23 Nisan 2025 Çarşamba

GÖNÜLLER KÖPRÜSÜ

GÖNÜLLER KÖPRÜSÜ

İlkbaharın tatlı bir sabahıydı. Şehrin kenarında, minicik ama sıcacık bir okulda çiçekler açmış, kuşlar dallarda şarkı söylüyordu. 5/E sınıfının camları ardına kadar açıktı. İçeri serin bir rüzgâr doluyor, perdeleri hafifçe uçuruyordu.

Sınıfta hareketlilik vardı. Rüzgâr her zamanki gibi aceleci adımlarla sırasını bulmaya çalışırken, Zeynep kitabını açmış sessizce bekliyordu. Derken, kapı aralandı. Fatih Öğretmen gülümseyerek içeri girdi. Elindeki kalemiyle tahtaya büyükçe bir cümle yazdı:

"Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz."

Çocuklar merakla cümleye baktı. Rüzgâr, hemen Zeynep’e eğildi:
"Zeynep, sırça saray ne demek ya? Hiç duymadım böyle bir şey," dedi.

Zeynep gülümsedi. "Camdan yapılmış çok kırılgan bir saray gibi düşün. Yani... gönüller de kolayca kırılır demek istiyor," diye açıkladı.

Rüzgâr, kafasını salladı. O sırada sırasına koymak için çantasını fırlattı ama çanta yanlışlıkla Zeynep’in yeni defterinin üstüne düştü. Defter yere kaydı ve kapağı hafifçe yırtıldı.

Zeynep'in yüzü bir anda düştü. Gözleri dolacak gibiydi. Sınıfta derin bir sessizlik oldu. Herkes nefesini tutmuş, Zeynep’in ne yapacağını bekliyordu.

Tam Zeynep bir şey diyecekken, Fatih Öğretmen yumuşak sesiyle araya girdi:
"Ne demiştik çocuklar? Gönüller sırça saray gibidir. Bazen istemeden zarar verebiliriz. Ama önemli olan kırmamaya çalışmak ve kırıldıysa tamir etmeye uğraşmaktır."

Zeynep derin bir nefes aldı, gözlerini Rüzgâr’a dikti. Sonra hafifçe gülümsedi:
"Boş ver Rüzgâr, defter tamir olur. Önemli olan arkadaşlığımız," dedi.

Rüzgâr utancından kıpkırmızı oldu. Başını önüne eğip mırıldandı:
"Gerçekten özür dilerim Zeynep. İstersen sana yeni bir defter alırım."

Zeynep başını iki yana salladı. "Gerek yok. Sen özür diledin ya, yetti bana," dedi.

Öğle arasında Fatih Öğretmen herkese küçük renkli kâğıtlar dağıttı.
"Hadi bakalım, şimdi herkes bir arkadaşına güzel bir not yazacak," dedi.

Rüzgâr eline aldığı kâğıda uzun uzun baktı, sonra yazmaya başladı:
"Senin sabrın bana sabrı öğretti, Zeynep. İyi ki arkadaşım olmuşsun."

Zeynep notu okuyunca yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Rüzgâr’a döndü ve hafifçe koluna dokundu:
"Sen de iyi ki varsın, Rüzgâr."

Ertesi gün Fatih Öğretmen sınıfa yeni bir görev verdi:
"Çocuklar, bu hafta bir 'İyilik Panosu' yapacağız. Kim kime iyilik yaparsa, onu yazıp panoya asacağız!"

Sınıfta bir sevinç dalgası yayıldı. Herkes hevesle planlar yapmaya başladı. Kimisi sıraya yardım edecekti, kimisi silgisini paylaşacaktı.

Rüzgâr ve Zeynep, panoyu birlikte süslemek için gönüllü oldular. Renkli kartonlar, yıldız çıkartmaları, ışıltılı kalemlerle panoya "Gönüller Köprüsü" yazdılar.

Hafta boyunca küçük ama değerli iyilikler panoda birikti. Her iyilik, sınıfı biraz daha sıcak bir yuva haline getiriyordu.

Günün sonunda, Fatih Öğretmen çocuklara döndü:
"İşte çocuklar," dedi. "Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli'nin istediği şey tam da bu: Bilgili olmak kadar güzel kalpli olmak da önemli!"

Tam herkes eşyalarını toplarken, Fatih Öğretmen cebinden minik bir paket çıkardı.
"Bu da iyilik panosuna katkı yapan herkese sürprizim!" dedi ve bir kutu dolusu rengârenk kalem setini çocuklara dağıttı.

Rüzgâr ve Zeynep birbirlerine bakıp kıkırdadılar. Çünkü o an anlamışlardı ki, bazen küçük bir özür, küçücük bir iyilik, yepyeni ve kocaman bir dostluk başlatabilirdi.

Gönüller köprüsü kurulmuştu bir kere; artık hiçbir şey onu yıkamazdı.

SÖZLERİN GÜCÜ

SÖZLERİN GÜCÜ

İnsanlar arasındaki ilişkiler bir bahçe gibidir. Bu bahçeyi yeşerten de kurutan da bizim sözlerimizdir. Çünkü dilimiz, sadece konuştuğumuz bir araç değil, kalbimizin aynasıdır. Ne söylüyorsak, aslında iç dünyamızı da ortaya koyarız. İşte bu yüzden büyüklerimiz, "Gönül bir sırça saraydır, kırılırsa yapılmaz." demişler. Gönül camdan yapılmış koca bir saray gibidir: Çok güzel, çok kıymetli ama bir o kadar da kırılgandır.

Günlük hayatımızda bunu her zaman hissediyoruz. Mesela, okulda bir arkadaşımız yaptığı bir hatadan dolayı üzülmüşken ona, "Sen zaten hep yanlış yapıyorsun!" dersek, onun gönlündeki sırça saraya kocaman bir çatlak atmış oluruz. Oysa "Bu sefer olmadı ama bir dahaki sefere daha iyisini yaparız." desek, ona güç verir, yanında olduğumuzu hissettiririz.

Bir başka örnek: Diyelim ki teneffüste bir arkadaşımız yeni bir şarkı söylüyor. Eğer hemen alay edersek, belki bir daha cesaret edip şarkı bile söyleyemez. Ama "Ne güzel söyledin!" ya da "Çok güzel bir melodi seçmişsin!" dersek, ona özgüven kazandırırız. İşte dilimizin gücü burada ortaya çıkar: Bir sözcükle bir gönül yapar, bir sözle bir gönül yıkabiliriz.

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de bize tam bunu öğretiyor: Sadece bilgi sahibi olmak yetmez; bilgiyi güzel ahlakla süslemeliyiz. Modelin temel hedeflerinden biri, öğrencilerin sadece akademik başarıya değil, aynı zamanda yüksek bir karakter ve güçlü bir gönül dünyasına sahip olmalarını sağlamaktır. Yani, derslerde başarılı olmak kadar, arkadaşlarımıza karşı nazik, anlayışlı ve yapıcı bir dil kullanmak da çok kıymetlidir.

Bugün sosyal medyada da sözlerin etkisini çok net görebiliyoruz. Bir yorumla bir insanı mutlu etmek de mümkün, onu üzmek de. Bir arkadaşının paylaşımının altına "Çok güzel olmuş, emeğine sağlık!" yazdığında, ona moral verebilirsin. Ama kırıcı bir cümle yazarsan, onun gününü mahvedebilirsin. Dilimizin bir "gönül inşa edicisi" olduğunu unutmamalıyız.

Bazen de düşünmeden söylediğimiz sözler, yıllarca unutulmaz. Bir öğretmenin öğrencisine söylediği "Sen çok zekisin, çalışırsan harika işler yaparsın!" sözü, o öğrencinin hayat boyu kendine güvenmesini sağlayabilir. İşte bu yüzden, dilimizi kullanırken dikkatli olmak, her kelimemizi bir iyilik tohumu gibi görmek gerekir.


Dil, sadece konuşmak için değil, gönüllere dokunmak içindir. Her sözümüz bir tuğla gibi ya bir dostluk köprüsü kurar ya da yıkıma sebep olur. Hayatımız boyunca, hangi kelimeyi nereye koyduğumuza dikkat edersek, gönüllerden yükselen güzel saraylar kurabiliriz.

Unutmayalım:
Gerçek başarı, sadece aklımızla değil, kalbimizle de doğru olanı seçebilmektir.
Ve en güzel gönül sarayları, güzel sözlerle kurulur.

22 Nisan 2025 Salı

TÜRK - İSLAM MEDENİYETİNDE SANAT

GÖNÜLDEN GÖNÜLE AKAN BİR YOLCULUK

Türk – İslam Medeniyetinde Sanat

Sanat, bir milletin kalbinden çıkan ve nesilden nesile taşınan bir hediye gibidir. Bizim büyük medeniyetimizde sanat, sadece duvarları süslemek için yapılmaz; gönülleri güzelleştirmek için var olur. Bir çini deseninde Allah’ın sonsuz kudretini hissederiz, bir ebru çalışmasında sabrın ve tevekkülün rengârenk izlerini görürüz. Hat sanatında ise, harfler adeta dua eder gibi kıvrılır, yüreğimize umut eker.

Eskiden büyük sanatçılarımız eserlerini yaparken isimlerini bile yazmazlardı. Çünkü onlar için önemli olan, “Ben yaptım!” demek değil, güzelliği ve anlamı insanlara sunmaktı. Bugün bir müzeye gittiğimizde ya da eski bir camiyi gezdiğimizde hâlâ o mütevazı sanatın nefes aldığını hissederiz. Bir düşünün: Bir zamanlar elleriyle işlenen bir çini parçası, bugün hâlâ yüzlerce insanı hayranlıkla kendine çekiyor!

Bugün teknoloji çağındayız. Parmaklarımızın ucunda internet var, yapay zekâ programları resim bile yapabiliyor! Ama unutmamalıyız ki, en iyi teknoloji bile insan kalbinin derinliğini ve duygusunu taklit edemez. Bir fotoğraf makinesi saniyeler içinde yüzlerce kare çekebilir ama bir sanatçının çizdiği bir resimdeki duyguyu, hikâyeyi, sabrı ve emeği veremez. İşte bu yüzden, gerçek sanat hâlâ en değerli hazinemizdir.

Maarif Eğitim Modeli bize şunu hatırlatıyor: Bilgi sadece aklımızda değil, gönlümüzde de olmalı. Bir ebru sanatçısı gibi hayatın dalgaları arasında sabırla renklerimizi korumalıyız. Bir hat ustası gibi doğru çizgide ilerlemeli, sağlam adımlar atmalıyız. Bir çini ustası gibi her küçük detayı önemsemeli, incelikle çalışmalıyız. Çünkü gerçek başarı, hem kalbi hem aklı güzelleştirebilmekte saklı.

Düşünsenize, bugün bir arkadaşınıza küçük bir doğum günü kartı hazırladığınızda bile bir sanat eseri ortaya çıkarabilirsiniz! Sadece bir resim ya da bir yazı değil, içine kattığınız sevgi ve özen, onu özel yapar. Tıpkı eski ustalarımızın her fırça darbesine sevgilerini katmaları gibi.

Sanat bizim kültürümüzde sadece estetik değil, aynı zamanda bir dua, bir şükür, bir anlam arayışıdır. Bir caminin duvarındaki motif, bir mezar taşındaki zarif yazı, bir minyatürdeki renkler... Hepsi bize bir şeyler anlatır: "Güzelliği ararken kibirlenme, bilgiyi taşırken alçakgönüllü ol, sanatla insanlara iyilik ve umut ver."

Ve biz de bugün, teknolojiyi ve modern hayatı yaşarken bu anlayışı unutmamalıyız. Sosyal medyada bir şey paylaştığımızda bile, incelikli, saygılı ve anlam dolu olmalıyız. Çünkü gerçek sanat, insanı güzelliğe, iyiliğe ve Allah’a yaklaştıran şeydir.

Unutma: Bir resim çizerken, bir şiir yazarken, bir şarkı söylerken veya küçük bir hediye hazırlarken bile sen, bir sanat yolcususun. Ve yolun ne kadar uzun olursa olsun, en güzel yolculuk, gönülden gönüle uzanandır.

 Unutma: Bir resim çizerken, bir şiir yazarken, bir şarkı söylerken veya küçük bir hediye hazırlarken bile sen, bir sanat yolcususun. Ve yolun ne kadar uzun olursa olsun, en güzel yolculuk, gönülden gönüle uzanandır. Çünkü sanat, senin içindeki güzellikleri dünyaya yaymaktır. Her fırça darbesi, her nota, her sözcük bir adım daha yaklaştırır seni gerçek başarıya: Gönlündeki iyilik ve güzellikleri bulmak ve başkalarına da gösterebilmek.

Ve unutma: Gerçek sanat, hem gözleri hem de kalpleri büyüler!

21 Nisan 2025 Pazartesi

ŞEHİTLER HAFTASI

ŞEHİTLİK: GÖKLERE UZANAN SONSUZ BİR DESTAN

Bir vatan düşünün ki, her karışı alın teriyle, her taşı şehit kanıyla yoğrulmuş olsun. Bir bayrak düşünün ki, rüzgârda sadece dalgalanmasın, aynı zamanda şehitlerin duasını taşısın göklere...
İşte biz, böyle bir vatanda yaşıyoruz.
Ve işte bu yüzden, nefes aldığımız her an bir şükür, attığımız her adım bir sorumluluktur.

Şehitlik...
Ölüm gibi görünen ama aslında sonsuzluğa açılan bir kapıdır.
Şehit, toprağa düşmez; şehit, göğe yükselir.
Onlar; sabahın alacasına umut serpen, geceyi yıldızlara emanet eden kahramanlardır.
Onlar; bizler özgürce yaşayalım diye, kendi hayatlarından vazgeçen sessiz fısıltılardır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli işte tam da bunu söyler:
"Kendini bilen, tarihini kavrayan, değerleriyle yürüyen bireyler; yeni bir medeniyet inşasının taşıyıcılarıdır."
Bu yüzden, şehitlerimizi sadece anmakla yetinmeyiz; onların bize bıraktığı emaneti taşımak, daha iyisini yapmak, daha yükseğe çıkmak zorundayız.

Bugün, TEKNOFEST’te gökyüzünü fetheden gençlerimizi gördüğümüzde,
uluslararası bilim olimpiyatlarında bayrağımızı göndere çeken öğrencilerimizi duyduğumuzda,
uzayın sonsuz karanlığında ay yıldızımızı dalgalandıran ilk Türk astronotumuz Alper Gezeravcı'nın "Görev tamamlandı!" sözlerini işittiğimizde,
anlıyoruz ki; şehitlerin hayalleri, artık bizim ellerimizde yeşeriyor.

Çanakkale’de toprağa düşen bir Mehmetçiğin duası, yıllar sonra uzayın sonsuz boşluğunda yankı buluyor.
Bir iftar sofrasında edilen dualar, bir bayram sabahında edilen selamlar, bir sabah ders zilinde yankılanan umutlar...
Hepsi şehitlerimizin bizlere bıraktığı kutlu emanettir.

Şehitlik;
bir veda değildir,
bir bitiş hiç değildir.
Şehitlik, büyük bir başlangıçtır:
Bir milleti yeniden ayağa kaldıran, bir medeniyeti ufukların ötesine taşıyan kutlu bir diriliştir.

Bugün, ay yıldızlı bayrağımızı dünyanın dört bir yanında gururla taşıyorsak,
uzayın sonsuz derinliklerinde bir Türk’ün adı yankılanıyorsa,
bilimle, sanatla, ahlakla dünyayı güzelleştiren gençlerimiz yetişiyorsa,
bu, şehitlerimizin alınlarının akıyla bıraktığı miras sayesindedir.

Ve biz, onların izinde yürüyerek,
kalbimizde taşıdığımız vatan aşkıyla,
bilgiyle, değerle, adaletle ve cesaretle
daha büyük yarınlara koşacağız.

Unutmayın:
Şehitlerimiz bize sadece bir toprak parçası bırakmadı;
onlar bize bir dava, bir ideal, bir sonsuz yürüyüş emanet etti.

O halde, her öğrendiğimiz bilgiyle,
her yazdığımız satırla,
her kurduğumuz hayalle
bu kutlu emaneti daha da yükseklere taşıyalım.

Çünkü biz biliyoruz:
"Kökleri tarihin derinliklerinde, kanatları yıldızlara uzanan bir milletin evlatlarıyız."

Şehitlerimizin ruhu şad olsun.
Onlara layık bir nesil olmak için yürüyüşümüz sürecek,
bayrağımız, göklerde sonsuza dek dalgalanacak!


GELECEĞE AÇILAN KANATLAR

KÖKLERDEN GELEN GÜÇ, GELECEĞE AÇILAN KANATLAR

İnsan, doğduğu topraklardan sadece bir beden taşımaz; ruhunda da köklü bir hikâye taşır. Bizler, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir medeniyetin çocuklarıyız. O yüzden bir bayram sabahında içimizi kaplayan sevinç de, bir iftar sofrasında paylaştığımız ekmeğin bereketi de yalnız bugünün değil, yüzyılların hatırasıdır. Dede Korkut’un hikâyelerinde bulduğumuz bilgelik, Nasrettin Hoca’nın fıkralarında duyduğumuz gülümseyen derinlik ve Çanakkale’de toprağa düşen her adımın ardındaki sonsuz vatan sevgisi, hepimizin kalbine kök salmış değerlerdir.

Bu köklerdir ki bizi ayakta tutar, fırtınalı zamanlarda bile savrulmadan ilerlememizi sağlar. Bir ağacın kökleri ne kadar derindeyse, dalları da o kadar yükseklere ulaşır. Bizim geçmişimiz de böyle güçlüdür. Çünkü bizler, sadece hatıraları değil; o hatıraların taşıdığı iradeyi, ahlâkı ve umudu bugüne taşıyoruz.

Ancak yalnızca geçmişin mirasını korumak yetmez. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli bize yeni bir ufuk gösteriyor: Geçmişten aldığımız ilhamla geleceğe yön vermek. Bugün artık gençlerimiz, atalarının hayallerini kendi ufuklarına taşıyor. TEKNOFEST’te gökyüzüne uzanan hayalleriyle insansız hava araçları tasarlıyor, robot yarışmalarında kendi zekâlarını konuşturuyorlar. Bilim olimpiyatlarında ülkemizi gururla temsil eden öğrenciler, matematikten fiziğe, biyolojiden kimyaya uzanan bilgi köprüleri kuruyor.

Bir elinde gelenekten aldığı değeri, diğer elinde bilim ve teknolojinin sunduğu yenilikleri tutan gençler olmayı hedefliyoruz. Çünkü biliyoruz ki, köklerinden kopmadan büyüyen bir nesil, dünyanın en sağlam köprüsünü kurar: Geçmiş ile gelecek arasında.

Bu yolculukta senden beklenen, bilgiyi yalnızca ezberlemek değil; onu kendi hayatına anlam katacak şekilde yoğurmandır. Okuduklarınla düşünmeli, düşündüklerinle hissetmeli, hissettiklerinle de dünyaya yeni bir iz bırakmalısın. Sorgulamalı, araştırmalı, üretmeli ve her adımda kendi yüreğinin sesine kulak vermelisin. Çünkü bilgi ezberlendiğinde değil, yaşandığında gerçek anlamına kavuşur.

Bir kitap, bazen bir kapıdır; bazen bir yol arkadaşı. Şimdi bu satırlarda, geçmişin sessiz ama güçlü nefesini hissedecek, geleceğin seni bekleyen parlak sokaklarına doğru yürüyeceksin. Belki bir hikâyede sabrın ne demek olduğunu anlayacak, belki bir denemede kendine yeni sorular soracak, belki de bir cümlede, hayat boyu unutamayacağın bir ilham bulacaksın.

Unutma, rüyaların büyüklüğü kadar, köklerinin sağlamlığı önemlidir. Hayal kurmaktan korkma; ama o hayallerin altına emeğini, bilgini ve inancını da koymayı unutma.

Bugün bir Türk genci, Ay'a gitme projelerinde çalışıyorsa, kendi otomobilini üretiyorsa, yerli yazılımlar geliştiriyorsa; bu, hem geçmişin hem de geleceğin ellerinden tutabildiği içindir. Sana da düşen görev, hayallerini yalnızca düşünmekle bırakmayıp onları emekle yoğurmak ve dünyayı güzelleştirecek bir adım atmaktır.

Şimdi, yeni bir yolculuğa başlıyorsun.
Köklerini unutmadan yürüyeceğin, kanatlarınla gökyüzünü keşfedeceğin bir yolculuk...
Ve unutma: Gerçek kahramanlar, sadece dünyayı değiştirenler değil, kendi yüreklerinde de bir ışık yakabilenlerdir.

Kalbinde taşıdığın sevgi, aklında büyüttüğün fikir ve ruhunda koruduğun umutla,
geleceğin yolları sana açık olsun.

İyi yolculuklar…


20 Nisan 2025 Pazar

RÜZGARLI PAZAR

ESER İNCELEME FORMU

Eserin Kimliği

Eserin Türü

  • Hikâye

İçerik (Muhteva) Özellikleri

  • İşlenen Konu:
    Şehrin kenar mahallerinde yaşayan, yoksulluk içinde farklı hikâyelere sahip insanların yaşam mücadelesi anlatılıyor.
  • Ana Fikir:
    Şehrin kenarına itilmiş, ne tam şehirli olabilmiş ne de tamamen köyünü geride bırakabilmiş insanların sessiz hayatlarına dokunmak.
  • İşlenen Temel Değerler:
    Yoksulluk, dayanışma, umut, insanlık onuru.

Şahıs Kadrosu

  • Duran Demir: Fakir bir ailenin en küçük oğlu. İstanbul'a göç ettikten sonra ailesine destek olmak için çalışır. Balon satar. Mert, yardımsever ve cesur bir karakterdir.
  • Nimet: Doğuştan görme engelli bir genç kız. Rüzgârlı Pazar’da tezgâh açar, Cesur'la tanışır ve evlenir.
  • Cesur: Küçük yaşta görme yetisini kaybeden bir genç. Zorlu hayatına rağmen mücadeleci ruhu ile dikkat çeker.
  • Çiçekçi Cemile: Pazarda çiçek satar. İki çocuk annesidir, geçim sıkıntısı çeker.
  • Pala Hasan: Pazarın çaycısı. İki eşli, yardımsever ve biraz kabadayı bir karakterdir.
  • Cino (Gökhan Pak): Pala Hasan'ın yanında çalışan, sokaktan gelmiş çevik bir genç.
  • Şapkacı Bacı: Yardımsever yaşlı bir kadın. Nimet’i pazara kazandırır. Ölümüyle Nimet'e tezgâhı kalır.
  • Dürümcü Baba: Minibüsünde dürüm satan yaşlı adam. Hapishane geçmişi ve kayıp bir kızı vardır.
  • Doktor: Dilenci görünümlü bir adam. Bilgili ve şefkatli tavırlarıyla dikkat çeker.
  • Hacı: Adamotu satar. Arka planda kalır.
  • Kolyeci Gençler: Modern giyimli, kolye satan gençler.
  • Pislik Ateş ve Adamları: Pazarı ele geçirmek isteyen kötü karakterler.
  • Battal: İyiliksever biri, pazar sakinlerini korur.
  • Bilal: Duran’ın akrabası ve arkadaşı.

Yazarın Üslubu

Mustafa Kutlu, sade, samimi ve gerçekçi bir dil kullanmıştır. Hikâyede yalın anlatımıyla duyguları doğrudan okura geçirir.

Mekân

  • Yozgat’ın fakir bir köyü
  • İstanbul’un kenar mahallesi
  • Üst geçitte kurulan Rüzgârlı Pazar

Zaman

  • Yaz ve kış mevsimleri anlatılmıştır.
  • Belirgin bir tarih verilmeden zamanın akışı içinde olaylar ilerler.

Hikâyenin Özeti

Yozgat’tan İstanbul’a göç eden fakir bir ailenin oğlu Duran, ailesine destek olmak için Rüzgârlı Pazar'da balon satmaya başlar. Pazarda hayat mücadelesi veren çeşitli insanlarla tanışır. Görme engelli Nimet ve Cesur’un aşkı da burada filizlenir. Hayatları zorluklarla dolu olsa da dayanışma, dostluk ve umut gibi değerler bu yoksulluk manzarasına renk katar. Hikâye, büyük şehirde yok sayılan insanların sessiz ama onurlu yaşamlarına ayna tutar.

Son Bakış

Eser, toplumun görmezden geldiği yoksulların hayatını içten ve sıcak bir dille anlatıyor. Mustafa Kutlu, karakterlerine üstten bakmıyor; aksine onların arasına karışarak onların sesini duyuruyor. “Rüzgârlı Pazar” sadece bir pazar yeri değil, aynı zamanda umutların, acıların ve dayanışmanın sembolü olarak ön plana çıkıyor.

ESER İNCELEME FORMU

1. Eserin Kimlik Bilgileri

·        Eserin Adı:

·        Yazarı/Sanatçısı:

·        Yayınevi (varsa):

·        Basım Yılı:

·        Türü: (Roman, Şiir, Deneme, Film, Tiyatro Oyunu, Resim vb.)

2. Eserin Konusu

·        Eser hangi ana temayı işliyor?

·        Kısaca konusu:

3. Ana Karakterler / Figürler

·        Başlıca karakterler kimlerdir?

·        Öne çıkan özellikleri nelerdir?

4. Zaman ve Mekân

·        Olayların geçtiği zaman dilimi:

·        Olayların geçtiği yerler:

5. Eserin Yapısı ve Dili

·        Anlatım tarzı (örnek: akıcı, süslü, yalın):

·        Dil ve üslup hakkında görüşler:

·        Yapısal özellikler (örnek: bölümler, sahneler, akış):

6. Ana Tema ve Mesaj

·        Verilmek istenen temel mesaj nedir?

·        Alt temalar (varsa):

7. Eserde Dikkat Çeken Unsurlar

·        Öne çıkan sahneler/bölümler:

·        Simgeler, metaforlar, anlatım teknikleri:

Kişisel Değerlendirme / Yorumlar

·        Eseri okurken/izlerken/resmi incelerken hissettiklerim:

·        Eserde en çok etkilendiğim bölüm:

·        Eserin güçlü yönleri:

·        Eserin zayıf yönleri (varsa):

·        Bu eseri başkalarına önerir miyim? Neden?

·        Eserle ilgili genel görüşüm:

·         Puanım (10 üzerinden):

·         Eseri bitirme sürem:

·         Eserin beni geliştirdiği yönler:


BİLGİ VE ERDEMİN YOLCULUĞU


BAŞARI MI, ERDEM Mİ?

Okulun son dersiydi. Baharın sıcak rüzgârı, pencerenin kenarından içeriye hafifçe süzüldü. Doğadaki her şey, taze bir uyanışla birlikte sınıfa da bir canlılık getirmişti. Çam ağaçlarının arasından düşen güneş ışıkları, sınıfın duvarlarına altın sarısı bir parıltı bırakıyordu. Öğrenciler, yaz tatilinin yaklaşmasının heyecanıyla pencereye doğru bakarak birbirlerine fısıldıyorlardı.

Bir anda öğretmen Yusuf, sınıfa girdi. Elinde eski, büyük bir kutu vardı ve yüzünde sıcak bir gülümseme vardı.
"Bugün sıradan bir ders yapmayacağız," dedi. "Size, hayatla ilgili özel bir hikâye anlatacağım."

Sınıf bir anda sessizleşti. Her öğrenci merakla öğretmeninin söyleyeceklerini bekliyordu.

Yusuf, kutuyu dikkatle açtı ve içinden iki farklı nesne çıkardı. Birinci nesne, minyatür bir ağacın heykeliydi. Ağaç, sararmış yaprakları ve zarif dallarıyla, sanki sonbaharın altın ışıltısını içinde taşıyordu. İkinci nesne ise minik bir okyanus dalgasıydı. Dalgaların zarif kıvrımları, suyun gücünü ve sakinliğini aynı anda hissedebiliyordunuz.

"Bu iki nesne," dedi öğretmen Yusuf, "hayatın iki farklı yolunu simgeliyor. Biri başarı, diğeri ise erdem."

Sınıfın en ön sırasına oturan Sümeyye, birden elini kaldırdı ve heyecanla sordu:
"Öğretmenim, başarı demek, her şeyi başarmak değil mi? Sınavlarda en yüksek notu almak, projelerde birinci olmak, teknoloji yarışmalarında ödüller kazanmak?"

Yusuf gülümseyerek başını salladı ve yavaşça cevap verdi:
"Evet, Sünmeye. Başarı çok önemli, ama başarı yalnızca bu kadarla mı sınırlı? Gelin, biraz daha derinlemesine düşünelim."

Sınıfta bir sessizlik oldu. Öğrenciler, öğretmenlerinin sözlerinden ne anlamaları gerektiğini düşünmeye başladılar. Yusuf, kutudan bir not çıkararak okudu:
"Başarı sadece çok şey bilmek veya başarmak değildir. Başardıklarımızı insanlık için bir iyiliğe dönüştürebilmek gerçek başarıdır."

Sümeyye, pencerenin kenarına oturmuş ve dışarıyı izleyen bir öğrenci olarak kafasını çevirdi ve gözleri parlayarak sordu:
"Öğretmenim, sadece yüksek not almak yetmiyor mu?"

Yusuf, yavaşça başını sallayarak cevap verdi:
"Hayır, Sümeyye. Gerçek başarı, bilgiyi sadece kendimiz için değil, başkaları için de kullanabilmektir. Mesela, bir robot yapabilirsin. Ama eğer o robot, yaşlıların hayatını kolaylaştırıyorsa, işte o zaman gerçek başarıya ulaşmış olursun."

Sınıfın havası bir anda değişti. Öğrenciler, başarıya bakış açılarını sorgulamaya başlamışlardı. Derin bir sessizlik oldu, sadece sınıfın dışındaki kuşların cıvıltıları ve uzaklardan gelen çocuk sesleri duyuluyordu. Elif, sınıfın en sessiz öğrencilerinden biri olarak, öğretmenin söylediklerini dikkatle dinliyordu. Yavaşça, çekingen bir şekilde sordu:
"Yani, sadece sınavda yüksek puan almak yetmiyor mu?"

Yusuf gülümseyerek cevapladı:
"Hayır, Elif. Çünkü önemli olan başardıklarını nasıl kullandığındır. Bilgiyi doğru şekilde, erdemle kullanmak gerekir."

O sırada, öğretmen elindeki okyanus dalgasının minyatür modelini kaldırarak devam etti:
"Bu suyun dalgaları, erdemi simgeliyor. Dalgalar gibi, erdem de güçlü ama sakin bir şekilde çevremizdeki her şeye etki eder. Erdem, başkalarını anlamak ve onlara saygı göstermektir. Bu, sadece kurallara uymakla ilgili değil, başkalarının hislerini anlamak ve onlara göre davranmaktır."

Burak, pencerenin hemen yanındaki sıralardan birinde oturuyordu. Hızla elini kaldırarak sordu:
"Yani, birine yardım etmek, doğruyu yapmak da erdem mi?"

Yusuf, gözleri parlayarak cevapladı:
"Evet, Burak. Sınıfta bir arkadaşına yardım etmek, yolda yaşlı birine yer vermek ya da sosyal medyada kimseyi incitmeden yazılar yazmak... Bunlar erdemli davranışlardır. Erdemli olmak, sadece doğruyu yapmak değil, başkalarının iyiliğini düşünmekle ilgilidir."

Sınıfın içindeki hava artık tamamen değişmişti. Öğrenciler birbirlerine bakarak düşünmeye başladılar. Dışarıdaki bahar havası, yeni başlangıçlar ve taze umutlar gibi onları sarhoş etmişti. Yusuf, son bir kez dalga heykeline bakarak, kutuyu kapatıp sözlerini tamamladı:
"Unutmayın, hayat bir okul gibidir. Bu okulda sadece ders çalışmak değil, kalbimizi de büyütmek zorundayız. Bilgiye ulaşmak çok kolay ama bilgiyi doğru şekilde kullanmak, erdemli bireyler olmak önemli. Çünkü sadece başarı değil, erdemli olmak da çok kıymetlidir."

Zil çaldığında öğrenciler, dersin sonlarına doğru hep birlikte kalkıp sınıftan çıktılar. Ama bu sefer, adımları daha yavaş, düşünceleri daha derindi. Her biri o gün, hayatlarındaki en önemli soruyu sormuştu: "Gerçek başarı neydi?"

Ve belki de o an, her bir öğrenci kendi hikâyesinin yazılmaya başlandığını fark etti. Çünkü gerçek başarı, insanın kalbinin ve vicdanının doğru yönde büyümesiydi.

 

BAŞARI MI, ERDEM Mİ?

BAŞARI MI, ERDEM Mİ?

Hayat, bir okul gibidir aslında.
Bu okulda sadece ders çalışmakla değil; doğruyu, güzeli ve iyiyi bulmakla da sorumluyuz.
Çünkü eğitim dediğimiz şey, yalnızca bilgi toplamak değil; kalbimizi, zihnimizi ve vicdanımızı birlikte büyütmektir.

Günümüzde, bilgiye ulaşmak artık çok kolay. Bir tıkla dünyanın öbür ucundaki bilgilere erişebiliyoruz. Ama önemli olan, bildiklerimizi nasıl kullandığımızdır.
Sadece çok şey bilmek bizi iyi bir insan yapmaz. Bilgimizi; adaletle, merhametle ve sorumlulukla harmanladığımızda işte o zaman gerçek anlamda eğitimli oluruz.
İşte Maarif Eğitim Modeli de tam bunu hedefliyor:
Bilgili ve becerikli olmanın yanında erdemli, duyarlı, sorumluluk sahibi bireyler yetiştirmek!

Belki çevremizde sınavlarda en yüksek notları alan, teknoloji projeleri geliştiren, sosyal medyada binlerce takipçisi olan insanlar var. Ama sadece başarmak yetmez. Önemli olan, başardığımız şeyi insanlık için bir iyiliğe dönüştürebilmektir.
Bir robot yaptığında, onunla yaşlıların hayatını kolaylaştırabiliyor musun?
Bir proje sunduğunda, insanlara umut olabiliyor musun?
İşte gerçek başarı budur.

"Terbiyeli insan" deyince, sadece kurallara uyan biri aklımıza gelmemeli.
Terbiyeli insan; sınıfta arkadaşına yardım eden, trafikte yaşlı birine yol veren, sosyal medyada kimseyi incitmeden konuşabilen insandır.
Çünkü terbiye, başkalarının halini anlamak ve ona göre davranmaktır.

Sevgili arkadaşım,
Sen de kendi hikâyeni yazarken unutma:
Bilgiyi kalbinle taşı, vicdanınla büyüt.
O zaman hem kendi geleceğini hem de yaşadığın toplumu güzelleştirirsin.

Çünkü yarınları kuracak olanlar; sadece hızlı koşanlar değil, doğru yönde yürüyenlerdir.

Yolun aydınlık, kalbin güçlü olsun!

18 Nisan 2025 Cuma

TOPRAĞIN KALBİNDEN SICACIK GÜNLER

TOPRAĞIN KALBİNDEN SICACIK GÜNLER

Bazı yerler vardır ki zaman orada ağır ağır yürür, rüzgâr bile eski bir hikâye anlatır gibi eser. Bizim köy de işte öyle bir yerdi; başı dumanlı dağların eteğinde, toprağın kokusuna karışan umutlarla dolu, sıcacık bir dünya... Çocuk kalbimizin en derin köşesinde sakladığımız oyunlar, sevinçler ve küçük hayaller, her gün yeniden doğardı orada. Yaşam zordu belki ama sevgi, dayanışma ve paylaşmanın gücüyle her şey güzelleşirdi. Ve biz, toprağın kalbinden doğan o sıcacık günlerde, hayatı küçük mutluluklarla kucaklamayı öğrendik...

Ben, Doğu Anadolu'nun yüksek dağlarının eteklerinde, küçük ve güzel bir köyde dünyaya geldim. Bizim köy, her mevsimde başka bir güzelliğe bürünür. Kışın kar, her şeyi bembeyaz bir örtü gibi sarar. Yazınsa güneş tepemizde pırıl pırıl parlar; toprağın kokusu, havaya karışır.
Kışın pencereden izlediğimiz beyaz dünya, yazın yerini rengârenk çiçeklere, serin rüzgârlara bırakır. Biz çocuklar, yaza kavuşmayı dört gözle bekleriz. Yaz geldi mi kırlara koşar, gün batımına kadar oyunlar oynar, bazen yorgunluktan sofrada uyuyakalırız. Anacığımın sıcak kucağında yatağa taşınır, tatlı rüyalara dalardık.

Babam marangozdur. Ellerinden çıkan her tahta parçası bir başka güzeldir. Kapılar, sandalyeler, oyuncaklar… Her biri babamın emek kokan eserleri gibi kokar. Yazın köyde iş çoktur. Bazen kasabaya gider, siparişleri yetiştirir. Dönüşte bizlere şeker, helva ya da daha önce hiç görmediğimiz güzel yiyecekler getirir. Ama biz onu en çok özlemle bekleriz; hediyeler değil, babamızın sıcak gülümsemesidir gönlümüze bayram ettiren.

Annem, köyümüzün en şefkatli insanıdır. Bir komşu hastalansa hemen elindeki işi bırakır, ocağın başına geçer, sıcacık bir çorba kaynatır. Bakır tasa koyar, dua ederek gönderir. Ellerinden her iş gelir: İneklerimizi sağar, peynir, yoğurt, yağ yapar. Tavuklarımızı besler, bahçedeki çiçekleri sularken bile şarkılar mırıldanır. Bahar geldiğinde civcivler bahçemizde koşturur; kardeşimle onların peşinden koşar, her birine isimler takarız.

Küçük kardeşim Hatice, henüz bazı harfleri söyleyemez. Onun tatlı telaffuzları bazen bizi güldürür, bazen de anlamakta zorlanırız. Böyle zamanlarda annem hemen devreye girer; Hatice'nin ne dediğini bir bakışta anlar.

Benim adım Mehmet. On bir yaşındayım. Dördüncü sınıfa gidiyorum. Kitapları çok severim. Özellikle uzun kış gecelerinde, dışarıda fırtına uğuldayıp kar pencereleri döverken, biz evimizin sıcak köşesine çekiliriz. Babam sedire uzanır, annem kazak örerken sessizce dinler. Ben elimde kitap, yüksek sesle okurum.

Babam hikâyelerdeki kötü karakterlere öfkelenir, bazen söylenir. Annem duygulu yerlerde başörtüsünün ucuyla gözyaşlarını gizlice siler. Her sayfada birlikte kahramanların heyecanına kapılır, hikâyeleri kalbimizde yaşarız. Kitap bittiğinde evimizin içinde bir sevinç dalgası yayılır; sanki macerayı biz yaşamışız gibi.

Annemin açtığı bazlamalar o soğuk gecelerin en tatlı mükâfatıdır. Çaydanlıktan yükselen fokurtular, odun ateşinin çıtırtıları arasında bazlamaları yerken, Allah’a hep yoksulları da doyurması için dua ederiz.

Bizim köyde sevgi, yardımlaşma, umut, çalışkanlık ve şefkat hep iç içedir.
Kışın beyazı, yazın sıcağı, toprağın kokusu ve insanların yürekten gülümsemesiyle büyürüz.

Çünkü bizler, hayatı sadece yaşamakla kalmayıp, her anını yüreklerimizde saklarız.

Ve biliriz ki:
 "Emekle yoğrulan hayatlar, sevgiyle filiz verir."

DAĞLARIN ETEĞİNDE BİR HAYAT

 

UMUT, SEVGİ VE DAYANIŞMANIN HİKÂYESİ

‘Dağların Eteğinde Bir Hayat’

Doğu Anadolu’nun yüksek dağlarının eteklerinde, hayat zorluklarla yoğrulur. Sert iklim şartları, uzun kışlar ve kısa yazlar insanların karakterine de şekil verir burada. Kar, neredeyse yılın yarısında köylerin üzerine beyaz bir sessizlik örter; ama o beyazlık, insanların yüreklerindeki sıcaklığı asla soğutamaz.

Yaz, burada sadece bir mevsim değildir; özlenen bir kavuşmadır. İlkbaharın gelişiyle, dağların yamaçlarında tomurcuklanan çiçekler gibi, umut da insanların yüreğinde filizlenir. Çocuklar çıplak ayaklarıyla toprağa basar, kırlarda koşar, oyunların, kahkahaların peşinde gün batımına kadar yorulurlar. Akşam olup da sofralar kurulunca, yorgunluktan sofrada uyuyakalmak, buralarda çocukluğun en samimi halidir.

Hayat, kolay değildir. Geçim kaygısı, herkesin ortak derdidir. Babalar yazın ilçelere inşaat işlerine gider; analar, evde kalan işlerin ve çocukların yükünü sırtlanır. Ama bu zorlukların içinde bile insanlar birbirine sırt çevirmez. Komşuluk burada yalnızca bir selamlaşma değil, hayatı birlikte omuzlama biçimidir. Bir hasta haberi duyulsa, ocakta hemen bir çorba kaynar; sıcak bir tas, kapı kapı dolaşır. Kimse "Benim değil" demez; herkes birbirinin yükünü paylaşır.

Paylaşmak, yardım etmek, şefkat göstermek burada hayata tutunmanın doğal yoludur. Kimin tavuğu civciv çıkarsa, kimin ineği yavrulasa, sevinç bir tek evde kalmaz, köyün her evine yayılır. Kimi zaman şehre giden bir baba, dönüşte yanında getirdiği birkaç şeker, bir avuç helva ile çocukların gözlerinde bayram sevinci uyandırır. O küçük hediyeler, burada kocaman birer armağandır; sevginin ve özlemin somut halidir.

Ve kitaplar...
Kış gecelerinde rüzgârın uğultusu evleri sararken, bir köşede kaynayan çayın fokurtusu eşliğinde açılan kitaplar, başka dünyalara açılan kapılardır. Çocuklar okunan hikâyeleri sadece dinlemez; kahramanların sevinçlerini, acılarını kalplerinde hisseder. Babalar, kötülere kızar; analar, acıklı yerlerde gözyaşlarını gizlemeye çalışır. O hikâyeler, sobanın sıcaklığıyla birlikte evleri ısıtır, ruhları besler. Kitaplar, yalnız bilgi taşımaz; değerleri, sevgiyi ve insan olmanın inceliklerini de taşır.

Bu topraklarda insanlar, zor şartlara rağmen umudu kaybetmezler. Hayatın yükü ağırdır ama yürekler merhametle, şefkatle hafifler. İşte bu yüzden Doğu Anadolu’nun insanı yılmaz; her kışın ardında gelecek baharı sabırla bekler. Çünkü bilir ki hayat, dayanışmayla, umutla ve sevgiyle anlam kazanır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli tam da bu ruhu yaşatmak ister:
Çocukları yalnızca bilgiyle donatmakla kalmaz; karakter, erdem, estetik ve insanlık değerleriyle de yetiştirmeyi amaçlar. Kitaplardan sadece bilgi almak değil, duyguyu, ahlakı ve insan sevgisini de öğrenmek gerekir.
Burada, dağların eteğinde büyüyen çocuklar gibi...
Sabırla, paylaşarak, birbirine sırt vererek.

Çünkü geleceği inşa edecek nesiller, sadece aklıyla değil; yüreğiyle de büyüyen nesiller olacaktır.
Ve gerçek eğitim, yalnızca okul sıralarında değil; hayatın tam içinde, karla kaplı dağ yollarında, bir tas çorba paylaşırken, bir hikâye dinlerken, bir civciv sevinçle kucaklanırken başlar.

İşte bu yüzden, geleceğin Türkiye’si, şefkatiyle, adaletiyle, bilgeliğiyle daha da güzelleşecek.
Ve umut, o küçük köylerden, o küçücük sıcak yüreklerden tüm ülkeye yayılacak.