11 Nisan 2025 Cuma

EĞİTİM İLE BÜYÜYEN BİR GELECEK

 Eğitimle Büyüyen Bir Gelecek

Bir ülkenin kaderi, aslında sınıf sıralarında şekillenir. Tebeşirle yazılan her harf, kaleme alınan her cümle; yalnızca bir bilgi taşımaz, aynı zamanda o ülkenin geleceğine atılan güçlü bir adımdır. Çünkü eğitim, bireyin kendi yolunu aydınlatmasının ötesinde, toplumun birlikte kalkınmasının en sağlam temelidir.

Bugün Türkiye, Türkiye Yüzyılı vizyonuyla yalnızca ekonomik değil, kültürel ve toplumsal olarak da güçlü bir gelecek inşa etmeyi hedefler. Bu büyük hedefin merkezinde ise eğitim yer alır. Ancak bu eğitim anlayışı, yalnızca sınavlara hazırlanmak ya da yüksek notlar almakla sınırlı değildir. Artık beklenti daha yüksektir: Bilgiyle donanmış ama aynı zamanda vicdanı güçlü bireyler yetiştirmek.

Eğitim uzmanları, “Gerçek eğitim hem aklı hem kalbi besler” der. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de tam olarak bu anlayışı temel alır. Bu model; akademik başarıyı önemserken, öğrencilerin insani değerlere sahip olmasını da ön planda tutar. Çünkü geleceği şekillendirecek bireylerin sadece zeki değil, aynı zamanda duyarlı, adil ve sorumluluk sahibi olması gerekir.

Bugünün dünyasında teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerler. Yapay zekâ, uzay çalışmaları, dijital dönüşüm artık hayatımızın her alanına girer. Ancak bu yeniliklerin yanında, insan olmanın özünü kaybetmemek çok daha değerlidir. İşte bu yüzden duygudaşlık, iş birliği, çevre bilinci ve farklılıklara saygı gibi kavramlar da eğitimin vazgeçilmez parçaları hâline gelir. Artık okullar yalnızca bilgi aktaran kurumlar değil; karakter gelişiminin, sosyal becerilerin ve kültürel farkındalığın da filizlendiği yerlerdir.

Bugün pek çok okulda “akran zorbalığına karşı farkındalık”, “doğa koruma bilinci”, “toplum hizmeti projeleri” gibi etkinlikler yapılır. Çünkü iyi bir birey olmak, sadece bilgiye sahip olmakla değil; onu doğru yerde, doğru şekilde kullanmakla mümkündür.

Eğitim artık ezberin değil, üretkenliğin alanıdır. Öğrenciler artık yalnızca dinleyen değil, düşünen, soran, çözüm üreten bireyler olarak yetişir. Sınıflar, sadece ders anlatılan yerler değil; düşüncelerin paylaşıldığı, fikirlerin filizlendiği yaşam alanlarıdır.

Hayal edelim… Kendi geçmişini bilen, kültürüne sahip çıkan, doğaya ve insana saygılı, aynı zamanda çağın teknolojisiyle barışık bir öğrenci. İşte bu öğrenci, yalnızca kendi yolunu değil, ülkesinin de yolunu aydınlatır. Türkiye Yüzyılı’nın özlediği ve hedeflediği birey, tam olarak budur.

Çünkü bir ülkenin yarını, bugün sınıf kapısından içeri giren öğrencinin içinde saklıdır.
Ve eğitimle büyüyen her birey, toplumun umudunu yeşerten bir fidandır.

KENDİNE DEĞER VERMEK

YOLUN BAŞLANGICI

‘Kendine Değer Vermek’

Bir insanın hayatındaki en önemli yolculuk, kendine doğru yaptığı yolculuktur. Bu yolculuk bir harita ya da pusula istemez. Çünkü yön, kalpte saklıdır. Kendine değer vermek, bu yolculuğun ilk ve en önemli adımıdır.

Kendine değer veren bir insan, önce kendini tanımaya çalışır. Hangi konularda iyi olduğunu, hangi yönlerini geliştirmesi gerektiğini fark eder. Bu da özgüveni artırır. Bilimsel araştırmalar, özsaygısı yüksek çocukların okulda daha başarılı olduğunu gösterir. Çünkü kendine güvenen bir öğrenci, yeni şeyler öğrenmekten korkmaz, hatalarından ders çıkarır.

Bugün dünyada birçok eğitim sistemi sadece ders başarısına değil, kişisel gelişime ve karakter eğitimine de önem verir. İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de bu anlayışı benimser. Bu model, öğrencilerin sadece iyi matematik çözmesini değil, aynı zamanda iyi insan olmasını, değerlerine sahip çıkmasını ister. Çünkü bilgi kadar vicdan da önemlidir.

Kendine değer veren biri, bedenine ve ruhuna iyi bakar. Yorulduğunda dinlenir, ihtiyacı olduğunda destek ister. Boş zamanlarında resim yapar, kitap okur, müzik dinler ya da spor yapar. Bu sadece eğlenceli vakit geçirmek değildir; bu, kendini dinlemektir. Mesela bir öğrenci basketbol oynarken hem fiziksel olarak güçlenir hem de takım ruhunu öğrenir. Kitap okuyan biri, hayal dünyasını geliştirir ve farklı hayatlara dokunur.

Kendine değer veren insan, aynı zamanda başkalarına da değer verir. Empati yapar, paylaşır, yardım eder. Çünkü bilir ki herkesin bir hikâyesi vardır. Sınıfına yeni gelen bir arkadaş için önce göz teması kurmak, sonra bir “Merhaba” demek bile büyük bir adımdır. Bu tür küçük ama anlamlı davranışlar, kapsayıcı ve güvenli bir öğrenme ortamı oluşturur.

Her gün biraz daha kendini tanımak, biraz daha geliştirmek, yeni bir beceri kazanmak, aslında bu yolculuğun devamıdır. Kendine değer veren biri, sadece bugün için değil, gelecekteki kendisi için de yatırım yapar. Yeni bir dil öğrenmek, bir müzik aleti çalmak ya da kodlama gibi yeni alanlara ilgi duymak, özgüveni artırır ve hayata hazırlık sağlar.

Unutulmamalıdır ki; herkes değerlidir. Bazen çevremizdekiler bize olumsuz sözler söyleyebilir, başarısız hissedebiliriz. Ama önemli olan, iç sesimizi dinlemek ve kendimize inanmaktır. Çünkü başkalarının ne söylediği değil, bizim kendimize nasıl davrandığımız daha önemlidir.

Kendine değer vermek, bir gün değil, her gün yapılan bir iştir. Bu bir alışkanlıktır. Kendini seven, koruyan, geliştiren bir çocuk; gelecekte sorumluluk sahibi, üretken ve duyarlı bir birey olur. İşte Türkiye Yüzyılı’nın hedeflediği insan profili tam da budur: Hem aklı hem kalbiyle güçlü bireyler.

Ve unutma: Yolun menzili senin içinde başlar.
Kendini fark ettiğinde, yolun açılır.
Kendine değer verdiğinde, hayat güzelleşir.

10 Nisan 2025 Perşembe

KALPTEN KALBE AÇILAN KAPI

KALPTEN KALBE AÇILAN KAPI

Okulun kapısından her sabah sadece sınıfa değil, hayata da adım atarız aslında. Sıralar, yalnızca kitapların değil, duyguların da taşıyıcısıdır. Her öğrenci bir dünyadır; kimisi neşeyle parlar, kimisi ise sessizliğe sarılır. Tıpkı Kerem gibi…

Kerem, yeni bir şehirden gelmişti. Yüzü yere dönük, sesi neredeyse duyulmayacak kadar hafifti. Sınıfa yabancıydı, yüzlere, duvarlara, hatta teneffüs zilinin sesine bile… Yalnızdı. Ama o yalnızlığı fark eden biri vardı: Deniz.

Deniz, sınıfındaki herkesin değerli olduğunu bilen biriydi. Yardım etmeyi, paylaşmayı, saygı göstermeyi öğrenmişti. Kerem’in suskunluğunu gördü ve sessizliğine bir dostluk eli uzatmak istedi. Çünkü Deniz biliyordu: Birine yaklaşmak, bazen sadece yanında olduğunu hissettirmekle başlar.

Bugün eğitim dediğimiz şey, yalnızca ders kitaplarıyla sınırlı değil. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de tam bunu söylüyor: Hem bilgili hem vicdanlı bireyler yetiştirmek... Başarılı olmak demek sadece sınavdan yüksek not almak değil, çevremizdeki insanlara iyi gelebilmek demek.

Kerem belki de hiç alışamayacaktı bu yeni sınıfa. Ama Deniz'in bir tebessümü, birkaç kelimesi, kocaman bir kapıyı araladı onun için. Artık teneffüslerde yalnız yürümüyor, gözlerini yerden kaldırabiliyordu. Çünkü biri onun farkına varmış, onunla aynı sıraya oturmuş, onunla konuşmuştu.

İşte bu, gerçek başarıdır. Bugün eğitimde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; farklı olanı dışlamadan, birlikte yaşamayı öğrenmektir. Her öğrencinin kendini güvende ve değerli hissettiği bir sınıf, yalnızca öğretmenlerin değil, öğrencilerin de emeğiyle oluşur.

Unutmayalım: Bir adım atmak bazen bir kalbi değiştirir. Ve her kalp değişimi, bir toplumu güzelleştirir.

Gelin biz de sınıflarımıza sadece kitaplarımızı değil, kalplerimizi de taşıyalım. Yeni gelen bir arkadaşın gözlerine umut olalım. Türkiye Yüzyılında yalnızca zihinleri değil, yürekleri de eğitelim.

Çünkü gerçek eğitim, insanı fark etmekle başlar.

MUTLULUK DENGESİNİ KURMAK

MUTLULUK DENGESİNİ KURMAK

Hayat bazen elimizde taşıdığımız bir kaşık gibidir. İçinde sadece iki damla yağ vardır. Bu yağ, bizim sorumluluklarımızı, ailemizi, değerlerimizi temsil eder. Ama aynı zamanda bu hayat, etrafımızı saran kocaman bir saray gibidir; içinde güzellikler, renkler, sesler ve umutlar barınır. Mutluluk da işte bu iki şeyi bir arada tutabilmekte gizlidir: Hem elimizdeki kaşıktaki yağı dökmeden yürümekte, hem de çevremizdeki güzellikleri fark edebilmekte.

Bugün biz öğrenciler için bu dengeyi kurmak hiç de kolay değil. Sınavlar, ödevler, sorumluluklar arasında koşarken, bazen gökyüzüne bakmayı, ağaçların arasından gelen kuş sesini dinlemeyi unuturuz. Ya da tam tersine, sadece eğlenmeye, oyunlara ya da sosyal medyaya odaklanır, görevlerimizi aksatırız. Oysa gerçek mutluluk, bu iki ucu dengeleyebilmektir.

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli bize bu dengeyi kurmayı öğretiyor. Diyor ki: “Sadece bilgili olmak yetmez; ahlaklı, vicdanlı ve sorumlu da olmalısın.” Bu modelde biz sadece test çözen bireyler değil, aynı zamanda doğaya saygı duyan, arkadaşlarına değer veren, kültürünü tanıyan ve dünyaya açık insanlar olmaya davet ediliyoruz. Yani hem kaşıktaki yağı koruyacağız, hem de sarayın güzelliklerine hayranlıkla bakacağız.

Örneğin, sabahları okul yolunda yürürken sadece sınavı düşünmek yerine, etrafımızdaki ağaçları fark etmek, yaşlı birine selam vermek bile hayatımıza anlam katar. Ya da derslerimize çalışırken hedeflerimizi unutmadan hayal kurmak, küçük bir başarıyı kutlamak, kendimize zaman ayırmak bize mutluluğun küçük kapılarını açar.

Bize düşen, hem kalbimizi hem aklımızı birlikte yürütmek. Ne sadece görevlerle boğulmak ne de sadece keyif peşinde koşmak. Bir yandan başarıya ulaşırken diğer yandan ruhumuzu besleyecek değerlerle hareket etmek.

Çünkü bilgenin söylediği gibi: “Mutluluğun gizi, dünyanın bütün harikalarını görebilmekte; ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.” Biz de kendi sarayımızda yürürken, bu iki damlayı dökmeden ilerlemeyi öğrenmeliyiz.

9 Nisan 2025 Çarşamba

KABUL GÖRMEK

KABUL GÖRMEK

Bugün Süeda’nın içi kıpır kıpırdı. En yakın arkadaşı Ayşe'nin doğum günü vardı. Kutlama okuldan sonra yapılacaktı; sınıfça bir cafede toplanacaklar, Ayşe’ye sürpriz yapacaklardı. Herkes heyecanlıydı.

Ama Süeda’nın kafasında başka bir telaş vardı. Günlerdir düşündüğü bir şey vardı: Ne giyeceğim?

Son günlerde sınıfta herkesin dilinde aynı marka tişört vardı. Logosu büyük ve parıltılıydı. Adeta “Ben buradayım!” diyordu. Pek çok arkadaşı o markadan giymeye başlamıştı. Süeda da bu doğum günü için o tişörtü giymek istiyordu. Onlara benzemek… Onlar gibi görünmek istiyordu.

Okuldan gelir gelmez çantasını fırlatıp mutfağa koştu:

— Anne, sana bir şey söyleyeceğim. Lütfen bu kez “hayır” deme…

Annesi o sırada ocağın başında tenceredeki yemeği karıştırıyordu. Yüzünü Süeda’ya döndü, hafifçe gülümsedi:

— Söyle bakalım, neymiş bu kadar önemli olan?

— O marka var ya hani… Herkesin giydiği… O tişörtünden alabilir miyiz? Sadece bir tane. Yarın Ayşe’nin doğum günü ve herkes o markayı giyecek.

Annesi bir an duraksadı. Sonra üzgün bir sesle cevap verdi:

— Süeda’cığım, o tişört çok pahalı. Şu an bütçemiz buna uygun değil. Ama dolabında çok güzel giysilerin var. Onlardan birini seçebiliriz birlikte, ne dersin?

Süeda'nın yüzü düştü. İçi içini yemeye başladı. Annesi anlamıyordu ki… O tişört sadece bir kumaş parçası değildi onun için. Arkadaş grubunda “bizden biri” sayılmanın biletiydi.

— Ama anne… Herkesin var! Ben giymeyince dışlanıyorum. Sanki onlardan değilmişim gibi davranıyorlar. O tişörtü giymem şart. Lütfen...

Annesi ocağın altını kapattı, elini kuruladı ve Süeda'nın yanına gelip diz çöktü. Gözlerinin içine baktı.

— Bazen kendini kabul ettirmek için bir markanın arkasına saklanmak istersin. Ama o zaman da gerçek seni kimse göremez. Gerçek arkadaşlık, tişörtten değil, kalpten gelir. Seni olduğun gibi seven arkadaşlar bulman daha önemli değil mi?

Süeda bir şey demedi. Gözleri doldu ama belli etmedi. Başını sallayıp odasına çıktı.

Doğum günü geldiğinde Süeda, annesiyle birlikte seçtikleri sade ama zarif tişörtü giydi. Birkaç tokayla saçlarını süsledi. Ayna karşısında durduğunda çok da kötü görünmediğini düşündü.

Cafeye vardığında sınıf arkadaşlarıyla buluştu. Herkes birbirine sarılıyor, hediyeler veriyor, bol bol fotoğraf çekiliyordu.

Ayşe, Süeda’ya yaklaştı. Gözlerinde samimi bir gülümseme vardı.

— Ne kadar tatlı görünüyorsun! Saç tokana bayıldım! Ayrıca yazdığın doğum günü kartını annemle birlikte okuduk, ikimizi de çok duygulandırdı.

Süeda, “Gerçekten mi?” diyebildi sadece.

Ayşe başını salladı:

— O kadar güzel yazmışsın ki… Senin arkadaşım olduğun için çok mutluyum.

O anda Süeda anladı ki; önemli olan bir tişört değilmiş. Gerçekten değerli olan, içtenlikmiş. İyi bir kalp, güzel bir söz, samimi bir bakış… Onlar hiçbir zaman modası geçmeyen şeylermiş.

Gülümsedi. İçindeki baskı, yavaşça yerini huzura bırakmıştı. Kendi gibi olmaktan gurur duyuyordu artık.

O gün Süeda şunu öğrendi:

“Kabul görmek için değişmene gerek yok. Gerçek dostluk, olduğun hâlini sevenlerle mümkündür.”

ASKER YOLU BEKLERKEN

ASKER YOLU BEKLERKEN

Köy Meydanı sabahın erken saatlerinde alışılmadık bir canlılığa bürünmüştü. Mollaali Köyü, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte uyandı. Huzur veren su sesine bu kez davul zurnanın ezgileri, ardından da çocukların neşeli kahkahaları eşlik ediyordu.

Bugün köyde başka bir heyecan vardı. Ahmet, Mehmet ve Serhat, asker uğurlaması için hazırlık yapıyorlardı. Bu üç genç, çocukluklarından beri yan yana büyümüş, birlikte top oynamış, aynı okulda okumuş, aynı türküleri mırıldanmışlardı. Şimdi ise aynı gururla vatani görevlerine doğru yola çıkacaklardı.

Köy halkı meydanda toplanmıştı. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar… Herkesin yüzünde hem gurur hem de biraz hüzün vardı. Ahmet’in annesi, oğlunun ellerine kına yakarken gözyaşlarını içine akıtıyordu. Bu gelenek, evladını Allah’a emanet etmenin bir simgesiydi. Mehmet’in küçük kardeşi Yusuf, abisinin koluna sarılmış, hiç bırakmak istemiyordu.

— Abi, askerlik çok uzun sürer mi?
— Geçer hemen Yusuf'um. Göz açıp kapayıncaya kadar dönerim.

Yusuf başını eğdi. O, ağlamamaya çalışsa da gözleri dolmuştu. Annesi yanına geldi, saçlarını okşadı:

— Abin vatan borcunu ödemeye gidiyor kuzum. O da senin gibi bir zamanlar küçüktü, şimdi büyüdü.

Küçük Serap ise Serhat’ın yeğeniydi. Elinde bayrakla meydanda dans ediyordu. Serhat gülümsedi, eğilip yanına geldi:

— Sen bu bayrağı tutmaya devam et, biz de onu koruyacağız, olur mu?

— Tamam, söz!

Davulun sesi yükseldikçe köydeki coşku da artıyordu. Halaylar çekiliyor, omuz omuza şarkılar söyleniyordu. Meydandaki herkes tek yürek olmuştu. Bu sadece bir uğurlama değil, aynı zamanda birlik ve beraberliğin ta kendisiydi.

Saat 08.45 olduğunda sessizlik çöktü. Çünkü ayrılık anı yaklaşmıştı. Gençler sırt çantalarını takarken, babalar omuzlarına hafifçe vurup, “Yolun açık olsun evlat!” diyordu. Ahmet gözlerini annesinden ayıramadı:

— Hakkını helal et ana...

— Helal olsun oğlum. Sen dik dur, biz arkandayız.

Köyün yaşlılarından dede Halil, bastonuna yaslanmış, gözleri buğulu bir şekilde gençlere bakıyordu. Yavaşça yaklaştı, elindeki küçük defteri uzattı:

— Bu, senin deden askerdeyken yazdığı şiirlerden birkaçıdır. Belki geceleri okuyup memleketi hatırlarsın Ahmet.

Ahmet defteri alıp saygıyla başını eğdi.

Saat 09.15'te tren istasyonuna gitme vakti gelmişti. Gençler yavaşça meydandan ayrılırken herkes el sallıyor, dualar ediyordu. Küçük Yusuf elindeki bayrağı yukarı kaldırdı, Serap da diğer eliyle kalp yaptı.

Trene bindiklerinde Ahmet camdan dışarı baktı. Gözleri dolmuştu ama içinde bir gurur vardı. Yanındaki Serhat fısıldadı:

— Biz sadece asker olmaya gitmiyoruz, aynı zamanda köyümüzün, ailemizin ve kardeşlerimizin hayallerini korumaya gidiyoruz.

Tren hareket ettiğinde, köy meydanında tek kalan şey; yerdeki karanfiller ve gökyüzünde dalgalanan bir bayraktı.

Bir köyde başlayan küçük hikâyeler, aslında bir milletin büyük destanlarına dönüşür. Çocukların ağabeylerini gururla uğurladığı, annelerin dualarla evlatlarını yolcu ettiği her uğurlama, yeni bir sevgi halkası örer. Çünkü sevgiyle büyüyen her çocuk, vatanını da kardeşini de hep yürekten sever.

KARLAR ÜLKESİ VE KÜÇÜK MEKTUP

KARLAR ÜLKESİ VE KÜÇÜK MEKTUP

Sabah gözlerimi açtığımda, odama vuran bembeyaz ışıkla heyecanlandım. Koşarak pencereye gittim. Her yer bembeyazdı. Ağaçlar sanki pamuktan yapılmış gibiydi, dalları karla kaplanmış, eğilmişti. Güneş gökyüzünde ışıldıyor, karların üstünde pırıltılar dans ediyordu.

O sırada kapım çaldı. İçeri, ablam Elif girdi. Elinde telefonuyla bana baktı:

— Duru, kalksana! Kar tatili olmuş! diye bağırdı.

Ben çoktan pencerenin önünde heyecanla dışarıyı izliyordum bile.

— Biliyorum! Harika görünüyor, değil mi?

Elif biraz daha büyüktü benden, sekizinci sınıfa gidiyordu. Ama bazen hâlâ birlikte kar topu oynardık. Annem, mutfaktan seslendi:

— Hadi kahvaltıya gelin çocuklar! Dışarı çıkmadan önce karnınız doysun.

Mutfağa geçtiğimizde, annem ekmek kızartıyor, babam ise gazeteyi okuyordu. Ama bir kişi eksikti: ağabeyim Mert.

— Anne, Mert nerede?

— Odasında… Sabah pek keyfi yok gibiydi.

Mert on dört yaşındaydı. Son günlerde sessizleşmişti. Ne bizimle oynamak istiyor, ne de konuşuyordu pek. Bu beni üzüyordu. Her zamanki neşeli hâlini özlemiştim.

Kahvaltıdan sonra montumu giydim. Annem bana bir termos uzattı:

— İçine sıcak çikolata koydum, Elif’le paylaşırsınız. Ama lütfen çok ıslanmayın!

— Tamam, anne, teşekkür ederim!

Dışarı çıktığımızda park çocuklarla doluydu. Kar adam yapanlar, kardan kale örenler… Elif arkadaşlarıyla kartopu savaşına katıldı. Ben biraz kenarda durup izlemeyi tercih ettim. Aklım hâlâ Mert’teydi.

Eve dönünce doğrudan onun odasına gittim. Kapıyı yavaşça tıklattım:

— Mert, içeri gelebilir miyim?

— Gel bakalım Duru…

Yüzü biraz solgundu. Elimdeki sıcak çikolatadan bir yudum aldım ve termosu uzattım:

— Bunu paylaşabiliriz. Bugün harika bir kar günüydü. Ama sen olmadığın için biraz eksikti...

Mert başta sessiz kaldı. Sonra hafifçe gülümsedi:

— Teşekkür ederim. Sadece… Bugün babamla dışarı çıkacağımız gündü ama onun işi çıktı. Biraz üzgünüm, o kadar.

O an onu daha iyi anladım. Ben dışarıda eğlenirken, o beklediği biriyle olamamıştı. Elini tuttum:

— O zaman hafta sonu birlikte çıkarız. Kar erimeden hep beraber kar adam yaparız, ne dersin?

Mert başını salladı. Gözleri biraz parladı.

O sırada annem kapıdan içeri uzandı, elinde küçük bir kâğıt vardı:

— Mert, baban sana not bıraktı. Aceleyle çıkarken yazmış.

Mert kâğıdı aldı ve sesli okudu:

"Oğlum, bugün birlikte olamayacağımız için çok üzgünüm. Ama bu karlar erimeden seni sımsıkı saracağım. Beni biraz beklemen gerekecek. Gurur duyuyorum seninle.
Baban."

Odaya sessizlik çöktü. Ama güzel bir sessizlikti. İçimizi ısıtan türden.

Gerçek Kar, Kalpten Yağar

O gün şunu anladım: Kar ne kadar güzel yağarsa yağsın, asıl güzellik, birlikte ısınabildiğimiz kalplerde saklıdır. Bazen bir sıcak çikolata, bazen küçük bir not, bazen sadece “Ben buradayım” demek… Bir çocuğun dünyasını tamamen değiştirebilir.

Ve o dünyada, en parlak ışık… Sevildiğini hissetmektir.

UTKU’NUN RESMİ

                                                               UTKU’NUN RESMİ

Utku, okuldan eve dönerken yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Elinde sıkıca tuttuğu renkli resmi rüzgârdan korumaya çalışarak adımlarını hızlandırdı. Bu, sadece bir resim değildi onun için. Kalbinden gelenlerin, hayal gücünün ve ailesine duyduğu sevginin bir yansımasıydı. Resimde güneş parlıyordu, gökyüzü maviye boyanmıştı. Ortada, el ele tutuşmuş üç kişi vardı: annesi, babası ve kendisi. Gözlerinden kalpler çıkıyor gibiydi hepsinin.

Öğretmeni resmi görünce gözleri parlamıştı. “Bu sadece bir çizim değil,” demişti, “bu bir duygu resmi.” Sınıftaki arkadaşları alkışlamış, Utku’nun içi sevinçle dolmuştu. Eve gidip ailesiyle bu mutluluğu paylaşmak için sabırsızlanıyordu.

Kapıdan içeri girer girmez bağırdı:

Anne! Bugün öğretmenim resmimi çok beğendi!

Mutfaktan tencere sesleri geldi. Annesi sırtı dönük halde yemek hazırlıyordu. Tavaya soğanları atarken aceleyle seslendi:

Tamam, canım...

Ama dönüp bakmadı bile. Utku’nun yüzündeki gülümseme biraz silindi. Bir umutla salona yöneldi.

Baba! Bak, bu resmi ben yaptım!

Babası bilgisayar başında, gözlüğünün ucundan ekrana odaklanmıştı. Yalnızca başını hafifçe çevirip şöyle dedi:

Güzel olmuş...

Utku’nun eli ağırlaştı. Renkli kâğıdı yavaşça yanına indirdi. Kimse resmine gerçekten bakmamıştı. Kimse gözlerinin içini görmemişti. İçinde bir şeylerin düğümlendiğini hissetti. Usulca odasına yürüdü, kapısını kapattı.

Resmi masasına bıraktı. Sonra pencereye yönelip dışarı baktı. Gökyüzünde hâlâ güneş vardı ama onun içindeki güneş, sanki yavaş yavaş bulutların arkasına saklanıyordu.

Sessizliğin Ardından

Utku’nun annesi, mutfakta yemek pişirmeye devam ederken bir anda Utku’nun sesi kulağında yankılandı: “Öğretmenim resmimi çok beğendi!”
Durdu. Elindeki tahta kaşığı bıraktı. İçine bir huzursuzluk çöktü.

Aynı anda babası, bilgisayara yazdığı e-postayı gönderdikten sonra bir an duraksadı. Utku’nun sesi zihnine geri döndü: “Baba! Bak, bu resmi ben yaptım!”
Gözleri monitöre odaklıydı ama aklı odasına çekilen küçük çocuğundaydı.

Anne ve baba göz göze geldiklerinde, aynı şeyi hissettiler.
"Biz neyi kaçırdık?"

Annesi ellerini kurulayıp, babasıyla birlikte Utku’nun odasının kapısını tıklattı.
— Utku, canım... İçeri gelebilir miyiz?

Utku cevap vermedi ama kapı hafifçe aralandı. Anne ve babası içeri girdiklerinde, resim hâlâ masadaydı. Annesi yaklaştı, eline aldı.

— Bu… Çok güzel bir resim, dedi fısıltıyla. Sonra diz çöküp Utku’nun yanına oturdu.
— Bunu bizim için mi yaptın?

Utku başını salladı, gözleri dolmuştu ama sessizdi. Babası da eğildi, bu sefer göz göze geldiler.
— Özür dilerim oğlum, seni duymadım. Ama şimdi görmek istiyorum. Anlat bana, bu resmi çizerken ne hissettin?

Utku ilk kez gülümsedi o gün.
— Beraber pikniğe gitmiştik ya… O günü düşündüm. O gün çok mutlu olmuştum. Hep öyle olalım istedim.

Anne ile baba birbirlerine baktılar. Bazen çocukların dünyasına girmek için yalnızca birkaç dakikamızı vermemizin yeterli olduğunu fark ettiler. Ve o birkaç dakikanın, çocukların kalbinde kocaman bir yer kapladığını…

Kalpten Kalbe Giden Yol

O akşam, yemek masasında daha çok konuşuldu. Sorular soruldu, cevaplar dinlendi. Utku'nun resmi buzdolabına asıldı. Her sabah gözlerinin önünde olsun diye...

Çünkü artık anne ile baba biliyordu:
Bir çocuğu dinlemek, ona ‘önemli olduğunu’ hissettirmek demektir. Ve bu, dünyadaki en güzel resimlerden bile daha değerlidir.

 

 

8 Nisan 2025 Salı

EĞİTİMİN ANLAMI

EĞİTİMİN ANLAMI

Eğitim, sadece okula gitmek, ders çalışmak ya da sınav kazanmak değildir. Eğitim; düşünmeyi öğrenmek, kendini geliştirmek ve hayata daha güçlü adımlarla yürümektir. En önemlisi de, birlikte öğrenmenin ve birlikte büyümenin değerini kavramaktır.

Hayat bir yolculuktur. Bu yolculukta bazen zorlanır, bazen hızla ilerleriz. Ama her adımda yeni şeyler öğrenir, biraz daha olgunlaşırız. Eğitim de işte böyle bir yolculuktur: Sadece bilgi değil, aynı zamanda erdem, sorumluluk, saygı ve sevgi kazanma yoludur.

Neden Eğitim Alıyoruz?

Çünkü geleceğimizi şekillendirmek için buna ihtiyacımız var. Kimimiz doktor, kimimiz öğretmen, kimimiz sanatçı olmak istiyoruz. Hangi yolu seçersek seçelim, önce iyi bir insan olmayı öğrenmeliyiz. İşte eğitimin gerçek anlamı da burada gizli: Bilgili olduğu kadar ahlaklı, çalışkan ve üretken bireyler yetiştirmek.

Birlikte Daha Güçlüyüz

Eğitim yalnız başına yapılan bir iş değildir. Öğretmenlerimiz, arkadaşlarımız, ailemiz… Hep birlikte bu yolculuğun birer parçasıyız. Sınıfta bir soruyu yapamadığında arkadaşından yardım istemekten çekinme. Projende zorlandığında öğretmenine danış. Çünkü “Bilmemek ayıp değil, öğrenmemek ayıptır.”

Tıpkı bir takım gibi düşün: Başarıya birlikte ulaşılır. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de bize bunu öğretiyor. İstişare kültürü dediğimiz şey; fikir alışverişi yapmak, birbirimizi dinlemek ve ortak akılla hareket etmektir. Birlikte düşünürsek, birlikte çözüm buluruz.

İz Bırakmak İçin

Eğitimin asıl amacı, sadece iyi notlar almak değildir. Hayata güzel izler bırakabilmek, insanlara faydalı olabilmek, doğruyu yanlıştan ayırabilmek ve vicdanlı bir birey olabilmektir.

Maarif Eğitim Modeli bizlere şunu hatırlatıyor:
"Dünyayı değiştiren şey sadece bilgi değil, iyi kalpli ve azimli insanlardır."

Bu yüzden sen de hayal kurmaktan korkma. Kendine inan, başkalarına destek ol ve her gün biraz daha iyisini yapmaya çalış.

Sevgili arkadaşım,
Unutma ki sen bu ülkenin umudusun. Kurduğun hayaller bir gün gerçek olabilir. Yeter ki çalışmaktan vazgeçme, birbirine destek ol ve yol arkadaşlarını unutma.

Eğitim, geleceğe atılan en değerli adımdır. Sen bu adımı attıkça, bizler yani öğretmenlerin, her zaman senin yanında olacağız. Çünkü inanıyoruz ki:

“Gelecek, öğrenenlerin ve öğrendikçe paylaşanların ellerinde yükselecek.”

Kalbindeki ışık hiç sönmesin...

7 Nisan 2025 Pazartesi

KALBE DOKUNAN EĞİTİM

KALBE DOKUNAN EĞİTİM

Sevgiyle Öğreten, Sevgiyle Öğrenen Bir Gelecek İçin

"En çok sevilen öğretmen, en çok seven öğretmendir." Cemil Meriç

Bir çocuğun kalbine dokunmak, ona dünyayı değiştirme gücü vermektir. Öğretmenlik, yalnızca bilgi aktarma değil; aynı zamanda öğrencinin içindeki potansiyeli keşfetme, onu anlamaya çalışma ve insanın en savunmasız yaşlarında ona umut olma sanatıdır.

Bugün bir sınıfa adım atan her öğrenci, gözlerinde onlarca soru, yüreğinde görünmeyen umutlar taşır. Öğretmen o sorulara cevap arayan değil, o sorularla birlikte yürüyen kişidir. Bu yüzden eğitim, bir kitapla değil, bir kalple başlar. Sevgiyle dokunulmamış bir eğitim ne kadar bilgili olursa olsun, eksiktir.

 Eğitimde Erken Dokunuşun Gücü

Doğru olan şudur: Bir öğrencinin ilgi alanları, yetenekleri ve akademik eğilimleri mümkün olan en erken yaşta belirlenmeli ve o doğrultuda desteklenmelidir.

Bir çocuk iyi bir müzisyen olabilir, ama bunu 16 yaşında değil, 10 yaşında fark etmek gerekir. Bir başkası muazzam bir matematiksel zekâya sahip olabilir, ama doğru yönlendirilmediği için bunu yıllarca fark edemeyebilir. Hayat, doğru zamanda verilen desteklerle şekillenir.

Ancak biz, kimi zaman çocuklarımızı hayata hazırlamak yerine hayattan soğutuyoruz. Önce özgüvenini zedeliyor, sonra da onu yarış atı gibi sınavlara koşuyoruz. Oysa sınavlar sadece birer araç olmalı, amaç değil. Gençlerimizi hayata küstürmek için değil, hayata kazandırmak için eğitim vermeliyiz.

 Türkiye Yüzyılı: Yeni Bir Eğitim Ufku

İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, bu anlayışla yola çıkıyor. Ezberci, tek tipçi ve yarışçı bir eğitim yerine; çocuğun ruhunu, aklını ve duygusunu birlikte geliştirmeyi hedefliyor.

 Bu modelde öğrenci, sadece ders başarılarıyla değil; estetik duygusu, spor yeteneği, iletişim becerisi ve ahlaki duruşuyla da değerli.
 Bilgiye ulaşan değil, bilgiyi kullanan ve anlamlandıran bireyler yetiştirmek istiyor.
Çocukları sınavlara değil, hayata hazırlayan bir sistem inşa ediyor.

Bir Portre: İhmalin Acı Yüzü

“Bugünkü öğrenci spordan nasipsiz, müzikten habersiz, en basit makineden habersiz, yaşayan yabancı dillerden habersiz, sağlık kültürü sıfır, memleket görgüsü sıfır, dünyadan haberi sıfırın altında.” Prof. Dr. Remzi Oğuz Arık (1948)

Bu sözler 1948'e ait ama hâlâ yankısını duyuyoruz. Oysa çocuklarımızın içinde ne cevherler var. Ama bir cevherin pırlanta olabilmesi için işlenmesi gerekir. Ve bu, yalnızca sınav hazırlıklarıyla olmaz. Spor salonlarında ter döken bir çocuk, sabrı öğrenir. Tiyatro sahnesinde bir replik ezberleyen genç, duygudaşlık kurmayı öğrenir. Bilim kulüplerinde proje üreten öğrenciler, hem düşünmeyi hem üretmeyi öğrenir.

Gerçek Eğitim: İnsana Dokunandır

Eğitim, bir yarış değil; bir yolculuktur. Bu yolculukta öğretmenin sevgisi, rehberliği ve anlayışı, öğrencinin en büyük yol azığıdır.
Çünkü değer verdiğiniz öğrenciler, kendini değerli hisseder.
Değerli hisseden öğrenci de, hayal kurar, üretir ve kendini geliştirir.

Bir öğretmen bir çocuğun içindeki yıldızları görebildiğinde, işte o zaman gerçek öğrenme başlar. O yıldızlar bazen bir şiirde parlar, bazen bir deney tüpünde, bazen bir futbol topunun peşinden koşarken…

Sevgiyle Büyüyen Gelecek

Eğitim, insanı sadece bilgili değil, iyi insan yapmalıdır.
Öğrenciyi sadece sınavlara değil, hayata hazırlamalıdır.
İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli bu yüzden umut veriyor: Çünkü o, sadece dersleri değil, insanı merkeze alıyor.

Bugünün çocukları, yarının Türkiye’sini kuracak. Onlara bilgi kadar sevgi, sınav kadar sanat, not kadar duygudaşlık de verelim. Çünkü:

Bir çiçeğin büyümesi için sadece toprak değil, güneş de gerekir.

Bir öğrencinin gelişmesi için sadece bilgi değil, sevgi de gerekir.

Bu Bölümde Öğrenciye Verilen Mesajlar:

·        Sen değerlisin. Yeteneklerin kıymetli.

·        Sadece sınavlara değil, hayata hazırlanıyorsun.

·        Gerçek başarı, sevgiyle ve ilgiyle beslenir.

·        Öğretmenin seni sadece derslerde değil, hayat yolunda da desteklemek için var.

·        Türkiye Yüzyılı’nın öğrencisi; düşünen, hisseden ve üreten bir bireydir.