruna ulaştıkça yaşamayı sürdürüyor.

 

 

 


KIRILGAN SESLER ATLASI


KIRILGAN SESLER ATLASI

Bülent Parlak’ın Gölge İnsanlara Yazdığı Sessiz Mektup

Şehirlerin gürültüsü, insanın kendi iç sesini boğan mekanik bir uğultuya, ruhu aşındıran bir dişliye dönüştü artık. Kaldırımlarda birbirine çarparak akan kalabalık, vitrinlerin vaat ettiği sahte ışıltılar ve dev panoların “tüket” diyen parlak emirleri, büyük dünyanın “küçük” hayatlarını görünmez kılmakta hayli mahir. Fakat yine de bütün bu hengâmenin içinden ince, çok ince bir sızı süzülür; duyana kâinatın sırrını fısıldayan, duymayana ise hiç ulaşmayan bir kırılganlık sesi…

Bu ses, Bülent Parlak’ın o eşsiz ifadesiyle “tokat yemeden büyüyen çocukların” tedirginliğidir. Kendi içine doğru kanayarak büyümüş, hayata karışmakta mahcup bir gecikme yaşamış, dünyanın sert ve hoyrat yüzüne karşı savunmasız kalmış çocukların sesi… Bülent Parlak, o meşhur dizesinde bu hakikati yıllar evvel, bir mühür gibi basmıştı zamanın göğsüne:

“Bir çocuğun kalbi dünyaya sığacak kadar büyüktür;

Dünya küçülür, çocuk büyür de kalbi eksilmez.”

Bülent Parlak’ın şiiri tam da burada; dünyanın küçüldüğü ama o kalbin eksilmediği yerde, o kırılganlıkta neşvünema bulur. O, toplumsal gürültüye mukavemet eden bir "iç ses"in şairidir. Büyük sözlerin, hamasi nutukların heybetinden ziyade; küçük ayrıntıların, görülmeyenlerin vicdanına yaslanır. Geniş meydanların uğultusundan değil; saçak altına sığınmış üşüyen ellerden, yürüyen merdivene ilk kez binen köylünün ürkek bakışından, kızının evinde ayaklarını uzatmaya çekinen babanın o tarifsiz ve asil mahcubiyetinden beslenir.

Bu bakış açısı, yalnızca poetik bir tercihten ibaret değildir. Bu, Nurettin Topçu’nun “isyanda ahlak, ahlakta merhamet” ilkesiyle mayalanmış bir insan okumasıdır. Topçu’nun Izdırap, ruhun en büyük muallimidir düsturu, Parlak’ın dizelerinde ete kemiğe bürünür. O, acıyı duyabilen, başkasının yarasıyla yaralanabilen insanın şairi olarak durur karşımızda.

Şehrin Tekinsiz Nabzı ve “Sevgili Huzursuzluğum”

Bülent Parlak, modern zamanların insanı müşteriye dönüştüren, ruhu meta haline getiren soğuk pazarını erken fark etmiş bir şairdi. Bu yüzden şehir, onun şiirinde daima tekinsizdir; sessizliğini kaybetmiş, huzursuzluğunu saklamayı başaramayan dev bir gövde gibi inler. Ne var ki bu devin beton damarlarında hâlâ gölge insanların kırılgan sesleri dolaşır.

Şair, en sessiz kırılmaları duyarak hayata bakar ve şöyle der:

“Kırılan her şey ses çıkarır; en sessizi insandır.”

Bu denli ince bir duyuş, insanın iç dünyasında kopan fırtınaları dış dünyanın gürültüsüne kurban etmeme çabasıdır. Şairin huzursuzluğu, bir eksiklikten değil; insan olmanın kaçınılmaz yükünü omuzlamasından, şahsiyet sahibi bir kalbin "var olma" ağrısından gelir.

Belki de bu yüzden kendi şiir evrenine Sevgili Huzursuzluğum diyordu. 2025’te okurla buluşan Sevgili Huzursuzluğum | Toplu Şiirleri, bu asil yükün hem tanığı hem de muhasebesidir. Kitap, yalnızca şiirlerin bir araya gelmesi değil; yıllarca kitapların arka kapağında “İstanbul’da yaşıyor” diye geçiştirilmiş o protest, o suskun biyografinin, altı sayfalık sahici bir yüzleşmeye dönüşmesidir aynı zamanda.

Çünkü Bülent Parlak artık İstanbul’da yaşamıyordu. Ve o tek cümlelik, umursamaz biyografi, artık sevenlerinin taşıyamayacağı ağır bir maskeye dönüşmüştü.

Yarım Kalmış Bir Elçilik: “Yalvaç”

Şairin bilgisayarında bulunan ve ömrünün vefa etmediği son şiirleri, “Yalvaç” adını verdiği bir klasörde toplanmıştı. Kelime köküyle "kitap getiren", anlam genişliğiyle “elçi”... Parlak’ın şiir ve denemelerindeki yönelim düşünüldüğünde bu isimlendirme tesadüf değil, varoluşsal bir istikamettir. O, hakikatin indirgenmiş, sloganlaşmış halini değil; incelmiş ve damıtılmış hâlini duyuran bir "gölge elçi" gibiydi.

T. S. Eliot’ın “Şiir insanları birleştirmez, ayırır” tezi, Bülent Parlak’ta farklı bir yankı bulur: Şair, insanı kalabalıktan, sürüden ve gürültüden ayırarak ona kendi iç sesini, fıtratını iade eder. İnsanın anlam arayışına, öz bilincine tutulmuş bir aynadır bu.

O halde soru şudur: Bir şair neyin elçisi olur?

Bülent Parlak’ın poetikası bu soruyu mısra mısra yanıtlar:

·        Tokat yemeden büyüyen çocukların,

·        Yağmur altında şemsiyesiz üşüyen adamların,

·        Terli mendille dertleşen işçilerin,

·        Pişmanlık kuyruğunda sıranın kendisine gelmesini bekleyenlerin,

·        Ve hakkında hiç şiir yazılmamış mahcup kızların…

Sesini duyuramayan, hikâyesi yazılmayan herkesin elçisi. O, yalnızca bir şair değil; "görünmeyenin tarihçisi"dir. Duyulmayanın sesi, kalabalığın gölgesinde unutulan insanın sözcüsü. Ve bu sözcülük, estetik bir duruşun ötesinde ahlaki bir tanıklıktır. “Ey Akşam Beşin ve Kışın En Çok Olduğu Şehir Ankara’nın Sahibi” şiirini bir dua ile bitirirken, modern dünyanın anlam yitimine karşı yükselen o iç isyanı dile getirir:

“seni unuttukça başımıza gelen şey

Yıkıcı hatıralardan başka bir şeye benzemiyor.”

Anma Gecesi: Eksik Bir Hikâyenin Masası

Tarih yaprakları 8 Aralık 2025’i gösterdiğinde, Türkiye Tasarım Vakfı’nda düzenlenen anma gecesi, tıpkı onun şiirleri gibi hüzünle karışık, samimi bir sıcaklığa sahipti. Ali Ayçil, Adem Eyüp Yılmaz, Aykut Ertuğrul, Furkan Çalışkan, Yakup Öztürk… Hepsi, eksik kalan bir masanın etrafında, yarım kalmış bir sohbeti tamamlama arzusuyla bir araya geldiler.

Fakat geceye damgasını vuran, yüreklerde iz bırakan an, kızı Yaren Parlak’ın dudaklarından dökülen şu cümleydi:

“Şimdi şu kapıdan içeri girse hiçbirimiz şaşırmayacağız.”

Bu cümleyi duyan herkesin boğazında bir düğüm, zihninde aynı hayal belirdi: Bülent abi olsaydı, kendi adına düzenlenen bu geceyi hafif bir tebessüm, biraz mahcubiyet ve kendine has o protest sessizlikle, en arka sıradan izlerdi.

Program bittikten sonra Kuzguncuk iskelesinin terasında içilen sigaraların dumanına, şairin şiirlerinden eksik olmayan o tanıdık hüzün karıştı. Herkes, Bülent Parlak’ın yokluğunu kendi cümlesinin içinden, kendi sızısından tarttı. O olsaydı, şüphesiz gecenin tamamını eksiksiz, feraset dolu bir yazıyla ölümsüzleştirirdi. Biz ise, elimizden gelen en kırılgan hatırayı ancak kayda geçirebildik.

 Sessiz İnsanları Duymaya Ne Zaman Başlayacağız?

Bu yazı, hem şehrin hem de insanın içindeki o kırılgan seslere bir kulak verme çabasıdır. Bülent Parlak’ın mirası, yalnızca kütüphanelerin tozlu raflarında değil; sesi duyulmayan insanları duyabilme hassasiyetinde, merhameti bir şahsiyet meselesi olarak görebilme erdeminde yaşıyor.

Nurettin Topçu’nun “kalbin terbiyesi” dediği hakikatin şiire dönüşmüş hâlidir bu. Ve yazının sonunda, şairin en sahici, en yalın cümlesi bir kez daha boşlukta yankılanıyor:

“İnsan insana iyi geldiği gün, dünya düzelir.”

Belki dünya bu yüzden hâlâ düzelmedi. Çünkü sessiz insanları, gölgede kalanları duyacak kulaklarımız, o "iyi gelecek" kalplerimiz hâlâ tam açılmadı. Ama Bülent Parlak’ın şiiri tam burada, duyulmamış olanın nabzında, "Yalvaç" klasörünün kapağı her açıldığında yaşamaya devam ediyor.

 



18 Ağustos 2025 Pazartesi

YOLDA KALANLARIN HİKÂYESİ: DURMA, KOŞ!


YOLDA KALANLARIN HİKÂYESİ: DURMA, KOŞ!

“Gökten bir melek inse diye beklemek yerine, yürümeye başla.” — Sadî

Çölün Kalbinde Uykuya Dalmak

Gece, çölün üzerine serilmişti. Gökyüzü yıldızlarla dolu, rüzgâr serin serin esiyor; kumların arasından geçip yolcuların yüzüne vuruyordu.

Bir kervan, sessizce ve sabırla ilerliyordu o uçsuz bucaksız boşlukta. Ama yolculardan biri, genç bir delikanlı, adımlarını sürüklemeye başlamıştı. Yorgunluk gözkapaklarına çökmüş, umutları omzunda ağır bir yük gibi asılı kalmıştı.

Ve sonunda yere oturdu.
O anda yalnızca bedeni değil, ruhu da yolda kalmıştı.

Uyan Ey Yolcu!

Karanlığı yaran bir ses duyuldu:

“Uyan! Uzaklaştı kervan!”

Bu, kervancı başının sesiydi. Sertti, ama içinde kaygı taşıyordu. Yanına geldi, omzuna dokundu:

“Benim de uykum var evladım. Ama bu çöl, uyuyanı yutar. Kervan yürür, beklemez. Durmak, burada kaybolmaktır.”

Genç gözlerini açtı. Ve gözlerinden önce içinde bir perde aralandı.

Sözler İçte Yankılanır

Sadî’nin asırlık öğütleri, çölün sessizliğinde sanki kulağına fısıldandı:

“Durma! Yolun uzunluğu değil, yürüyenin kararlılığıdır belirleyici olan.
Geriye değil, ileriye bak. Uyku değil, yürüyüş kurtarır insanı.”

Genç, başını eğdi. Kalbinde bir kıpırtı oldu. Yavaşça doğruldu, bir adım attı.
Ve o ilk adımda kumlar bile değişmiş gibiydi. Her adım, korkuyu değil umudu büyütüyordu içinde.

Geriye Değil, İleriye

Kervan çoktan ufukta kaybolmuştu. Ama gökyüzündeki yıldızlar hâlâ oradaydı. Yol hâlâ önündeydi.

Genç yürümeye başladı. Artık eski kişi değildi.
“Belki kervanı yakalayamayacağım” dedi kendi kendine.
“Ama yolda olacağım. Çünkü kaybolmak, yürümemekten gelir.”

Herkesin Bir Çölü Var

Bu sadece çölde yürüyen bir gencin hikâyesi değil.
Bu, bizim hikâyemiz.

Yalnızlığın, yorgunluğun, hayal kırıklıklarının ortasında kalmış bizlerin…
Bir ses bekleriz hep: “Kalk!” desin, yeniden yürüsün diye.
Ama çoğu zaman o ses dışarıdan değil, içimizden gelir:

“Durma.”
“Koş.”

Çünkü hayat, kervan gibi beklemez. Zaman akar, yol biter.

Yol, Yürüdükçe Açılır

Genç, belki kervanı yakalayamadı. Ama yürümeyi seçtiği için yolda kalmadı.
Her adımda kendini buldu.
Her düşüşten sonra kalkmayı, her yorgunluktan sonra umutla yürümeyi öğrendi.

Ve şimdi, başkalarına sesleniyor:

“Sen de yorulmuş olabilirsin. Arkada kaldığını düşünebilirsin. Ama unutma:
Yol, sen yürüdükçe açılır.
Durma, koş!

Yazar Notu

Bu hikâye, Sadî’nin öğütlerinden esinlenerek yazıldı. Ama kahramanı yalnızca çöldeki bir yolcu değil: sınavlara hazırlanan bir genç, hayal kırıklıklarıyla boğuşan bir çocuk, pes etmemeyi öğrenen herkes olabilir.
Çöl, hepimizin içinde bir yerde durur. Ve o çöl, ancak yürümeye karar verdiğimizde aşılır.

YÜK DEĞİL, EMANET


YÜK DEĞİL, EMANET

Yazar Notu

Bu öykü, Mehmet Akif’in “Bana sor sevgili kârî…” dizelerinden ilhamla yazıldı. Akif, süsten çok samimiyeti, gösterişten çok içtenliği önemser. Biz de bu satırlarda bir çocuğun omzuna bırakılan bir küfenin aslında bir yük değil, bir hatıra, bir onur, bir emanete dönüşmesini anlatmak istedik. Çünkü bazen kelimeler susar; insanın yaşadıkları, omzunda taşıdıkları konuşur.

Bu hikâye, bir babanın sessiz sevgisini, bir annenin görünmez çabasını ve bir çocuğun büyürken içinden geçtiği sarsıntıyı anlatır. Bir küfenin ötesinde, sabrın, sevginin ve sorumluluğun hikâyesidir…

1. Yağmurlu Bir Sabah

İstanbul, yağmurun ardından hâlâ ıslaktı. Sokaklarda su birikintileri göl gibi yayılmış, eski evlerin saçakları rüzgârla inatlaşır gibi eğilmişti. Bastonuna dayanarak yürüyen ihtiyar bir adam, adımlarını dikkatle atıyordu. Sessizlik, şehrin üzerine çökmüş bir dua gibi ağırdı.

Derken, taş bir binanın önünde yere devrilmiş, sırılsıklam bir küfe gördü. Eğilip kaldıracakken, arkasından gelen öfke dolu bir sesle irkildi:

“Benim babam senin altında öldü!”

On üç yaşlarında bir çocuk, küfeye tekme savurdu. Ses, sabah sessizliğini yarıp geçti.

2. Küfe ile Yüzleşme

O sırada evin kapısı hızla açıldı. Bir kadın, nefes nefese oğlunun peşinden geldi:

“Yapma oğlum, kırma onu! Baban yıllarca o küfeyle ekmek getirdi eve. ‘Uğurludur’ derdi hep. Şimdi sana kaldı emanet…”

İhtiyar adam yaklaştı. Sesi sakindi ama taşıdığı anlam derindi:

“Evladım, annen doğru söylüyor. Baban bu küfeyle evinize rızık taşıdı. Şimdi sıra sende. Bu küfe yük değil; alın teriyle yoğrulmuş bir hatıra, sana bırakılmış bir onur.”

Çocuğun gözleri doldu. Yutkundu, ama isyanını gizleyemedi:
“Ben zabit olmak istiyordum. Okusaydım, belki de olurdum. Ama şimdi bu küfeyle hamal mı olacağım?”

İhtiyar, uzun bir sessizlikten sonra şefkatle konuştu:
“Okumak güzeldir evladım. Ama önce insan olmak gerekir. Emek, insanı pişirir. Bu küfe, sadece tahta parçaları değil; sabır, direnç ve sevginin taşınmış hâlidir.”

3. Yükün Anlamı

Çocuk küfeye baktı. Eğildi, elleriyle tozunu sildi. Sonra derin bir nefes aldı, küfeyi omuzladı. Yürürken, arkasında yankılanan yalnızca ayak sesleri değil; bir adam olma yolculuğunun ilk adımlarıydı.

4. Birkaç Gün Sonra

Aradan günler geçti. İhtiyar, torunuyla Fatih’e doğru yürürken aynı çocuğu yeniden gördü. Omzunda yine o küfe vardı; ama bu kez adımları daha sağlam, bakışları daha kararlıydı.

Yoldan geçen öğrenciler ellerinde kitaplarla gülüşerek okullarına gidiyordu. Çocuk, onları uzun uzun izledi. Gözlerinde bir hayal, içinde ise tarifsiz bir sızı vardı. Belki bir gün o da kitaplarla taşırdı geleceğini…

Ama o gün, babasının küfesiyle kardeşlerine ekmek taşıması gerekiyordu. Çünkü bazı yükler, yalnızca yük değil; bir babanın kalbinden süzülüp oğluna emanet ettiği onurlu bir mirastı.

 

 


14 Ağustos 2025 Perşembe

DURMA, KOŞ!

 

YOLDA KALANLARIN HİKÂYESİ: DURMA, KOŞ!

“Gökten bir melek inse diye beklemek yerine, yürümeye başla.” — Sadî

Birinci Bölüm: Çölün Kalbinde Uykuya Dalmak

Çöl geceye bürünmüş, gökyüzü yıldızlarla dolmuştu. Hafif bir rüzgâr, serinliği kumların arasından geçirip yolcuların yüzüne çarpıyordu. Sabırla ilerleyen kervan, sessizliğiyle büyülüyordu.

Genç bir yolcu ise adımlarını sürüklüyor, yorgunluk ve umutsuzluk içinde çölde oturuyordu. Bu, sadece bedenin değil, ruhun da yolda kalmasıydı.

İkinci Bölüm: Uyan Ey Yolcu!

Bir ses yankılandı:
“Uyan! Kervan uzaklaştı!”

Bu, kervancıbaşının sesi, sert ama kaygılı bir tonla:
“Çöl uyuyanı yutar. Durmak, yitmek demektir,” dedi.

Genç, gözlerini açtı ve pes etmemenin, kararlılığın önemini ilk kez derinden hissetti.

Üçüncü Bölüm: Sözler, İçte Yankılanır

Sadî’nin sözleri çöl sessizliğinde yankılandı:
“Durma! Yolun uzunluğu değil, yürüyenin kararlılığıdır belirleyici olan.”

Genç başını eğdi, kalbinin derinliklerinde bir kıpırtı hissetti. Bir adım attı ve hayat dersi başladı.

Dördüncü Bölüm: Geriye Değil, İleriye

Kervan uzaklaşmıştı ama yol hâlâ önündeydi.
“Kervanı yakalayamasam da yolda olacağım,” dedi. Çünkü yolda kalmamak, en büyük zaferdi.

Beşinci Bölüm: Her Yolcu Kendi Çölündedir

Bu, sadece çölde yürüyen bir gencin hikâyesi değil.
Zor zamanlarda umut arayan, yalnızlığın ve korkunun ortasında duran herkesin hikâyesiydi.
Bazen beklenen ses dışarıdan değil, içimizden gelir:
“Durma. Koş.”

Altıncı Bölüm: Yol Açıldıkça Yürünür

Genç, kervanı yakalayamadı belki ama yolda kalmadı.
Her düşüşten sonra ayağa kalkmayı, her yorgunluktan sonra umutla devam etmeyi öğrendi.
Ve şimdi başkalarına sesleniyor:
“Yol sen yürüdükçe açılır. Durma, koş!

Yazar Notu

Bu hikâye, Sadî’nin asırlık öğütlerinden ilham alınarak yazıldı.
Kahramanı sadece çöldeki bir yolcu değil; sınavlara hazırlanan bir genç, hayal kırıklıkları yaşayan bir çocuk, pes etmeyi reddeden her insandır.

Her çöl, yürümeye karar verince aşılır. Bu, motivasyon ve ilham verici bir kişisel gelişim hikâyesidir.

 

 


YÜK DEĞİL, EMANET

YÜK DEĞİL, EMANET

(Mehmet Âkif’ten ilhamla bir öykü)

Yazar Notu

Bu öykü, Mehmet Âkif Ersoy’un “Bana sor sevgili kârî…” dizeleriyle başlayan şiirinden esinlenerek yazıldı. Âkif, sanatın süsünden çok samimiyetini önemser; kelimelerden önce yüreği konuşturur. Bu hikâye de öyle… Omza bırakılan bir küfenin, yalnızca bir yük değil; bir hatıra, bir onur, bir emanete dönüşmesini anlatıyor.

Bir babanın sessiz sevgisi, bir annenin tükenmeyen gayreti, bir çocuğun büyürken yaşadığı sarsıntılar… Bu satırlarda belki kendi hayatınızdan bir iz bulacaksınız. Çünkü bazı hikâyeler, sadece anlatılmaz; omuzda taşınır, yürekte büyür.

1. Yağmurlu Bir Sabah

İstanbul’un üstüne ince bir yağmur düşüyordu. Sokaklar sessiz, kaldırımlar ıslaktı. Sabahın ilk ışıkları, eski evlerin saçaklarından süzülüyor; rüzgâr, çatılara yaslanmış yorgun bedenleri sallıyordu. Elinde uzun bir değnekle yürüyen ihtiyar, her adımda bastığı yeri yokluyor, yağmurun kokusunu içine çekiyordu.

2. Küfe ile Karşılaşma

Taş bir binanın önünden geçerken ayağı devrilmiş, sırılsıklam bir küfeye takıldı. Tam yoluna devam edecekken arkasından sert bir ses duyuldu:

— “Benim babam senin altında öldü!”

On üç yaşlarında, gözleri öfkeyle parlayan bir çocuk, küfeye tekme savurdu. Ses, ıslak taşlarda yankılandı.

3. Bir Annenin Sözü

Karşı evin kapısı hızla açıldı. Orta yaşlı bir kadın nefes nefese koşarak geldi.

— “Yapma oğlum! Kırma onu… Baban yıllarca onunla ekmek getirdi eve. Uğurluydu derdi. Şimdi sana kaldı emanet.”

İhtiyar, sakin ama derinden gelen bir sesle konuştu:

— “Evladım, bu küfe yük değil. Babanın alın teri, sana bıraktığı onur. Onu taşımak, babanı yaşatmaktır.”

Çocuğun gözleri doldu.

— “Küfeyle mi okuyacağım okulda? Bayramda komşunun gelini, dayımın zabit olduğunu söylemişti. Okusaydım ben de olurdum. Ama şimdi beni hamal yapıyorsunuz!”

İhtiyar bir an sustu.

— “Okumak güzeldir evladım… Ama önce insan olmak gerekir. Emekle pişen bir hayat, insanı olgunlaştırır. Bu küfe, yalnızca odun ya da yük değil; babanın sabrı, direnci, sevgisidir.”

4. Küfenin Yeni Sahibi

Çocuk, küfeye baktı. Eğildi, üzerindeki çamuru sildi. Sonra omuzladı. Adımları ağır ama kararlıydı. Arkasında, taş sokaklarda yankılanan ayak sesleri değil; adam olmaya giden yolun ilk adımları vardı.

5. Günler Sonra

Birkaç gün sonra ihtiyar, torunuyla yürürken onu yeniden gördü. Cılız ama dik duruyordu. Yanında yaşlıca bir adam, sırtında aynı küfe… Yoldan geçen öğrenciler gülüşerek okullarına giderken Hasan durdu, onlara baktı. Gözlerinde bir hayal, içinde bir sızı vardı.

Belki bir gün kitaplarla taşırdı geleceğini.
Ama o gün, babasının küfesiyle kardeşlerine ekmek taşıması gerekiyordu.

Çünkü bazı yükler, yalnızca yük değildir.
Bazı yükler, bir babanın yüreğinden gelen emanettir.

 

 

KİMİ GİDİŞLER

 

“Kimi gidişler, sadece bir çocuğun değil, bir neslin yitip gidişidir…”

1. Taş Duvarların Ardında

Halkalı Baytar Mektebi’nin taş duvarları, sabah güneşinin sıcaklığıyla ısınmaya başlamıştı. Ancak revirde hâlâ geceden kalma bir sessizlik vardı.
Yatağında yorgun gözlerle tavana bakan Ziya, okulun en sessiz öğrencisiydi. Çok konuşmaz, çok gülmezdi. Yalnızca gözleri hep bir şeyler anlatmak isterdi. Son zamanlarda öksürüğü artmış, rengi iyice solmuştu. Koridorlarda fısıldaşmalar başlamıştı: “Ziya hasta…”

2. Karar Odası

Doktor Şevket Bey, müdürle konuşuyordu.
— “Çocuğun durumu ciddi. Verem olabilir.”
— “Ne yapalım?”
— “Burada kalırsa diğer çocuklara da bulaşır. Göndermek gerek.”
Müdür suskundu. Onu göndermek, onu ölüme göndermek demek diye düşündü, ama söyleyemedi.

3. Kırık Cümleler

Ziya’ya “hava değişimi” tavsiyesi iletildiğinde sessizce gülümsedi.
— “Üç buçuk yıl boyunca bu okulda büyüdüm. Şimdi mezuniyete üç gün kala beni gönderiyorsunuz… Onu bile çok gördünüz, öyle mi?”
Kimse cevap veremedi.

4. Sessiz Veda

Ertesi sabah bir payton avluya yanaştı. Ziya, iki arkadaşının yardımıyla bindi. Başını son kez okul binasına çevirdi ve fısıldadı:
— “Ben burada kalmak istemedim… Ama gitmek de istemiyorum.”
Payton yavaşça uzaklaştı. Ardında rüzgârla savrulan bir mendil ve taşlara sinmiş bir sessizlik kaldı.

5. Ardından

O gün yalnızca Ziya gitmedi.
O gün, bir toplumun vicdanı da uzaklaştı o taş duvarlardan.
Ve kim bilir… Belki bir çocuğun adı unutuldu, ama paytonun sesi hâlâ yankılanıyor:
“Ziya gitmedi sadece… Biz biraz daha sustuk o gün.”

BİR YERDE BIRAK Kİ GURABÂ

 

BİR YERDE BIRAK Kİ GURABÂ

Safahattan Esinlenen Dokunaklı Bir Hikâye

Halkalı Baytar Mektebi, sonbaharın serin dokunuşlarını çoktan hissetmeye başlamıştı. Koridorlar solgun, duvarlar soğuktu. Mermer döşemeler, üstünde yürüyen öğrencilerin ayak seslerini sessizce içine çekiyordu.

O gün, genç bir çocuk bu sessizliğin içinde kaybolmuştu. Yüzünde, geçen kıştan kalan bir kırgınlığın izleri vardı. Solgun, göçük ve mahzun bakışları, hastalığın gölgesini taşıyordu.

Doktorun Loş Odasında

Doktorun odasında loş bir ışık titriyordu. Hava tentürdiyot, ilaç ve yorgunluk kokuyordu.
“Çağırın hastayı,” dedi doktor. Kalın kaşlarının arasındaki çizgiler, bir yargı gibi derindi.

Kapı aralandı. İçeri giren, belki on yedisindeydi ama yaşıyla değil, çektiği hastalıkla tanınıyordu. Çehresi kül rengine dönmüş, elmacık kemikleri belirginleşmiş, göz çukurları karanlık kuyulara benzemişti.

“Soyun evlat,” dedi doktor.
“Yok halim… Siz soyun,” dedi genç, kırgın ama boyun eğmiş bir sesle.

Üzerinden ceketi çıkardığında, kamburu çıkmış, iki kemikten ibaret gövdesi ortaya çıktı. Doktor stetoskopu göğsüne bastırdı.
“Öksür… Nefes al… Derin…”

Nefesi hırıltıya dönüştü. Göğsünde sanki görünmez bir kurşun sıkışmış gibiydi.

Teşhis ve Çaresizlik

Doktor iç çekti:
Kodein yazalım. Arsenik de verelim. Belki faydası olur.”

Mektep müdürü yaklaştı: “Nasıl durumu?”
“Çocuk gidiyor,” dedi doktor. “Sol ciğer çürümüş. Verem iliklerine işlemiş.”

Müdür, “Tebdil-i hava?” diye sordu.
“Yolda ölür,” dedi doktor. “Ama burada kalması da diğerlerine zarar verir.”

Çocuğun İsyanı

Çocuk, konuşulanları duymuştu:
“Yok, istemem!” dedi. “Beni yıllarca barındırmış bu yerden şimdi ‘Git!’ demek… Bu kovulmak olur.”

Gözlerinden yaşlar süzüldü. “Anam öldü, babamı bilmem. Gidecek yerim yok. Beni yola atsanız, kim alır? Sefaleti ben değil, hayat giydirdi üzerime!”

“Çok çalıştım… Hem de delicesine. Ama sonunda bu mu çıktı? Keşke biri bana demiş olsaydı da… Hayatımı böyle harcamasaydım!

Veda Zamanı

Sonunda pes etti:
“Doğrudur, gitmeliyim. İstanbul’a gideyim. Orada… gurabâ arasında… Ölmeye bir yer bulurum.”

İki sınıf arkadaşı koluna girdi. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Merdivenleri yavaşça indiler. Mektebin taş kapısı, artık vedanın sert çerçevesiydi.

Bir paytona bindirdiler. Arkadaşları sarıldı, saçlarını okşadı. O ise başını dışarı çevirdi.
“Bir yerde bırakın,” dedi. “Bir yerde… Bırakın ki gurabâdan olayım. Yalnız ölmekle barışığım artık.”

Payton arka sokaklarda kayboldu. O gün mektepte hiçbir ders işlenmedi. Sadece sessizlik ve vedanın soğuk rüzgârı kaldı.

Hikâyeden Çıkarılacak Ders

Bu öykü, Mehmed Âkif Ersoy’un Safahat’ındaki “Hasta” şiirinden ilhamla yazılmıştır. Yoksulluğun, hastalığın ve çaresizliğin ağırlığını taşıyan genç bir ruhun hikâyesidir.

Hayat, bazen en parlak umutların üzerine ağır gölgeler düşürür. Fakat geriye kalan, dostların vefası ve hatıraların sıcaklığıdır.