6 Şubat 2025 Perşembe

MEKTEBİN SULTAN MÜDİRESİ

 MEKTEBİN SULTAN MÜDİRESİ

Kışın sert soğuğu Bozkır'ın köylerini kuşatmıştı. Kışın yağan kar, Bozkır'daki yaşamı olumsuz hale getirmiş, hayatı zorlaştırmıştı. Henüz gün doğmadan, karanlığın içinde yalnızca birkaç evden yayılan ışık seçiliyordu. O ışıklardan biri de Sultan’ın evinden geliyordu. Küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye meraklı olan Sultan, soğuğa aldırmadan gaz lambasının ışığında kitaplarını okurdu. O, sadece kendi hayatını değil, çevresindekilerin hayatını da değiştirmeye kararlı, azimli bir çocuktu.

Bozkır’ın küçük bir köyünde dünyaya gelen Sultan, ilkokulu burada okudu. Köydeki imkânsızlıklar, onun eğitim azmini kırmak yerine daha da güçlendirdi. Geleneklerin sıkı sıkıya bağladığı bu coğrafyada, bir kız çocuğunun büyük hayaller kurması kolay değildi. Ama Sultan, hayallerinin peşinden gitmekten asla vazgeçmedi. Eğitim onun için yalnızca bir zorunluluk değil, bir özgürlük yoluydu. Ailesi ve köy halkı, onun okumasına pek sıcak bakmasa da Sultan, her engeli aşarak üniversiteye gitmeyi başardı. İstanbul’un kalabalık caddelerinde, bambaşka bir hayatın içine dâhil oldu ve öğretmenlik mesleğini büyük bir aşkla benimsedi.

Mesleğe adım attığı ilk günden itibaren, öğrencilerine yalnızca bilgi aktarmakla kalmadı; onlara umut, cesaret ve inanç aşıladı. Onların geleceği için gece gündüz demeden çalıştı. Zamanla başarısı dikkat çekti ve yönetici pozisyonlarına yükseldi. Artık sadece bir öğretmen değil, eğitime yön veren bir liderdi. Öğrencileri için yeni fırsatlar yaratmaya özen gösterdi. Yurt dışı eğitim projeleri geliştirdi, onları farklı kültürlerle buluşturmak için uluslararası programlara katılmalarını sağladı. Okulda sanat, spor ve bilim alanlarında çeşitli etkinlikler düzenleyerek her öğrencinin yeteneğini keşfetmesine ve geliştirmesine katkıda bulundu. Ders saatleri dışında öğrencilerine ekstra zaman ayırarak, onların kişisel gelişimlerini yakından takip etti.

Sultan, işinde olduğu kadar özel hayatında da disiplinli ve sorumluluk sahibiydi. Sabahın erken saatlerinde kalkıyor, önce evini toparlıyor, ardından büyük bir titizlikle işine hazırlanıyordu. Dış görünümüne önem veriyor, özenle seçtiği kıyafetleriyle her zaman zarif ve kendinden emin bir duruş sergiliyordu. Çevresiyle güçlü iletişim kuruyor, herkesin gönlünü kazanıyordu. Ancak zaman zaman sert mizaçlı ve duygusal tepkiler veren yönüyle de tanınıyordu. Merhametli olduğu kadar, gerektiğinde sert olabilen bir karaktere sahipti.

Sultan, makamından çok okul koridorlarında, öğretmen odasında ve sınıflarda vakit geçirirdi. Öğretmenlerini, öğrencilerini, velilerini ve personelini dinleyerek onlara güven verirdi. Olumlu bir okul iklimi oluşturmayı hedeflerdi. Öğretmenlerinin potansiyelini en iyi şekilde ortaya koyabilmeleri için onları motive ederdi.

Evliliği ise onun için ayrı bir mücadele alanıydı. Eşiyle zaman zaman meslekleri nedeniyle rekabete girse de sevgi ve saygıyı hep ön planda tutarak bu zorlukların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Hem iyi bir yönetici hem de sevgi dolu bir anne ve eş olabilmek için büyük çaba harcıyordu. İki kızına güçlü bir gelecek sunmak, onları en iyi şekilde yetiştirmek için gecesini gündüzüne katıyordu. Onların eğitim alması, özgüvenli ve başarılı bireyler olarak yetişmesi Sultan’ın en büyük hayaliydi. Çalıştıkça yorulduğu anlar oluyordu ama annelik içgüdüsü, çocuklarının geleceği için durmadan çırpınan yüreğini hep diri tutuyordu.

Sultan’ın hikâyesi, küçük bir köyde başlayıp büyük şehirlerde şekillenen bir başarı öyküsüydü. O, yalnızca kendi kaderini değiştirmekle kalmıyor, dokunduğu herkesin hayatına ışık oluyordu. Bugün yetiştirdiği öğrenciler ve güçlü bireyler olarak hayata hazırladığı kızları, onun izinden yürümeye devam ediyordu. Sultan’ın açtığı yollar, sadece onun değil, ona inanan herkesin başarısını simgeliyordu. Sultan, çalışkanlığı, azmi ve sevgisiyle "Mektebin Sultan Müdiresi" unvanını hak etmiş bir kadındı. Bu hikâye, sadece bir kadının başarısını değil, aynı zamanda eğitim ve azmin gücünü de anlatmaktadır.

4 Şubat 2025 Salı

BİLGE’YE MEFTUN MARTI

BİLGE’YE MEFTUN MARTI

 Bilge, İstanbul Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra ülkenin saygın basın kuruluşlarından birinde işe başladı. Enerjisi, ruhuna sığmayacak kadar coşkuluydu. Dakikalar saatleri, saatler günleri, günler haftaları kovalarken İstanbul’un büyüsüne kapılmış, kendini bu devasa şehrin ritmine bırakmıştı. Kalabalık caddeler, ışıl ışıl sokaklar, vapur sesleri ve martı çığlıklarıyla yoğrulmuş şehirde mesleğinde hızla yükseliyordu. Basın dünyasının en parlak yıldızlarından biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyordu.

Ancak zamanla, basın sektörü ona eskisi kadar cazip gelmemeye başladı. Bilge için durmak bir seçenek değildi! Umudunun bittiği yerde inadı başlıyordu. Kısa bir araştırma ve birkaç görüşmenin ardından satış ve pazarlama sektörüne adım attı. Hızla başarılar kazandı, takdir topladı. Ancak hayat her zaman planlara sadık kalmazdı. Beklenmedik bir anda aşk kapısını çaldı. Bilge, beyaz atlı prensini bulmuştu. Sevda, hayatına hiç ummadığı bir yoldan girmişti. Dillere destan bir düğünle dünya evine girdi. Horonlar tepildi, zeybekler diz vurdu, kemençeler çaldı, şerbetler içildi. O gece Bilge, geleceğine dair büyük bir karar aldı: Hem kariyerine devam edecek hem de bir anne olacaktı.

Ancak hayat, planlara uymazdı. Küçük yavrusu ondan ayrılmak istemiyordu. Gözleriyle “Beni bırakma” diye yalvarıyordu sanki. Bilge için bir tercih yapmak zor değildi. Kariyerine ara verdi, anneliğe sarıldı. İstanbul’un lüks semtlerinden biri olan Etiler’de, evinin bahçesinde ve mahallesinde günlerini geçirmeye başladı. Zaman ise sanki İstanbul’da bambaşka bir hızda akıyordu. Bir su damlası gibi değil, tazyikli bir musluktan akar gibi hızla geçiyordu.

Yıllar geçti, çocuğu büyüyüp kendi ayakları üzerinde duracak yaşa geldi. Artık Bilge için dönüş vaktiydi. Yeniden iş hayatına atılmaya karar verdi. Başvurular yaptı, görüşmelere gitti ve nihayet bir okulda kâtibe olarak işe başladı. Ancak küçük bir engeli vardı: Bilgisayar kullanmayı pek bilmiyordu. Dahası, fareyi sol eliyle kullanıyordu! Okul müdürü ona babacan bir tavırla yaklaştı. “Merak etme,” dedi, “zamanla işinin en iyilerinden biri olacaksın.”

Müdür, eğitimin yalnızca akademik bilgiyle sınırlı kalmaması gerektiğine inanıyordu. Öğrencilerin eleştirel düşünme, karakter gelişimi ve yaratıcı zekâ ile donatılması gerektiğini savunuyordu. Bilge, bu anlayışla yönetilen bir okulda çalışmaktan büyük mutluluk duyuyordu. İşine dört elle sarıldı. Zorlandığında “kardeşim” dediği Süleyman’ı arıyor, bazen de Kağıthane ve Şişli maarif nezarethanelerinden destek alıyordu.

Bilge’nin içindeki hayvan sevgisi iş yerinde de kendini gösterdi. Evinde baktığı kediler yetmezmiş gibi okulun bahçesindeki yavruları da sahiplendi. Her sabah onlar için özel yumurtalar haşlıyor, tek tek yediriyordu. Bilge’nin sevgisi yalnızca kedilere değildi. İstanbul’un gri sokaklarında hayat bulan tüm canlılara yüreğini açıyordu.

Ve bir sabah, Bilge yeni bir dost edindi. İşe giderken bir martının onu takip ettiğini fark etti. Önceleri pek önemsemedi, ama bu takip günlerce sürdü. Bir sabah, martı yazıhanesinin camına kondu. Gagasıyla cama vurdu, sanki “Ben geldim!” diyordu. Bilge, önce şaşırdı, sonra bu sadık dostunu kedi mamasıyla beslemeye başladı.

Zaman geçti, martı her gün Bilge’nin yolunu gözler oldu. Onun bekleyişi, Bilge’ye bir şeyleri hatırlattı: İstanbul gibi büyük şehirlerde insanlar yalnızlaşabilirdi ama dostluk, en umulmadık anlarda ve şekillerde ortaya çıkabilirdi. Belki de bu şehirde herkesin ona meftun bir dostu olmalıydı. Kimi bir insana, kimi bir hayvana, kimi de bir hayale… Tıpkı martının Bilge’ye meftun olduğu gibi.

O günden sonra Bilge’nin hayatı bir parça daha anlam kazandı. İstanbul’un griliğinde, martının kanat çırpışıyla renk bulan bir dostluk doğmuştu. Ve belki de, dostluk tam da buydu: Hiçbir karşılık beklemeden, sadece var olmak ve varlığını hissettirmek…

 

1 Şubat 2025 Cumartesi

KELİMELERLE DOST OLMAK

 KELİMELERLE DOST OLMAK

Vaktiyle insan kaderiyle mücadele ederdi. Hayatın çetin yollarında sınanır, düşer, kalkar, yeniden başlardı. Şimdi ise kavga başka bir yerde; artık insan, kelimelerle savaşıyor. Fakat bu, kazanılması gereken bir savaş değil, kelimelerle kurulması gereken bir dostluk... 

Kelimeler, insanın düşüncelerini şekillendiren aynalardır. Konuştuğumuz her cümlede, yazdığımız her satırda biz varız. Ama ne hazindir ki, günümüz insanı kelimeleri yitirmekte. Sözcükler azalıyor, derin anlamlar yüzeyselleşiyor, düşünceler zayıflıyor. Kitapların dünyasına dalmayan bir zihin, kelimelerin büyüsünü nasıl keşfedebilir? 

Oysa ki ‘kelime insanın ruhudur.’ Bir insan ne kadar çok kelimeye sahipse, düşünce dünyası da o kadar geniştir. Maarif Eğitim Modeli de tam olarak bunu amaçlar: Öğrencileri ezberci değil, düşünen; kuru bilgiyle değil, anlam derinliğiyle yetiştirmek. Çünkü düşüncenin temeli, kelimeleri doğru anlamaktan ve onları bilinçli kullanmaktan geçer. 

Bugün kelimeler yorgun, cümleler eksik… Sosyal medyada kısa kelimeler, hızlı mesajlar, derinliksiz ifadeler, insanın diline sirayet eden bir sığlık oluşturuyor. İnsanlar artık anlatmak yerine susmayı, düşünmek yerine hızlıca geçmeyi tercih ediyor. Oysa kelimelerin kaybolması, düşüncenin de eksilmesi demektir. 

Büyük şairler ve düşünürler, kelimelerin gücünü en iyi bilenlerdi. Mehmet Akif Ersoy, her dizesinde kelimenin en saf, en güçlü hâlini kullanarak hisleri ruhlara işledi. "Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı" diyen Yunus Emre, kelimenin gücünün bir kılıçtan dahi keskin olabileceğini anlatır. Peki, bizler bu kelime mirasına ne kadar sahibiz? 

Bir kitap sayfasını çevirmeden, bir kelimenin anlamında derinleşmeden, bir cümlede düşünceyi hissetmeden konuşmak neye yarar? Maarif Eğitim Modeli tam da burada devreye girer. Ezber değil, idrak; kuru bilgi değil, düşünce zenginliği hedeflenir. Çünkü geleceği inşa etmek, ancak kelimelerin anlamını kavrayabilen bilinçli bireylerle mümkündür. 

Kelimelerle savaşmayalım, onları tüketmeyelim. Onları sevelim, anlayalım, koruyalım. Kelimelerle dost olan bir insan, düşünceleriyle de dost olur. Ne kadar kelime bilirsek, o kadar derin düşünür, o kadar güzel anlatırız. 

Özdemir Asaf’ın şu dizeleri belki de her şeyi özetliyor: 

"Sana kelimeler bıraktım,

Beni iyi anla diye...

Herkesin bildiği kelimeler,

Bambaşka anlatır seni bana diye..." 

Öyleyse, kelimelerle barışalım. Kitapları hayatımızın bir parçası yapalım, okuduklarımızı anlamaya çalışalım, yazarken ve konuşurken kelimelerimizi özenle seçelim. Maarif Eğitim Modeli'nin de bize kazandırmak istediği bilinç budur: Anlamı kavrayarak öğrenmek ve öğrendiğini hayata yansıtmak. 

Unutmayalım ki, kelimeler yalnızca harflerden ibaret değildir. Onlar bizim kimliğimiz, düşüncemiz, duygularımız, hayallerimizdir. Kelimelerle dost olmak, aslında kendimizi keşfetmektir. Ve kendini keşfeden insan, dünyayı da daha iyi anlar, daha güzel bir gelecek inşa eder.

OKUMA TERBİYESİ VE GERÇEK ANLAMDA OKUMAK

 OKUMA TERBİYESİ VE GERÇEK ANLAMDA OKUMAK

Bir kitabı elimize alıp sayfalarını çevirmek, gözlerimizle kelimeleri taramak gerçekten okumak mıdır? Okumaktan hangi hakla söz edebiliriz ki, eğer zihnimiz hazır değilse? Cemil Meriç'in şu sözleri bu konuyu ne güzel anlatıyor: "Okumaktan hangi hakla söz ediyoruz? Okuma terbiyesinden önce çok mühim disiplinlere muhtacız. Böyle bir ruh haline sahip insanlar neyi okuyabilirler?"

Gerçekten de, okumak sadece harfleri görmek değildir. Anlamak, düşünmek, sorgulamak ve öğrendiklerimizi hayatımıza katmaktır. Okuma alışkanlığı kazanabilmek için önce disiplinli bir zihin yapısına sahip olmamız gerekir. Bir kitabın satırları arasında kaybolmadan önce, onu anlayabilecek bir bilince ulaşmamız gerekir. İşte tam da bu yüzden, Maarif Eğitim Modeli, bireyin yalnızca bilgiyle donanmasını değil, aynı zamanda duygu, düşünce ve ahlak gelişimini de esas alır. Çünkü doğru okumak için, önce sağlam bir karaktere, disipline ve ahlaki bir bakış açısına sahip olmalıyız. 

Günümüzde pek çok insan, kitap okumayı bir zorunluluk olarak görüyor. Okulda verilen ödevler veya sınav kaygısıyla kitaplarla aramıza mesafe koyuyoruz. Oysa gerçek anlamda okumak, zorunda olduğumuz için değil, içten gelen bir istekle olmalıdır. Fakat bu isteğin oluşabilmesi için, öncelikle bazı temel disiplinleri kazanmamız gerekir. 

Öncelikle, sabırlı olmalıyız. Okumak, anlık bir keyif değil, bir yolculuktur. Sabırsız ve dikkati çabuk dağılan biri için kitap sayfaları sıkıcı gelebilir. Oysa kitaplar, hayatın içinde bize rehberlik eden birer ışık gibidir. İmam-ı Gazali, ilmin ve bilginin insanı olgunlaştırdığını söylerken aslında bu sabrın ve iradenin önemini vurguluyordu. 

İkinci olarak, merak duygumuzu geliştirmeliyiz. Okuma alışkanlığı kazanmadan önce, dünyayı sorgulayan bir zihne sahip olmalıyız. Neyi, neden okuduğumuzu bilmeden, sadece kelimeleri tüketmek bizi geliştirmez. Mehmet Akif Ersoy bu durumu şöyle anlatır: 

"İlim yalnız okumak mı? Oku da öğren biraz! 

Çalış, senin de hakkındır ilimde yüksek pay!"

Yani okumak, sadece gözümüzü satırlara gezdirmek değil, gerçekten anlamak için çabalamaktır. Disiplinli bir hayat sürmeyen, düşünmeden ezberleyen bir insan, neyi okuyabilir ki? 

Üçüncü olarak, okuma adabını öğrenmeliyiz. Bir kitabı sadece eğlenmek için okumak ile onu derinlemesine anlamak arasında büyük fark vardır. Maarif Eğitim Modeli, bu noktada irfan sahibi bireyler yetiştirmeyi hedefler. Bilgiyi sadece öğrenmek yetmez; onu hayatımıza nasıl uygulayacağımızı da bilmeliyiz. Çünkü irfan, bilginin kalple ve ruhla birleşmesidir. 

Eğer okumanın gerçek anlamını kavrayamazsak, hangi kitabı okursak okuyalım bir faydası olmaz. Önemli olan, disiplinli bir şekilde okuma alışkanlığı kazanmaktır. Kitapları sadece bilgi edinmek için değil, kendimizi geliştirmek, düşüncelerimizi şekillendirmek ve hayata daha bilinçli bakmak için okumalıyız. 

Unutmamalıyız ki, okuma bir terbiye işidir. Önce sabırlı olmayı, düşünmeyi ve sorgulamayı öğrenmeliyiz. Cemil Meriç’in dediği gibi, okumaktan önce önemli disiplinlere ihtiyacımız var. Ancak bu disiplini kazandığımızda, kitapların gerçek dünyasına adım atabiliriz. 

Bu yüzden, okumayı sadece bir zorunluluk olarak görmeyelim. Onu bir yaşam biçimi, bir gelişim süreci olarak benimseyelim. Kitaplarla dost olalım, düşünmeyi öğrenelim ve okumanın bize kazandırdığı bilinci hayatımıza yansıtalım. Çünkü okumak, sadece kelimeleri görmek değil, onları anlamaktır.

BÜYÜK MİLLETLERİN DUYGULARI

 BÜYÜK MİLLETLERİN DUYGULARI

Bir milletin büyüklüğü sadece sahip olduğu topraklarla veya ekonomik gücüyle ölçülmez. Asıl büyüklük, o milletin ortak duygularında, inançlarında ve kültüründe saklıdır. “Büyük bir milletin duyguları ölçülü, düzenli ve devamlıdır.” Çünkü milletleri ayakta tutan, bireylerin ortak hisleri, değerleri ve idealleridir. Peki, duyguların ölçülü, düzenli ve devamlı olması ne anlama gelir? Bu, bir milletin geçmişini unutmadan geleceğe yönelmesi, heyecanlarını bir anlık öfkeye veya geçici heveslere kurban etmemesi demektir. 

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, bireyin sadece akademik gelişimini değil, duygu ve düşünce dünyasını da şekillendirmeyi amaçlar. Bu model, insanı ruh ve akıl bütünlüğü içinde ele alarak, vatan sevgisini, adaleti, sorumluluk duygusunu ve irfanı ön planda tutar. İşte bu noktada, duyguların ölçülü, düzenli ve devamlı olması, güçlü bir milletin en önemli özelliklerinden biridir. 

Tarih boyunca büyük milletler, zor zamanlarda dahi duygularını kontrol etmeyi ve bilinçli hareket etmeyi başarmışlardır. Osmanlı Devleti, yüzyıllarca birçok farklı kültürü bir arada yaşatmış, adalet anlayışıyla insanlığa örnek olmuştur. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde halkına zarar vermek isteyen askerlere, “Bundan sonra onların canı da malı da bize emanettir.” diyerek adalet ve merhametin ölçüsünü göstermiştir. Bu duygu ve düşünce düzeni olmasaydı, Osmanlı üç kıtaya yayılan bir devlet haline gelebilir miydi? 

Duyguların düzenli olması, bireylerin ve toplumların bilinçli hareket etmesini sağlar. Mehmet Akif Ersoy’un İstiklal Marşı’nda vurguladığı gibi: 

"Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?

Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!"

Bu dizelerde anlatılan, milletin sahip olduğu büyük vatan sevgisidir. Ancak bu sevgi, sadece bir heyecandan ibaret değildir. Bilinçli, sorumlu ve devamlı bir bağlılıktır. Bir milletin bağımsızlık mücadelesini sürdürebilmesi, sadece anlık duygularla değil, düzenli ve ölçülü bir iradeyle mümkündür. 

Maarif Eğitim Modeli’nin temel ilkelerinden biri olan “irfan sahibi insan yetiştirme” anlayışı, tam da bu noktada devreye girer. Bilgi sahibi olmak yeterli değildir; bilgiyi, irfanla, duygu derinliğiyle ve milli bilinçle harmanlamak gerekir. İşte bu yüzden büyük milletler, geleneklerine ve değerlerine bağlı kalarak geleceğe yürürler. 

Duyguların devamlı olması, bir milletin geçmişiyle bağını koparmadan, geleceğe sağlam adımlarla ilerlemesi demektir. Bir toplum, ne zaman duygularında istikrarlı olursa, işte o zaman gerçek anlamda güçlü bir medeniyet kurabilir. Bugün Türkiye, bilimde, sanatta, teknolojide ilerlemek için çalışırken aynı zamanda geçmişten gelen milli ve manevi değerlerine de sahip çıkmaktadır. Yahya Kemal Beyatlı'nın dediği gibi:  "Kökü mazide olan âtiyiz."  Bir milletin duyguları ölçülü, düzenli ve devamlı olduğunda, o millet asla sarsılmaz. Eğitim sistemimiz de işte bu bilinci kazandırmalıdır. Maarif Eğitim Modeli, bireyleri sadece bilgiyle değil, duygu ve düşünce derinliğiyle de yetiştirmeyi hedefler. Çünkü büyük milletler, büyük duygulara sahip insanlarla var olur. 

Öyleyse biz de, duygularımızı anlık tepkiler yerine bilinçli bir bağlılıkla, milli değerlerimize sahip çıkarak ve sürekli gelişerek yönlendirmeliyiz. Ancak bu şekilde, geleceğe sağlam adımlarla ilerleyen bir millet olabiliriz.

KİTAPLARIN DEĞERİ: OKUNMAK İÇİN VAR OLMAK

KİTAPLARIN DEĞERİ: OKUNMAK İÇİN VAR OLMAK 

Bir kitap, okunmadığında yalnızca rafta duran sessiz bir nesnedir. Ancak bir kez açılıp sayfaları çevrildiğinde, içindeki dünya canlanır. Cemil Meriç’in dediği gibi, “Kitabın tek değeri okunmasındadır.” Çünkü kitaplar, bilgiye ulaşmanın, hayal gücünü geliştirmenin ve insan ruhunu beslemenin en güçlü aracıdır. Peki, kitaplar neden bu kadar değerlidir ve okumak neden bu kadar önemlidir? 

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, eğitimi sadece bilgi edinme süreci olarak görmez; aynı zamanda bireyin ruhunu ve ahlakını geliştiren bir yolculuk olarak tanımlar. Bu model, bilgiyi erdemle birleştirerek nitelikli, bilinçli ve ahlaklı bireyler yetiştirmeyi hedefler. İşte bu noktada kitaplar, bize yalnızca bilgi vermekle kalmaz, aynı zamanda değerlerimizi pekiştirir, düşünce dünyamızı genişletir ve bizleri millî ve manevi kimliğimizle daha güçlü bağlar kurmaya teşvik eder. 

Kitaplar, öncelikle bilgi hazinesidir. Bir tarih kitabı okuduğumuzda, geçmişin izlerini takip eder; atalarımızın fedakârlıklarını, zaferlerini ve mücadelelerini öğreniriz. İbni Haldun’un dediği gibi, “Geçmiş, geleceğe suyun suya benzediğinden daha çok benzer.” Tarihi bilen birey, geleceğe daha sağlam adımlarla yürür. 

Bunun yanı sıra, kitaplar hayal gücümüzü besler. Necip Fazıl Kısakürek’in “Bir Adam Yaratmak” eserindeki derin fikirleri okuyan bir genç, düşünmenin ve sorgulamanın önemini kavrar. Büyük fikirler, önce bir hayalle başlar. Hayal gücü gelişmiş bir birey, geleceğin bilim insanı, sanatçısı veya yazarı olabilir. 

Ayrıca, kitaplar duygusal zekâmızı geliştirir. Roman kahramanlarının yaşadıkları acıları, sevinçleri hissetmek, duygudaşlık kurma yeteneğimizi artırır. Örneğin, Tarık Buğra’nın “Küçük Ağa” romanını okuyan bir genç, Kurtuluş Savaşı’nın içindeki insanın ruh hâlini anlar. Vatan sevgisini, fedakârlığı ve bağımsızlık mücadelesini iliklerine kadar hisseder. Maarif eğitim modeli, akademik başarıyı insanî değerlerle birleştirerek, duyarlı ve bilinçli bireyler yetiştirmeyi amaçlar. Kitap okumak, tam da bu hedefin merkezindedir. 

Bugünün dünyasında, kitapların yerini dijital ekranlar almaya başladı. Ancak hiçbir ekran, bir kitabın kokusunu, bir sayfanın çevrilme heyecanını veremez. Cemil Meriç’in dediği gibi, “Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır.” Kitap okumayan bir insan, dünyayı dar bir pencereden görür. Oysa kitaplarla büyüyen bir insan, geniş ufuklara sahip olur, kendi medeniyetini ve değerlerini daha iyi kavrar. 

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, bilgiyi sadece akılla değil, kalple de kavramayı öğütler. Kitaplar, bu yolculukta en sadık rehberlerimizdir. Bilgiye, kültüre, hayal gücüne ve empatiye açılan bu kapıyı aralamak, bizim elimizde. Aliya İzzetbegoviç’in dediği gibi, “Okuyun, çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.” Öyleyse, raflardaki kitaplara sessizce bekleyen dostlar gibi bakmayalım. Onları elimize alıp okuyarak, kendimizi geliştirelim. Çünkü her kitap, içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya saklar. Peki, bu büyülü dünyaya adım atmaya hazır mısın?


31 Ocak 2025 Cuma

KİTAPLARIN BÜYÜLÜ DÜNYASINA DAVET

 KİTAPLARIN BÜYÜLÜ DÜNYASINA DAVET

Bazı davetler vardır ki insanın hayatını değiştirir. İşte kitaplar da bize böyle bir davette bulunur. Cemil Meriç’in söylediği gibi, "Güzel kitaplar okuyucu için bir davettirler." Kitapların her biri, bizleri farklı dünyalara, farklı zamanlara ve farklı düşüncelere götüren bir kapıdır. Peki, bu kapıyı araladığımızda nelerle karşılaşırız? 

Okumak, sadece bilgi edinmek değildir. Okumak, insanın iç dünyasını zenginleştiren, hayal gücünü besleyen ve onu daha bilinçli, daha erdemli bir birey hâline getiren bir yolculuktur. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de işte bu noktada devreye girer. Eğitim sadece aklı beslemekle kalmamalı, aynı zamanda kalbi ve ruhu da doyurmalıdır. Kitaplar, bize bu dengeyi kurma fırsatı sunar. Onlar, kültürel mirasımızı, millî ve manevi değerlerimizi öğrenmemizi sağlar ve bizi geleceğe güçlü adımlarla hazırlar. 

Bir kitabın sayfalarını çevirdiğimizde aslında yeni bir dünyaya adım atarız. Bir tarih kitabında, geçmişin izlerini takip eder; ecdadımızın fedakârlıklarını, mücadelelerini öğreniriz. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethederken duyduğu heyecanı hisseder, Çanakkale’de vatanı için canını veren askerlerin cesaretine hayran kalırız. Bu sayede sadece bilgi edinmekle kalmaz, aynı zamanda kimliğimizi daha iyi anlarız. 

Romanlar ise bizi bambaşka hayatlarla tanıştırır. Bir karakterin duygularını, düşüncelerini ve yaşadıklarını okudukça, duygudaşlık kurmayı öğreniriz. Bir köy çocuğunun hayallerine ortak olur, bir bilim insanının keşif heyecanına kapılırız. Mesela, Ömer Seyfettin’in hikâyelerini okuduğumuzda millî ve manevi değerlerimize dair derin bir farkındalık kazanırız. 

Ayrıca, kitaplar hayal gücümüzü de geliştirir. Bir çocuk, Jules Verne’in Denizler Altında Yirmi Bin Fersahadlı kitabını okuduğunda, denizin derinliklerindeki gizemli dünyayı gözünde canlandırır. Bilim kurgu kitapları sayesinde geleceğe dair yeni fikirler geliştirir, tarih kitaplarıyla geçmişin izinde yürürüz. Kitaplar sayesinde, hayal gücümüz sınırsız bir şekilde genişler ve yeni keşifler yaparız. 

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, bireyin sadece akademik olarak gelişmesini değil, aynı zamanda millî ve manevi değerlerle donanmasını da hedefler. Kitap okumak, işte bu gelişimin en önemli anahtarlarından biridir. Yunus Emre’nin dizelerinde sevgiyi, Mevlânâ’nın öğütlerinde hoşgörüyü, Mehmet Âkif’in şiirlerinde vatan sevgisini buluruz. Böylece sadece bilgi değil, irfan ve hikmet de kazanırız. 

Bugün teknoloji çağında yaşıyoruz ve pek çok kişi kitap okumaktan uzaklaşıyor. Oysa Cemil Meriç’in dediği gibi, "Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır." Kitap okumayan bir insan, dünyaya dar bir pencereden bakar. Oysa kitaplar, bize geniş ufuklar sunar, dünyayı ve kendimizi daha iyi anlamamızı sağlar. 

Türkiye Yüzyılı’nı inşa ederken, bilginin ışığında yürüyen, kültürüne ve değerlerine sahip çıkan nesiller yetiştirmek en büyük hedeflerden biridir. Kitaplar, bu yolda bizim en güçlü rehberimizdir. O hâlde, elimize bir kitap alıp bu büyülü dünyaya adım atalım. Unutmayalım, her kitap yeni bir keşif, her satır yeni bir ufuktur. Peki, bu daveti kabul etmeye hazır mısın?

UÇSUZ BUCAKSIZ BİR OKYANUS: KİTAP

 UÇSUZ BUCAKSIZ BİR OKYANUS: KİTAP

Bazı yolculuklar vardır ki insanı hiç bilmediği diyarlara götürür. İşte kitap okumak da böyle bir yolculuktur. Bir kitabın kapağını açtığımızda, sanki engin bir okyanusun kıyısına geliriz. Sayfalar ilerledikçe dalgalar bizi içine çeker, yeni bilgilerle, farklı dünyalarla tanışırız. Kitap denen bu uçsuz bucaksız okyanusta ne kadar ilerlersek ilerleyelim, keşfedecek daha çok şey olduğunu görürüz. İşte bu yüzden okumak, bitmeyen bir keşiftir. 

Cemil Meriç’in dediği gibi, "Kitap, zekâyı kibarlaştıran, kalbi insanlaştıran bir mucizedir." Gerçekten de kitaplar sadece bilgi kaynağı değildir; onlar, ruhumuza dokunan, düşünce dünyamızı genişleten ve bizleri daha iyi bir insan olmaya yönlendiren en güçlü araçlardır. 

Her kitap yeni bir keşif demektir. Tarih kitaplarıyla geçmişin derinliklerine dalar, bilim kitaplarıyla geleceğe dair hayaller kurarız. Romanlar sayesinde başkalarının hayatlarına dokunur, şiirlerle ruhumuzu besleriz. Bazen bir kitabın içinde, hiç gitmediğimiz bir ülkeyi keşfederiz; bazen de kendi iç dünyamıza yaptığımız bir yolculuğun tam ortasında buluruz kendimizi. 

Ne var ki, bugün hızlı tüketimin hâkim olduğu bir çağda yaşıyoruz. Sosyal medyada birkaç cümle okumak, uzun soluklu kitaplar okumaktan daha cazip hâle geliyor. Oysa okumak, sadece bilgi edinmek değildir; sabrı, derin düşünmeyi, olaylara farklı açılardan bakmayı da öğretir. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de tam olarak bunu hedefler: İnsanı yalnızca akademik bilgiyle değil, irfanla, hikmetle ve erdemle donatmak… Çünkü gerçek eğitim, insanın zihnini olduğu kadar kalbini de besleyen eğitimdir. 

Kitap okudukça kendi kimliğimizi ve kültürümüzü daha iyi anlarız. Yunus Emre’nin dizelerinde sevgiyi, Mevlânâ’nın sözlerinde hoşgörüyü, Mehmet Âkif’in mısralarında vatan sevgisini buluruz. Büyük düşünürlerin ve edebiyatçıların eserleri sayesinde köklerimize daha sıkı sarılır, millî ve manevi değerlerimizi geleceğe taşırız. 

Denizciler için en büyük tehlike, açık denizlerde pusulasız kalmaktır. Bizler de eğer okumazsak, bilgi denizinde yolumuzu kaybedebiliriz. Ancak kitaplar, bize yön gösteren birer pusula gibidir. Doğru kitapları seçerek kendimizi geliştirir, geleceğimizi şekillendiririz.  

Türkiye Yüzyılı, bilgiyi hikmetle harmanlayan, millî ve manevi değerleriyle donanmış bireylerin omuzlarında yükselecektir. Bu yüzden okumak, sadece bireysel bir kazanç değil, aynı zamanda bir medeniyet inşa etme sürecidir. Şimdi eline bir kitap al ve ilk sayfayı çevir. Unutma, her kitap yeni bir keşif, her satır yeni bir ufuktur. Kitap okudukça bilginin sonsuz okyanusunda yol almaya devam edeceksin. Peki, bu büyüleyici yolculuğa çıkmaya hazır mısın?

 

MEÇHUL ÂLEMLERE AÇILAN KAPI: OKUMAK

 MEÇHUL ÂLEMLERE AÇILAN KAPI:  OKUMAK

Bazı kapılar vardır ki açıldığında insanı bambaşka diyarlara götürür. Bu kapılar kimi zaman bilinmeyene açılır, kimi zaman insanın kendi ruhuna... İşte okumak da böyle bir kapıdır. Cemil Meriç’in söylediği gibi, "Okumak, içimizdeki meçhul âlemin kapılarını aralayan bir anahtardır." Her insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya saklıdır. Peki, bu dünya nasıl keşfedilir?

Okumak, sadece bilgiyi öğrenmek değil; ruhumuzu aydınlatan, bizi biz yapan değerleri anlamamıza yardımcı olan bir yolculuktur. Bir kitabın sayfalarını çevirdikçe, yalnızca yeni bilgiler edinmeyiz; aynı zamanda kendi düşüncelerimizi, hislerimizi, hatta kim olduğumuzu daha iyi kavrarız. ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli’ de tam olarak bunu amaçlar: İnsanın zihnini olduğu kadar ruhunu da beslemek, bilgiyi hikmetle harmanlamak ve bireyi erdemli bir insan hâline getirmek... 

Bir kitap açtığımızda aslında bir pencere açarız. Bazen bu pencere geçmişe uzanır ve bizi ecdadımızın büyük kahramanlıklarıyla buluşturur. Osmanlı’nın ihtişamını anlatan bir tarih kitabı okuduğumuzda, Fatih Sultan Mehmet’in azmini, Kanuni’nin adaletini hissederiz. Bazen bu pencere geleceğe açılır; bilim kitapları sayesinde hayal gücümüz genişler, dünyayı daha iyi anlamaya başlarız. Bazen de bir şiirin satırlarında kendi ruhumuza dokunuruz, Mevlâna’nın dizelerinde derin bir huzur buluruz. 

Cemil Meriç, okumayı bir anlam arayışı olarak görür ve şöyle der: Kitap, zekâyı kibarlaştıran, kalbi insanlaştıran bir mucizedir.” Gerçekten de öyledir... Bir romanın içinde bazen bir kahramanın cesaretiyle güçleniriz, bazen bir şairin mısralarında kalbimizin en derin duygularını keşfederiz. Kitaplar bizi sadece bilgili bireyler yapmaz; bizi daha vicdanlı, daha duyarlı, daha insan yapar. 

Ne var ki, bugün okumaktan uzaklaşan bir dünyada yaşıyoruz. Hızlı tüketim çağında uzun uzun düşünüp anlamaya, derinlemesine okumaya vakit ayıran insan sayısı giderek azalıyor. Oysa okumak, insanın iç dünyasını keşfetmesini, düşünce ufkunu genişletmesini sağlar. Bir kitap okuduğumuzda sadece kelimelerle değil, koca bir medeniyetle, bir kültürle, bir ahlak anlayışıyla buluşuruz. ‘Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de bunu vurgular: İnsan, sadece bilgiyle değil, irfan ve hikmetle donatıldığında gerçek anlamda yetişmiş olur. 

 

 

Okumak, sadece bir alışkanlık değil, insanı insan yapan bir eylemdir. Kitaplarla büyüyen bir insan, hayata bambaşka bir gözle bakar. Bir çocuğun eline bir kitap verdiğinizde, ona sadece harfleri öğretmiş olmazsınız; aynı zamanda ona bir ufuk açarsınız. O kitap, o çocuğun ruhuna ışık tutar, ona cesaret, merhamet ve adalet duygusu aşılar. 

‘Türkiye Yüzyılı'nda hedefimiz, bilgiyi hikmetle harmanlayan, millî ve manevi değerlerine sahip çıkan bireyler yetiştirmektir. Çünkü insanı güçlü kılan sadece sahip olduğu bilgi değildir; o bilgiyi nasıl yorumladığı, nasıl özümsediği ve nasıl faydaya dönüştürdüğüdür. Ve bunun yolu da okumaktan geçer. 

Cemil Meriç’in şu sözünü hiç unutmamak gerekir: "Kitapsız yaşamak, kör, sağır, dilsiz yaşamaktır." Kitaplar, bizi geçmişin derinliklerine, bugünün gerçeklerine ve geleceğin hayallerine taşıyan köprülerdir. O hâlde, o kapıyı aralamaya var mısın? Bir kitap al ve kendini keşfetmeye başla. Çünkü içindeki meçhul âlem, seni bekliyor...

 

30 Ocak 2025 Perşembe

SİMYACI

 SİMYACI

KİŞİSEL MENKIBEMİZİN İZİNDEN

Paulo Coelho’nun 1988 yılında yayımlanan eseri ‘Simyacı’, dünya çapında milyonlarca okura ilham vermiş, derin felsefi ve mistik öğelerle bezenmiş etkileyici bir romandır. Sade ama güçlü anlatımıyla hayatın anlamı, kader, kişisel dönüşüm ve hayallerin peşinden gitme gibi evrensel temaları işler.

Kitabın Konusu:

Romanın başkahramanı Santiago, İspanya’nın Endülüs bölgesinde yaşayan genç bir çobandır. Sürekli tekrarlayan bir rüya üzerine, bu rüyanın gizemini çözmek ve hayatının anlamını bulmak için yola çıkar. Yolculuğu sırasında Melchizedek adında gizemli bir kral, simyacı ve birçok farklı karakterle tanışarak, evrenin ona sunduğu işaretleri okumayı öğrenir. Mısır’daki Piramitler’e ulaşma hayaliyle yola çıkan Santiago, aslında en büyük hazinenin kendisi ve içsel yolculuğu olduğunu fark eder.

Ana Temalar ve Mesajlar:

Kitap, bireyin kendi “Kişisel Menkıbe”sini keşfetmesi gerektiğini vurgular. Her insanın bir amacı, bir yolculuğu ve gerçekleştirmesi gereken hayalleri vardır. Evrenin yasaları, cesaretle hayallerinin peşinden gidenlere destek verir. ‘Simyacı’, aynı zamanda inanç, sabır ve aşkın gücüne de değinir. Santiago’nun yolculuğu boyunca yaşadığı deneyimler, okuyucuya hayatta karşılaşılan engellerin aslında birer ders ve rehber olduğunu hatırlatır.

Karakterler:

- Santiago: Hayallerinin peşinden gitmeye cesaret eden genç bir çoban.

- Melchizedek: Santiago’ya rehberlik eden gizemli kral.

- Simyacı: Ona simyanın sırlarını ve içsel dönüşümün önemini öğreten bilge kişi.

- Fatıma: Santiago’nun çölde tanıştığı aşkı, fedakârlık ve sabrın simgesi.

Anlatım ve Dil Kullanımı:

Paulo Coelho’nun dili son derece akıcı ve anlaşılırdır. Karmaşık cümlelerden kaçınarak, derin anlamlar içeren sade bir üslup kullanır. Kitapta sıkça kullanılan metaforlar ve semboller, hikâyeye mistik bir atmosfer katarken, okuyucunun düşünmesini ve kendi hayatına dair dersler çıkarmasını sağlar.

Kitabın Etkisi:

‘Simyacı’, yayımlandığı günden bu yana 80’den fazla dile çevrilmiş ve 225 milyondan fazla satmıştır. Dünya çapında okurların hayatına dokunan, ilham veren ve bireysel keşfi teşvik eden bir eser olarak edebiyat tarihinde önemli bir yer edinmiştir. Kitap, kendini tanımak, hayallerini gerçekleştirmek ve yaşamın sunduğu fırsatları değerlendirmek isteyen herkes için rehber niteliğindedir.

Kimler Okumalı?

- Kendi yolculuğunu keşfetmek isteyenler,

- Hayallerinin peşinden gitmek için ilhama ihtiyaç duyanlar,

- Felsefi ve manevi konulara ilgi duyanlar,

- Sade ama derin anlamlar içeren kitaplardan hoşlananlar.

Kitap Değerlendirmesi:

‘Simyacı’, edebi açıdan hem anlatımı hem de içeriği bakımından büyük bir başarıya sahiptir. Coelho’nun basit ama derinlikli üslubu, her yaştan okuyucuya hitap eder. Romanın en güçlü yönü, insanın kendi iç dünyasına yönelmesini ve hayatında gerçekten neyin önemli olduğunu sorgulamasını sağlamasıdır. Santiago’nun yolculuğu, herkesin hayatında en az bir kez karşılaşabileceği ikilemleri ve hayallerin peşinden gitmenin zorluklarını simgeler.

Ancak, bazı okuyucular için kitabın felsefi mesajları fazla tekrarlayıcı gelebilir. Özellikle aksiyon ve sürükleyici olay örgüsü arayan okurlar için ‘Simyacı’ durağan bulunabilir. Bununla birlikte, kitap sunduğu evrensel mesajlar ve ilham verici anlatımıyla okuyan herkesin hayatına dokunabilecek güce sahiptir.

Basında Bu Kitap:

‘Simyacı’, dünya çapında eleştirmenlerden büyük övgü almış ve birçok önemli yayın kuruluşunda değerlendirilmiştir. İşte basında ‘Simyacı’ hakkında yapılan bazı yorumlar:

- The New York Times: "Hayatın anlamını arayan herkes için derin ve ilham verici bir rehber. Paulo Coelho, basit ama güçlü anlatımıyla okuyucuyu kendi içsel yolculuğuna çıkmaya teşvik ediyor."

- The Guardian: "Metaforlarla dolu büyüleyici bir hikâye. ‘Simyacı’, yalnızca bir roman değil, aynı zamanda insanın kendini keşfetme yolculuğunda bir kılavuz."

- ‘Time Magazine: "Paulo Coelho, bu eserinde, insanın evrenle kurduğu bağları sorguluyor ve okuyucuya hayallerinin peşinden gitmesi için cesaret veriyor."

- Le Monde: "Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın hayatına dokunan ve kalıcı izler bırakan bir modern klasik."

Edebiyat Çevrelerinde Bu Kitap:

Övgüler:

- "Coelho’nun anlatımı, karmaşık felsefi kavramları bile herkesin anlayabileceği şekilde sunuyor. Bu nedenle ‘Simyacı’, modern bir klasik olarak kabul ediliyor." (Literary Review)

- "Kendi yolculuğunu keşfetmek isteyen herkes için rehber niteliğinde bir eser. Paulo Coelho, - Evrensel insan deneyimini etkileyici bir şekilde ele alıyor." (Modern Literature Journal)

Yergiler:

- "Roman, mistik ve kişisel gelişim unsurlarını edebi kaliteye tercih eden bir anlatı sunuyor. Bazı eleştirmenlere göre, edebi açıdan derinlikten yoksun." (The Critical Review)

- "Felsefi mesajları fazla basit ve tekrarlayıcı bulanlar için ‘Simyacı’, derin bir roman olmaktan çok, popüler bir kişisel gelişim kitabı gibi algılanıyor." (Edebiyat Dergisi)

Tasavvuf ve Mevlâna Öğretisi:

‘Simyacı’, tasavvuf felsefesiyle de birçok ortak noktaya sahiptir. Santiago’nun içsel yolculuğu, Mevlâna’nın "Neyi arıyorsan, sen O’sun" anlayışıyla örtüşmektedir. Roman boyunca geçen "Evren senin yardımcındır" düşüncesi, tasavvufta Allah’ın insanı hakikate yönlendirdiği inancıyla paralellik gösterir. Simyacı’nın öğretileri, Mevlâna’nın Mesnevi’sindeki hikâyelerde olduğu gibi, insanın içsel dönüşümüne vurgu yapar. Coelho’nun anlatımı, tasavvufun tevazu, sabır ve aşkla hakikati arama öğretisiyle büyük benzerlikler taşır.

Sonuç:

‘Simyacı’, hem felsefi hem de edebi açıdan büyük etkiye sahip bir eserdir. Her bireyin kendi içsel yolculuğunu keşfetmesine yardımcı olan bu roman, derin anlamlar içeren sade anlatımıyla geniş bir okuyucu kitlesine hitap eder. Kitap, hayallerinin peşinden gitmek isteyen ve kendini keşfetme arayışında olan herkes için önemli bir kaynaktır.