18 Ocak 2026 Pazar

MAARİFİN ANLAM ARAYIŞI

 


 AĞUSTOS BÖCEĞİ VE MAARİFİN ANLAM ARAYIŞI

İnsan zihni, çoğu zaman farkına varmadan, sessizce inşa edilen bir kaledir. Çocukken dinlediğimiz masallar, ezberimize nakşedilen şiirler ve dilden dile aktarılan hikâyeler; yalnızca hayal dünyamızı değil, hakikati kavrama biçimimizi de şekillendirir. Kültür, yüksek sesle konuşmaz; o, görünmez bir mürşit gibi ruhumuza fısıldar. Bize ne düşüneceğimizi değil, "nasıl" düşüneceğimizi; neyi kutsayıp neyi dışarıda bırakacağımızı öğretir. Biz öğrendiğimizi sanmayız, sadece kabulleniriz. Ve fark ettiğimizde, o fısıltı çoktan kimliğimiz haline gelmiştir.

La Fontaine’in o meşhur Ağustos Böceği ile Karınca masalı da bu sessiz inşanın en güçlü tuğlalarından biridir. Yüzyıllardır bu anlatı; çalışkanlığın, planlı yaşamanın ve istikbal kaygısının mutlak sembolü olarak zihinlere kazındı. Karınca; disiplinin, üretimin ve mülkiyetin kutsal temsilcisi ilan edilirken; Ağustos böceği tembellikle, sorumsuzlukla ve savurganlıkla damgalandı. Bu hiyerarşi o kadar köklü bir biçimde yerleşti ki, sorgulanması teklif dahi edilemez bir "hakikat" gibi kuşaktan kuşağa aktarıldı.

Ama insan, bazen durmalı ve sormalıdır:

Gerçekten öyle midir? Ya bu masal, çalışkanlığı yüceltirken gizlice bencilliği ve istifçiliği de kutsuyorsa? Ya karınca üzerinden inşa edilen bu çalışma ahlâkı, insanı değil de sadece sistemi ayakta tutan ruhsuz bir çarkı meşrulaştırıyorsa? Ya bu hikâye, "fayda"yı insanın, "verimliliği" ise ruhun önüne koyan bir zihniyetin pedagojik bir tuzağıysa?

Karınca Düzeni ve Modern Eğitimin Çıkmazı

Modern eğitim, büyük ölçüde bu "karınca metaforu" üzerine bina edilmiştir: Daha fazla rekabet, daha fazla performans, daha fazla tüketim. Bu denklemde insan, çoğu zaman yalnızca "performans gösteren bir organizma"ya indirgenir. Oysa insan, sadece çalışan ve biriktiren bir varlık değildir. O; düşünen, hisseden, hayal kuran ve her şeyden önemlisi "anlam" arayan bir varlıktır. Eğer eğitim, bu çok katmanlı insan tasavvurunu kuşatamazsa; sadece verimliliği değil, insanın ruhunu da tüketir.

İşte tam bu noktada, kalıpları kıran o gür sada, Sezai Karakoç’un muazzam itirazı yükselir:

Ağustos Böceği Bir Meşaledir.”

“Ey masalcı adam, iftira ettin sen

Bu harikalar harikası böceğe.”

Sezai Karakoç’un ufkunda ağustos böceği tembel değildir; o, en derin uykulardan uyanmış bir mütefekkirdir. Zamanın gürültüsüne değil, hakikatin ezeli çağrısına kulak verir. Kâinatın ayetlerini okur, varlığın özüne temas eder. O, iyiliğin, estetiğin ve ruhun özgürleşmiş sesidir. Kış geldiğinde karıncalar toprağın altına, yani güvenli ama karanlık konfor alanlarına çekilirken; ağustos böceği bedel öder. Fakat giderken geride bir ışık, bir işaret, sönmeyecek bir meşale bırakır.

İki Okuma, İki Medeniyet Tasavvuru

Aynı sembol, iki farklı okuma… Ve bu iki okuma aslında iki ayrı hayat felsefesini, iki ayrı eğitim anlayışını temsil eder.

Eğitim bugün çoğu zaman "karınca ahlâkıyla" tarif ediliyor: Ölçülebilir, raporlanabilir, dosyalanabilir kazanımlar… Bu düzen güven verir çünkü kontrol edilebilir olduğu sanılır. Oysa eğitimin asıl cevheri, her zaman bu mekanik düzenin içinden çıkmaz. Bazen, güneşe en yakın yerde, hiçbir karşılık beklemeden yankılanan o hür seste gizlidir.

Bugünün eğitim sistemi ağustos böceklerini pek sevmez. Sorgulayanları, "Niçin?" diye duranları, müfredatın dar satır aralarına sığmayanları dışarıda bırakmak ister. Çünkü sistem, hızlı sonuçları ve kısa vadeli başarıları sever. Ancak mesele sadece pedagojik değildir; mesele derin biçimde kültürel ve siyasidir. Zihinlerin dekolonizasyonu, yani sömürgecilikten arınması, ancak başkasının kavramlarıyla düşünmeyi bırakıp kendi iç sesimize dönmekle mümkündür.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ve Yeni Bir Şafak

Kendi kavramlarımızı kaybettiğimizde, konuştuğumuz ama kendimizi anlatamadığımız bir "kültürel afazi" başlar. Oysa bir zamanlar Horasan’dan İstanbul’a, Kurtuba’dan Semerkant’a uzanan bilgi; yalnızca tekniğin değil, anlamın ve maneviyatın da taşıyıcısıydı.

İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, tam bu tarihsel eşikte anlamlı bir "itiraz" ve "inşa" iddiası taşır. Bu model; eğitimi bir üretim bandı olmaktan çıkarıp bir emanet alanı olarak görme davasıdır. Bilginin ötesinde anlamı, başarının ötesinde şahsiyeti, yeterliliğin ötesinde erdemi merkeze alan bir "maarif" anlayışıdır.

Öğretmen: Meşalenin Nöbetçisi

Eğitim sadece biriktirmek değildir; bazen bir öğrencinin içindeki karanlığı tek bir cümleyle aydınlatmak için kendini yakmaktır. Sezai Karakoç’un ağustos böceği gibi; yanarken öğreten, tükenirken yol gösteren… Gerçek öğretmen, bilgiyi nakleden değil, anlamı yaşayarak tecelli ettirendir.

Sınıfın bir köşesinde "uyumsuz" diye yaftalanan o çocuk, belki de henüz adı konmamış bir hakikatin feryadını taşımaktadır. Eğer öğretmen karınca refleksiyle bakarsa o sesi boğar; ama ağustos böceğinin hikmetini duyarsa, orada eğitimin mucizesi başlar. Çünkü maarif, öğretmekten önce duyabilmektir.

Bugün öğretmenlerimiz, dijital çağın verilerle örülmüş yalnızlığı içindeler. Veri çoğaldı ama temas azaldı; bilgi arttı ama anlam seyrekleşti. Bu yüzden ağustos böceğinin o sade ama ısrarlı sesine yeniden muhtacız. O ses bize fısıldıyor:

·        Her şey ölçülemez.

·        Her değer istiflenemez.

·        Bazı hakikatler ancak yaşanır.

Maarif davamızın aradığı öğretmen, öğrencisini sadece "geleceğin iş gücü" olmaya değil, kendi özüne ve hakikate çağıran öğretmendir. Eğitim bir araç değil, bir davettir. Bir öğretmenin hiçbir karşılık beklemeden, sırf "insan kalabilmek" için hakikati haykırmaya devam etmesi, medeniyetimizin sönmeyen meşalesidir.

Bu metnin ilhamını borçlu olduğumuz, fikirleriyle yolumuzu aydınlatan merhum Sezai Karakoç’u rahmet ve minnetle anıyorum. Eğitimde anlamı, vicdanı ve insanı merkeze alan bu tefekkür iklimine kapı aralayan Dr. Sayın Esra Erdoğan Albayrak’a ise bu kutlu yoldaki emekleri ve ufuk açıcı katkıları için kalbi şükranlarımı sunuyorum.

 

 

 

 

 

14 Ocak 2026 Çarşamba

BİR SONUÇ DEĞİL, BİR YOL AYRIMI

BİR SONUÇ DEĞİL, BİR YOL AYRIMI

KARNE GÜNÜ


Bugün, 2025-2026 eğitim-öğretim yılının ilk yarısını geride bırakmanın sakinliğiyle durup nefes aldığımız bir eşiğin üzerindeyiz. Bu eşikte yalnızca öğrenciler yok. Sabırla yol gösteren öğretmenler, çoğu zaman görünmeden ama daima hissedilen destekleriyle veliler de bu anın asli parçası. Karne günü, bu yönüyle bireysel bir değerlendirme olmaktan çok, eğitimin bütün paydaşlarının birlikte durup kendine baktığı ortak bir duraktır.

Eğitim, çoğu zaman yanlış bir biçimde yalnızca bilgi aktarımı olarak algılanır. Oysa eğitim, daha derin ve daha zahmetli bir inşa sürecidir: karakterin, iradenin ve anlam duygusunun sabırla örülmesidir. Öğrenci yürür, öğretmen yol gösterir, aile ise bu yolun güvenli ve anlamlı kalmasını sağlar. Karne günü, işte bu uzun yürüyüşün bir anıdır. Varılan bir son değil; yönün yeniden tayin edildiği bir kavşaktır.

Bu kavşakta duranların sayısı az değildir. Millî Eğitim Bakanlığının paylaştığı veriler, 2025-2026 eğitim-öğretim yılında yaklaşık 18 milyon öğrencinin, 1,2 milyon öğretmenin ve 74 bini aşkın okulun aynı anda bu yolculuğun içinde olduğunu göstermektedir. Ancak bu rakamlar, salt istatistik değildir. Her biri bir sınıfa, bir sıraya, bir deftere ve çoğu zaman sessizce kurulan bir hayale karşılık gelir. Eğitim dediğimiz büyük yürüyüş, işte bu kalabalık ama anlamlı adımlarla sürmektedir.

Bu yıl aynı zamanda Türkiye Yüzyılı Maarif Programı’nın ikinci yılıdır. Program, bilgiyi merkeze alırken insanı ihmal etmeyen; beceriyi önemserken değeri göz ardı etmeyen bir anlayışı kurumsallaştırma iddiası taşımaktadır. Akademik başarıyı ahlaki duruştan, zihinsel gelişimi vicdani olgunluktan ayırmayan bu yaklaşım, karneye bakışımızı da yeniden düşünmemizi zorunlu kılar. Çünkü karne, yalnızca ölçmenin değil; anlamanın da aracı olmak zorundadır.

Tatil dönemi çoğu zaman yalnızca bir “ara verme” olarak görülür. Oysa bu zaman dilimi, yaşanan süreci sakince değerlendirmek ve insanın kendisiyle yeniden temas kurması için kıymetli bir fırsattır. Bakanlığın sunduğu EBA, MEBİ vb. platformlar, bu süreçte öğrencilerin hem akademik hem de kişisel gelişimlerini destekleyen içeriklerle zenginleştirilmiştir. Ancak asıl mesele, bilgiyi tüketmek değil; onu anlamlandırabilmek, sorumlulukla kullanabilmektir.

“Türkiye Yüzyılı” vizyonunun merkezinde; ahlaklı, erdemli, kendi medeniyet köklerine vâkıf, dünyayı tanıyan ve düşünce üretme cesareti taşıyan kuşaklar yetiştirme hedefi yer alır. Bu hedef, sınav sonuçlarıyla sınırlı değildir. Tutumla, duruşla ve değerlerle anlam kazanır. Karne de tam bu noktada önemlidir. Çünkü karne, notların toplamından ibaret değil; öğrencinin bir dönem boyunca gösterdiği çabanın, sabrın ve içsel gelişimin sessiz bir özetidir.

Eğitimi derin bir ahlak ve ruh temeline oturtan Nurettin Topçu, bugün hâlâ yolumuzu aydınlatan güçlü bir düşünce kaynağıdır. Ona göre eğitim, insanı yalnızca bilen değil; olgunlaşan bir varlık hâline getirmelidir. Topçu’nun şu sözleri bu bakışı berraklaştırır:
“Eğitim, insan ruhunu yücelten, onu erdemli ve ahlaklı kılan bir süreçtir.”
Ve uyarısını ekler:
“Ahlaktan yoksun bir ilim, insanı yükseltmez; onu yalnızca güçlendirir.”

Bu yaklaşım, karne gününü sayılara sıkıştırmayan; insanı merkeze alan bir değerlendirme anlayışını işaret eder. Öğrencinin yalnızca ne bildiğini değil, nasıl bir insan olma yolunda ilerlediğini de görmeyi önerir.

Uzmanlar da karne gününün çocukların iç dünyasında derin izler bırakabileceğine dikkat çeker. Bu nedenle ailelerin sergilediği tutum, çoğu zaman notlardan daha belirleyici hâle gelir. Çabanın fark edilmesi, yapıcı geri bildirim verilmesi, kıyaslamadan kaçınılması ve sevgi dilinin korunması; öğrencinin özgüvenini ve öğrenme isteğini besleyen temel unsurlardır.

Unutmamak gerekir ki her çocuk kendi hızında yürür, kendi yolunu arar. Karne, bu yolculukta nerede durduğumuzu gösteren bir işarettir; kim olduğumuzu belirleyen bir hüküm değildir. Eksikler de görünür olur, başarılar da. Fakat asıl mesele, bu görünürlükten sonra hangi istikametin seçileceğidir.

Karne günü, yargılamak için değil; anlamak için vardır. Yaklaşık 18 milyon öğrencinin, 1,2 milyon öğretmenin ve on binlerce okulun ortak hikâyesinde karne, yalnızca bir ara duraktır. Ailelerin, öğrencilerin ve öğretmenlerin birlikte durup düşünmesi; eksikleri soğukkanlılıkla görmesi ve geleceğe umutla bakması için bir imkândır.

Karne, bir dönemin özetidir.
Asıl hikâye ise bundan sonra nasıl devam edeceğimizdir.

 

 

4 Ocak 2026 Pazar

AĞUSTOS BÖCEĞİ VE EĞİTİMİN MEŞALESİ


 

 

AĞUSTOS BÖCEĞİ VE EĞİTİMİN MEŞALESİ

Yıllarca dinlediğimiz şiirlerin, masalların ve hikâyelerin zihnimizi nasıl biçimlendirdiğini çoğu zaman fark etmeyiz. Çünkü kültür, çoğu zaman sesini yükseltmeden konuşan görünmez bir öğretmendir. Ne düşüneceğimizi değil belki ama nasıl düşüneceğimizi öğretir. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu; neyin makbul, neyin dışarıda bırakılması gerektiğini gündelik hayatın içinden fısıldar. Farkına varmadan öğrenir, farkına varmadan kabulleniriz.

La Fontaine’in meşhur Ağustos Böceği ve Karınca masalı da böyledir. Yüzyıllardır çocuklara çalışkanlığı, planlı olmayı ve geleceği düşünmeyi öğretmek için anlatılır. Masalda karınca; disiplinin, gayretin ve üretkenliğin sembolüdür. Ağustos böceği ise tembellik, savurganlık ve sorumsuzlukla anılır. Bu anlatı, o kadar yerleşiktir ki, neredeyse sorgulanmaz bir hakikat gibi kuşaktan kuşağa aktarılır.

Ama bir an durup düşünmek gerekir.
Gerçekten öyle midir?

Ya bu masal, çalışkanlık kadar bencilliği ve istifçiliği de yüceltiyorsa?
Ya karınca metaforu üzerinden kutsanan çalışma ahlâkı, insanı değil; sistemi ayakta tutan bir düzenin ideolojik diliyse?
Ya bu hikâye, üretmeyeni değersizleştiren; faydayı insanın önüne koyan bir zihniyetin sessiz öğretmeniyse?

Modern eğitim, büyük ölçüde işte bu karınca metaforunun üzerine inşa edilmiştir:
Daha fazla rekabet et.
Daha fazla üret.
Daha fazla tüket.

İnsan, bu denklemde çoğu zaman bir performans varlığına indirgenir. Oysa ağustos böceği bize şunu hatırlatır: İnsan bundan ibaret değildir. İnsan yalnızca rekabet eden bir varlık değil; düşünen, hisseden, hayal kuran, anlam arayan bir varlıktır. Eğitim, insanın bu çok katmanlı yapısını kuşatmadığında; onu verimsizleştirmekle kalmaz, ruhunu da tüketir.

İşte tam bu noktada, merhum Sezai Karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiiri, yüzyıllardır süren bir anlatıya itiraz eder:

“Ey masalcı adam, iftira ettin sen
Bu harikalar harikası böceğe.”

Sezai Karakoç’un şiirinde ağustos böceği tembel değildir; uyanmış olandır.
Zamanın gürültüsünü değil, hakikatin çağrısını dinler.
Kâinatın ayetlerini okur; varlığın özüne temas eder.
İyiliğin, güzelliğin ve özgürlüğün sesidir.

Kış geldiğinde karıncalar toprağın altına çekilirken, o hakikati aramanın bedelini canıyla öder. Ama ardında bir şey bırakır:
Bir fener…
Bir işaret…
Bir meşale…

Şair, insanı yalnızca üretim ve tüketim çarkının dişlisi olarak gören modern paradigmanın karşısına; anlam arayan insanı koyar. Aynı sembol, iki farklı okuma… Ve bu iki okuma, aslında iki ayrı hayat felsefesini, iki ayrı eğitim anlayışını temsil eder.

Eğitim de çoğu zaman karınca ahlâkıyla anlatılır.
Planlıdır, hesaplıdır, biriktiricidir.
Kazanımlar sıralanır, çıktılar dosyalanır, başarı grafiklere dönüştürülür.
Bu düzen güven verir. Çünkü ölçülebilenin denetlenebilir; denetlenebilenin de yönetilebilir olduğu sanılır.

Oysa eğitimin asıl sesi her zaman bu düzenin içinden gelmez.
Bazen bir ağacın tepesinde, güneşe en yakın yerde, hiçbir karşılık beklemeden öten bir seste yankılanır.

Bugünün eğitim sistemi, ağustos böceklerini pek sevmez. Soranı, duranını, düşünceye dalanı;
“Niçin?” diye direneni, müfredatın satır aralarına sığmayanı sessizce eleyip geçer. Çünkü sistem, karınca düzenini sever: ölçülebilir olanı, raporlanabilir olanı, kısa vadede sonuç vereni…

Ama burada mesele yalnızca pedagojik değildir; siyasal ve kültüreldir. Çünkü sömürgecilik yalnızca toprakların işgaliyle sınırlı bir süreç değildir. En kalıcı hâliyle, zihinlerin ele geçirilmesidir. Ve bu sürecin en etkili araçlarından biri, her zaman eğitim olmuştur.

Başkasının kavramlarıyla düşünmeye zorlandığımızda, iç sesimiz kısılır.
Dillerimiz zenginliğini, toplumlarımız özgünlüğünü, bireyler ise problemlerle baş etme kabiliyetlerini yitirir. Bu hâl, bir kültürel afazidir. Konuşuruz ama kendimizden konuşmayız; düşünürüz ama başkasının kelimeleriyle.

Biz burada bir Batı karşıtlığı üretmek için değil; sorgulayıcı bir duruşla zihnimizin koordinatlarını yeniden konumlandırmak için duruyoruz. Bilginin jeopolitiğini, hangi coğrafyada üretildiğini ve hangi dünya tasavvurunu taşıdığını yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü bilgi hiçbir zaman nötr değildir.

Bir zamanlar Horasan’da, Bağdat’ta, Semerkant’ta, Kurtuba’da ve İstanbul’da üretilen bilgi; yalnızca bilimin değil, anlamın ve maneviyatın da merkezindeydi. Merkezler değiştiğinde, yalnızca bilgi değil; anlam, değer ve otorite de yer değiştirdi. Gerçek özgürleşme, işte bu kaymanın farkına varmakla başlar.

Bugün yapay zekâ algoritmalarının dahi dar bir güç alanı tarafından belirlendiği bir çağda, eğitim ve dekolonizasyon yalnızca geçmişin değil; geleceğin de hayati meselesidir. Hangi bilginin öğretileceğine, hangi soruların sorulacağına ve hangi seslerin susturulacağına kim karar veriyorsa; iktidar da oradadır.

İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, tam bu noktada anlamlı bir eşik sunar. Modelin merkezine yerleştirilen vurgu, yalnızca bilgi üretimi değildir. Asıl vurgu; anlam inşası, şahsiyet gelişimi ve erdemli insan yetiştirme idealidir. Bu ideal, eğitimi bir üretim bandı olmaktan çıkarır; onu bir emanet alanına dönüştürür.

Eğitim, sadece biriktirmek değildir. Bazen yakmaktır. Bazen, bir öğrencinin içindeki karanlığı, tek bir cümleyle aydınlatmaktır. Ve o cümle, çoğu zaman kazanım tablolarında yazmaz.

Sezai Karakoç’un ağustos böceği bu yüzden bir meşaledir. Yanarken öğreten, tükenirken yol gösteren, kendi gövdesinden ses çıkaran bir meşale… Gerçek öğretmen de böyledir. Bilgiyi yalnızca aktaran değil; anlamı yaşayarak gösteren… Sınıfta bazen bir çocuk vardır. “Uyumsuz” denir ona. Soruları “zamansız”, hayalleri “gereksiz” bulunur. Ama o çocuk, ağustos böceği gibi, henüz adı konmamış bir hakikatin sesini taşır. Eğer öğretmen yalnızca karınca refleksiyle bakarsa, o sesi susturur. Ama durur ve dinlerse, eğitimin asıl mucizesi başlar.

Maarif, tam da burada başlar. Çünkü maarif, sadece öğretmek değil; duyabilmek, fark edebilmek, koruyabilmektir.

Eğitim, öğrenciyi hayata hazırlamak kadar; hayatı öğrenciye açabilmektir. Bunun için bazen gölgeye kaçmamak gerekir. Ağustos böceği gibi, güneşin karşısına çıplak çıkmak gerekir. Yanma pahasına… Yanlış anlaşılma pahasına… Hatta yalnız kalma pahasına…

Bugün öğretmenler yalnız. Dijital çağda daha da yalnız. Ekranlar çoğaldı ama temas azaldı.
Veri arttı ama anlam seyrekleşti.

İşte tam bu noktada, ağustos böceğinin sesi yeniden duyulmalıdır. Çünkü o ses şunu fısıldar:
Her şey ölçülemez. Her değer biriktirilemez. Bazı hakikatler ancak yaşanır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin aradığı öğretmen profili tam da bu sesi taşıyan öğretmendir: bilgiyi anlamla buluşturan, öğrenciyi yalnızca geleceğe değil; kendine çağıran öğretmen.

Eğitim, bu anlamda, öğrenciyi hayata hazırlayan bir araçtan çok; hayatı anlamaya çağıran bir davettir. Bu davetin dili bazen sessizdir, bazen de bir böcek sesi kadar ısrarlıdır.

Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey şudur:
Bir sınıfta, bir öğretmenin, hiçbir karşılık beklemeden, sırf doğru olduğu için, sırf güzel olduğu için, sırf insan kalabilmek için şarkı söylemeye devam etmesi…

Çünkü kadim medeniyetimizin köklerimizden aldığı kıvılcım ile yaktığı meşale, bazen bir öğretmenin sesinde, bazen bir öğrencinin sorusunda, bazen de hor gördüğümüz bir ağustos böceğinde yanar. Ve eğitim, o meşalenin sönmemesi için nöbet tutmaktır.

Bu metnin ilhamını borçlu olduğumuz merhum Sezai Karakoç’u rahmetle, hürmetle ve minnetle anıyorum.
Eğitimde anlamı, vicdanı ve hakikati merkeze alan bu derin düşünce iklimine kapı aralayan Dr. Sayın Esra Erdoğan Albayrak’a ise emekleri ve ufuk açıcı katkıları için şükranlarımı sunuyorum.

 

 

 

 

 

 

30 Aralık 2025 Salı

EZANI BEKLERKEN

BİR SESİN EŞİĞİNDE

Mustafa Kutlu’nun Ezanı Beklerken’i Üzerine

Bazı kitaplar vardır; okunmaz, beklenir.
Sayfaları çevrilmez; içinden geçilir.

Mustafa Kutlu’nun Ezanı Beklerken adlı eseri, tam da böyle bir kitaptır. Bir hikâye kitabı gibi durur ama aslında bir duraktır, bir eşiktir, bir iç muhasebe vaktidir. Mustafa Kutlu bu kitapta yüksek sesle konuşmaz. Okurunu ikna etmeye, acele ettirmeye kalkmaz. Tam tersine, onu yavaşlatır. Çünkü bu metin, koşarak değil; durarak, bekleyerek, susarak anlaşılır.

Ezanı beklemek, yalnızca bir vakti kollamak değildir.
Bu, dağılmış olanı toplama hâlidir.
Savrulmuş olanı hizaya getirme çabasıdır.

Mustafa Kutlu’nun hikâyesinde modern hayatın gürültüsü içinde yönünü kaybetmiş insan, bir sesin eşiğinde durur. Ne bütünüyle kopabilmiştir hayattan, ne de tam anlamıyla dönmüştür hakikate. Arada kalmıştır. Ve bu “arada oluş”, Mustafa Kutlu’nun asıl hikâye mekânıdır.

Sirkeci’de Bir Durak: Yeni Hayâl Oteli

Hikâyenin geçtiği mekân rastgele seçilmez: Sirkeci, Yeni Hayâl Oteli.

Ama burası sinema klişelerindeki gibi karanlık, kasvetli, umutsuz bir yer değildir. Hırlının, hırsızın cirit attığı bir ara mekân hiç değildir. Tam tersine, yaşayan, nefes alan, hatırlayan bir mekândır burası. Emekli albaylar, eski milletvekilleri, öğretmenler, imamlar, avukatlar… Her biri yolun sonuna yaklaştığını bilir ama hâlâ yapılacak bir şeyler olduğuna da inanır.

Otelin lobisindeki canlı çiçekler, pencere önündeki Afrika menekşeleri boşuna değildir. Otelin sahibi Hâdi Bey’e göre çiçek açmalı, ağaç meyve vermelidir. Yapay olanın değil, canlı olanın tarafındadır Mustafa Kutlu. Onun dünyasında hayat, bütün yorgunluğuna rağmen hâlâ güzeldir. Ve güzellik, direnişin en sessiz ama en kalıcı biçimidir.

Yeni Hayâl Oteli bir mekândan çok bir hâli temsil eder:
Hayattan vazgeçmemiş ama onunla da uzlaşmamış insanların durağıdır burası.

Beklemek: Unutulmuş Bir İbadet

Ezanı Beklerken, hız çağında yazılmış bir yavaşlık kitabıdır.
Mustafa Kutlu, çağın “şimdi” ve “hemen” diyen diline karşı, neredeyse fısıltıyla şunu söyler:

-Bazı hakikatler aceleye gelmez.

Bu kitapta büyük trajediler yoktur. Küçük sapmalar, sessiz pişmanlıklar, içten içe büyüyen eksiklikler vardır. Çünkü Mustafa Kutlu’nun derdi dramatik kırılmalar üretmek değil; hayatın içindeki aşınmayı göstermektir. Modern insanın imanını nasıl yitirdiğini değil, nasıl gevşettiğini anlatır.

İnsan, durduğu yerde kendini fark eder.
Ezan gelmeden önceki o kısa sessizlik gibi…
Ne tam gündüzdür ne gece.
Ne tam dünyadır ne de bütünüyle ahiret.

Mustafa Kutlu, insanı tam bu aralıkta yakalar.

53 Yüz, 53 Hikâye: Bir Toplumun Sessiz Panoraması

Ezanı Beklerken, sadece bir ana hikâyenin etrafında örülmüş değildir. Mustafa Kutlu bu eserde 53 karaktere yer verir. Bu sayı, teknik bir kalabalık değil; bilinçli bir tercih, ahlâkî bir duruştur.

Her bir karakter, bu toplumun bir yerinden tutar hikâyeyi. Kimi emekliliğin eşiğinde durmuş bir yorgunlukla, kimi geçmişin hatıralarıyla, kimi de geleceğe dair hâlâ diri bir ümitle… Mustafa Kutlu’nun kahramanları “olağanüstü” değildir; bilakis fazlasıyla tanıdıktır. Onları sokakta, camide, otobüs durağında, bir eski otel lobisinde görmüşüzdür.

Bu 53 karakter, bir roman kalabalığı gibi konuşmaz. Her biri kendi sessizliğiyle vardır. Kimisi bir cümleyle, kimisi bir bakışla, kimisi sadece bekleyerek yer alır metinde. Kutlu, burada bize şunu hatırlatır:

Toplum dediğimiz şey, bağıranlardan değil; bekleyenlerden oluşur.

Bu çokluk, hikâyeyi dağıtmaz; aksine derinleştirir. Çünkü Ezanı Beklerken, tek bir insanın değil, bir hâlin hikâyesidir. Ve bu hâl, ancak çok sesle ama alçak bir tonda anlatılabilir.

Muhabbet Kapısı: Fikirden Harekete

Yeni Hayâl Oteli’nin bir odasında, her Perşembe gecesi açılan “Muhabbet Kapısı”, kitabın kalbidir. Burada tekke musikisi icra edilir, ilahiler ve türküler söylenir. Ama asıl olan sohbettir. Memleket konuşulur. İnsan konuşulur. Sorumluluk konuşulur.

Bu sohbetler Hâdi Bey’in içinde bir hareket arzusu uyandırır. Sadece konuşmak yetmez artık. Yazmak, üretmek, iz bırakmak gerekir. “Memleket bizden hizmet bekliyor” cümlesi, bu hikâyenin vicdan cümlesidir.

Mustafa Kutlu burada çok açık bir şey söyler:
Düşünce, harekete dönüşmüyorsa eksiktir.
Bekleyiş, eylemsiz bir kabulleniş değil; hazırlıktır.

Modern Hayat, Linç ve Küçük Gevşemeler

Mustafa Kutlu’nun modern hayata itirazı sloganlı değildir. Sessizdir ama derindir. Oyuncu Mehlikâ Deniz İnci üzerinden günümüz linç kültürünü, ödül mekanizmalarını, sahte devrimleri incelikle açar.

İnsanlar artık büyük ideallere değil, anlık pozisyonlara göre saf tutar. Ödüller, ilkelerden daha yüksek sesle konuşur. İnanç, inkârla değil; ihmalle çözülür.

Bu yüzden ezan, bir çağrıdan çok bir hatırlatmadır:
“Neredesin?”
“Ne yapıyordun?”
Ve belki de en önemlisi:
“Hâlâ geç değil.”

Kanaat, Toprak ve Dönüş İmkânı

Mustafa Kutlu’nun metinlerinde toprak hep vardır. Çünkü toprak, kanaatin evidir. Ezanı Beklerkende bu özlem güçlüdür ama romantik değildir. Dönüş kolay değildir. Hatta belki mümkün bile değildir. Ama yöneliş mümkündür.

Kanaat Ekonomisi (Mustafa Kutlu’nun Ekonomi Modeli) de bu yüzden bir ütopya değil; bekleyen bir imkândır. Zamanını kollayan bir hakikat gibidir.

Ezan Gelince

Ezanı Beklerken, okuru bir karara zorlamaz.
Ama onu kendi iç sesinin eşiğine getirir.
Ve orada yalnız bırakır.

Kitap bittiğinde insan şunu sorar kendine:
Ben neyi bekliyorum?

Bir fırsatı mı, bir dönüşü mü,
yoksa sadece bir sesi mi?

Belki de Mustafa Kutlu’nun asıl söylediği şudur:
Ezan her zaman okunur.
Asıl mesele, onu bekleyecek hâlimizin olup olmadığıdır.

Çünkü bazı bekleyişler vardır;
insanı yeniden insan eder.
Ve bazı sesler vardır;
duyulmazsa hayat eksik kalır.

 

 


26 Aralık 2025 Cuma

KELİMELERİN MUHASEBESİ

 

KELİMELERİN MUHASEBESİ

Yılın Kelimesi mi, Yılın Vicdanı mı?

Türk Dil Kurumu’nun bu yıl için masaya koyduğu kelime listesi, alışıldık bir “yılın kelimesi” seçiminin çok ötesinde duruyor. Bu liste, modern Türk insanının ruhuna tutulmuş bir projektör gibi… Dijital vicdan, vicdani körlük, çorak, merhametsiz eylem, tek tipleşme.
Bunlar, sözlüklerin kenarına iliştirilecek teknik terimler değil; doğrudan doğruya aile yapımıza, mahalle hafızamıza, kültürel sürekliliğimize yöneltilmiş sert ama gerekli sorular.

Bu kelimeler bir şeyi tarif etmiyor sadece; bir eksilmeyi işaret ediyor. Kaybolan bir sesin, incelen bir bağın, unutulan bir sorumluluğun adını koyuyor. Sanki her biri, “Buradaydık, nereye gittik?” diye soruyor.

Belki de bu yüzden bu yıl mesele, “yılın kelimesi hangisi?” sorusu değil. Asıl soru şudur:
Bu kelimeler, bizde hangi yaraya temas ediyor?

Söz: Türk İrfanında Emanet ve Mesuliyet

Türk-İslam irfanında söz, rastgele söylenmez. Söz namustur derken kastedilen, kelimenin yalnızca bir iletişim aracı olmadığıdır. Söz; insanın şahsiyetini, ahlâkını ve vicdanını dış dünyaya açan bir emanettir.

Bu yüzden bizde verilen söz tutulur, edilen dua taşınır, edilen beddua bile titreyerek söylenir. Çünkü kelime, sahibini bağlar.

Nurettin Topçu’nun yıllar önce kurduğu o cümle bugün hâlâ yerli yerindedir:
“Söz, ahlâkın dışa taşmış hâlidir.”

Eğer bugün kelimeler kolayca söylenip kolayca unutuluyorsa, eğer “geçmiş olsun”lar yük almıyorsa, “başın sağ olsun”lar bir mesajdan ibaret kalıyorsa, burada yalnızca bir dil sorunu yoktur. Bu, doğrudan vicdanın zayıflamasıdır.

Mehmet Akif’in o sarsıcı ikazı da tam bu noktada yankılanır:
“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Kelimelerine sahip çıkamayan bir toplum, bir süre sonra değerlerine de sahip çıkamaz. Çünkü kelime giderse, hafıza gider; hafıza giderse, istikamet kaybolur.

Dijital Vicdan: Hemhâl Olmaktan Temassızlığa

Bizim kültürümüzde merhamet, uzaktan bakarak yaşanmaz. Merhamet, hemhâl olmayı ister. Aynı sofraya oturmayı, aynı sessizliği paylaşmayı, aynı yükün altına omuz vermeyi…

Eskiden hasta ziyareti, kapıyı çalmayı gerektirirdi. Elin boş gitmemesini, hâl hatır sormayı, oturup susmayı bilmeyi… Şimdi bir “geçmiş olsun” mesajı yetiyor. Komşuluk, bir kap yemekle kurulurdu; bugün bir emojiyle geçiştiriliyor.

X ve Y kuşakları bu dönüşümü fark ediyor ama çoğu zaman “çağın hızı” diyerek kabulleniyor.
Z kuşağı içinse risk daha derin: Geleneğin yaşanmadan normalleşmesi.

Bir cenaze evinde sessizce oturup acıyı paylaşmak yerine, siyah bir fon paylaşmak… Düğüne gitmeden “mutluluklar” yazmak… Bayramda kapı çalmadan toplu mesaj atmak… Merhamet, eylem olmaktan çıkıp görüntüye dönüşüyor.

Sezai Karakoç’un tek bir cümlesi bu hâli anlatmaya yeter:
“Acıya dokunmadan acıdan söz ediliyor.”

Oysa acıya dokunmadan, vicdan uyanmaz.

Vicdani Körlük: Gönül Coğrafyasının Kararması

Türkçe, “kalp”ten çok gönül der. Çünkü gönül, yalnızca hissetmez; bağ kurar, sorumluluk alır, yük taşır.
Bugün “vicdani körlük”ten söz ediyorsak, bu gönül coğrafyamızda bir kararmaya işaret eder.

Eskiden mahalle dediğimiz şey, görünmez bağlarla ayakta dururdu. Kim hasta, kim darda, kim eksik… Bilinirdi. Şimdi aynı apartmanda yaşayanlar birbirinin adını bilmiyor.

Bu körlük zamanla bir çoraklaşmaya dönüşüyor. Çoraklık sadece toprağın değil; dilin, ilişkinin, nezaketin kurumasıdır. Eyvallah”ın, “buyur”un, “Allah razı olsun”un çekilmesidir.

Şehirler büyüyor, beton yükseliyor; ama insan ilişkileri daralıyor. Merhamet toprağı çatladığında, dayanışma da çekiliyor.

Merhametsiz Eylem ve Tek Tipleşmiş Hayatlar

Çağımızın en büyük yanılgılarından biri şudur:
Haklı olmak, merhameti gereksiz kılar sanmak.

Oysa bizim irfanımızda hak, merhametten koparıldığında zulme dönüşür. Sonuç üreten ama insanı dışarıda bırakan her eylem, toplumu güçlendirmez; sertleştirir.

Bunun doğal sonucu ise tek tipleşmedir. Herkes aynı şeyleri yapar, aynı şeyleri paylaşır ama kimse gerçekten yaşamaz. Kalabalık vardır ama cemaat yoktur. Gürültü vardır ama bağ yoktur.

İnsan, kendisi olamadığı yerde yaşayamaz;
başkalarıyla bağ kuramadığı yerde ise derinleşemez.

Vicdan Nerede Yeniden Başlar?

Bu kelimeler bize şunu söylüyor:
Vicdan yoruldu.

Ama bu topraklar, yorgun vicdanların küllerinden yeniden doğrulmayı bilen bir hafızaya sahiptir. Sözün hâlâ bir ağırlığı, geleneğin hâlâ bir nefesi, merhametin hâlâ bir imkânı vardır.

Mesele, kelimeleri seçmek değil; kelimelerin gereğini yapmaktır.

Şimdi asıl soru şudur:
Hayatında hangi yer çoraklaştı?

Belki uzun zamandır aramadığın bir akrabanın gönlü…
Belki kapısını çalmadığın bir komşu…
Belki yalnızca mesajla geçiştirdiğin bir dost…

Bugün bir bildirim gönderme.
Bir adım at.

Kelimeleri ekrandan kurtar; sokağa, insana, hayata indir.
Unutma: Vicdan, sen hareket edince uyanır.

Peki, sen hangi çorak toprağa ilk can suyunu vereceksin?

 

25 Aralık 2025 Perşembe

TDK YILIN (2025) KELİMESİ

 

YILIN KELİMESİ Mİ, YILIN VİCDANI MI?

Türk Dil Kurumu’nun bu yıl için önerdiği kelimeler, bir seçkiden çok bir muhasebe defteri gibi duruyor: Dijital vicdan, vicdani körlük, çorak, merhametsiz eylem, tek tipleşme.

Bunlar süslenmiş kavramlar değil; çağın alnına kazınmış kısa ama ağır cümlelerdir. Her biri, modern insanın aynaya bakmaktan kaçtığı bir yerden seslenir. Kelimeler bu kez açıklamak için değil, uyandırmak için buradadır.

X ve Y kuşakları bu kelimeleri duyduğunda belki de şunu hissetmeli:
Biz bu kavramları yaşadık, ama adını koymayı ihmal ettik.

Z kuşağı ise bu kelimeleri okurken şunu bilmeli:
Bu kavramlar senin geleceğinle ilgilidir; çünkü bu çağın yükü, senin omuzlarına doğru ilerliyor.

Bizim medeniyetimizde kelime, yalnızca bir ses değil; emanettir. Söz, sahibini bağlar; insanı ele verir. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, “Söz, ahlâkın dışa taşmış hâlidir.”
Bu yüzden mesele “yılın kelimesi”ni seçmek değil; kelimelerin bizi hangi hakikate çağırdığıdır. Çünkü bazı yıllar vardır; kelimeler yalnızca tanımlamaz, hesap sorar.

Mehmet Âkif’in mısralarında yankılanan o büyük uyarı hâlâ geçerlidir:

“Sahipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır.”

Bugün kelimeler sahipsizse, bunun bedelini vicdan öder.
Ve bu bedel, kuşak farkı tanımaz.

Dijital Vicdan: Bildirimlere Sıkışmış Merhamet

“Dijital vicdan” ilk bakışta umutlu bir tamlama gibi durur. Sanki teknolojiyle birlikte vicdan da hız kazanmış, daha çok kişiye ulaşmış gibidir. Oysa biraz durup bakınca şunu fark ederiz: Dijital vicdan çoğu zaman duyarlılığın hızlandırılmış hâli, merhametin ise seyreltilmiş bir gölgesidir.

Eskiden hasta ziyareti, kapıyı çalmayı gerektirirdi. Elin boş gitmemesini, hâl hatır sormayı, sessizce oturmayı… Şimdi bir “geçmiş olsun” mesajı yetiyor. Komşuluk, bir kap yemekle kurulur; bugün bir “hikâye beğenisi” ile geçiştiriliyor.

X ve Y kuşakları için bu, geleneğin ekrana taşınmasıdır.
Z kuşağı içinse daha derin bir risk vardır: Geleneğin yaşanmadan paylaşılması.

Bir tuşa basarak tebrik ediyor, bir emojiyle başsağlığı diliyoruz. Düğünler çevrim içi davetle, bayramlar toplu mesajla, yaş günleri otomatik bildirimle hatırlanıyor. Sezai Karakoç’un ifadesiyle bu, “acıya dokunmadan acıdan söz etme” hâlidir.

Oysa bizim kültürümüzde merhamet, yakın durmayı ister. Bayram, el öpmeden; düğün, omuz vermeden; müjde, yüz yüze sevinmeden eksik kalır.

Mehmet Âkif’in dünyasında merhamet, romantik bir duygu değil; yük alan bir ahlâktır. “Ağlarım ağlatamam; hissederim söyleyemem” derken, kelimenin bittiği yerde sorumluluğun başladığını hatırlatır.

Z kuşağına düşen belki de şudur:
Vicdanını sadece görünür kılma; yaşanır kıl.

Çünkü gerçek vicdan, insanı konforundan eder. Dijital olan her şey gibi dijital vicdan da hızlıdır; ama hız, hikmet üretmez. Hikmet, beklemeyi, sabretmeyi ve bedel ödemeyi ister.

Vicdani Körlük: Kalbin Gözünü Kaybetmek

Eğer bir çağın kelimesi “vicdani körlük”se, bu artık bireysel bir arıza değil; toplumsal bir hâldir. Görmemeyi öğrenmiş gözlerden, duymamayı alışkanlık hâline getirmiş kalplerden söz ediyoruz.

Nurettin Topçu bu hâli “iradenin felci” olarak tanımlar. Kötülüğü sevmekten daha tehlikelisi, ona alışmaktır.

Eskiden bir cenaze, mahallenin ortak yüküydü. Bugün sessiz bir mesaj, bazen de hiç gönderilmeyen bir bildirim… Acı çoğaldı ama temas azaldı. Çokluk, duyarsızlığı; tekrar, körlüğü doğurdu.

Sezai Karakoç’un “kalbin pas tutması” dediği şey tam da burada başlar. Kalp, korunmak için değil; kaçmak için kapanır. Oysa kaçılan her acı, bir gün istikamet kaybı olarak geri döner.

Çorak: Kalbin İklimi Bozulduğunda

“Çorak” yalnızca bir coğrafya değildir; bir ruh iklimidir. İnsan içten kuruduğunda, dış dünya ne kadar parlak olursa olsun anlam yitirir. Kelimeler kurur, ilişkiler sertleşir, merhamet toprağı çatlar.

Eskiden bayramlar kalbi sulardı; şimdi takvim hatırlatıyor ama gönül dolmuyor. Tebrikler çoğaldı ama sevinç derinleşmedi. Nurettin Topçu’nun dediği gibi, “hareket var ama yön yok.”

X ve Y kuşakları çok koştu;
Z kuşağı ise hızın ortasında istikamet arıyor.

Eğitim çoraklaşırsa bilgi artar ama hikmet eksilir. Şehir çoraklaşırsa binalar yükselir ama insanlar küçülür. Çoraklık gürültüyle gelmez; sessizce yayılır. Ve önce vicdanı susuz bırakır.

Merhametsiz Eylem: Haklı Ama Hakkaniyetsiz

Çağımızın en tehlikeli yanılgılarından biri şudur:
Haklı olmak, merhameti gereksiz kılar sanmak.

Oysa bu toprakların irfanında hak, merhametten koparıldığında zulme dönüşür. Nurettin Topçu’nun ısrarla vurguladığı gibi, adalet yalnızca kanunla değil; ahlâkla ayakta durur.

Merhametsiz eylem sonuç üretir ama şahsiyet inşa etmez. Sezai Karakoç’un uyarısı nettir:
“İnsanı inciten hakikat, hakikat olmaktan uzaklaşır.”

Z kuşağı için belki de en hayati pusula budur:
Doğru olmak yetmez; insan kalmak gerekir.

Tek Tipleşme: Kalabalık Ama Yalnız

Tek tipleşme, yalnızca kıyafetle ya da fikirle ilgili değildir. Asıl tehlike, duygu tek tipleşmesidir. Herkesin aynı şeyi paylaşması ama kimsenin gerçekten yaşamaması…

Eskiden bayram, herkes için aynı sevinç değildi; ama herkes için ortak bir hatıraydı. Şimdi herkes aynı kareyi paylaşıyor ama aynı duyguyu yaşamıyor.

Sezai Karakoç’un dediği gibi insan, bir kalıp değil; bir yolculuktur. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle, cemiyet olur ama cemaat olmaz.”

Z kuşağına düşen belki de şudur:
Kendin olmayı savunurken, bağ kurmayı unutmamak.

  Vicdan Nerede Yeniden Başlar?

Belki de bu yılın kelimesi tek bir sözcük değil; bu kelimelerin birlikte söylediği cümledir:

Vicdan yoruldu.

Ama bizim medeniyetimizde yorgunluk, son değildir. Sezai Karakoç’un diriliş çağrısı hâlâ kulaklarımızdadır:
“İnsanlığın yeniden ayağa kalkması, vicdanın ayağa kalkmasıyla mümkündür.”

X ve Y kuşakları için bu, hatırlama çağrısıdır.
Z kuşağı içinse bir istikamet teklifidir.

Sözün hâlâ bir gücü, geleneğin hâlâ bir nefesi, merhametin hâlâ bir imkânı vardır.
Yeter ki kelimeleri sadece yazmayalım; yaşayalım.

Belki de bu yıl kendimize sormamız gereken soru şudur:
Hangi kelimenin içinde yaşıyoruz ve hangisini yitirdik?

Eğer cevap merhametse,
yılın kelimesi çoktan seçilmiştir.

Biz fark etmesek de.

 


13 Aralık 2025 Cumartesi

SESSİZ MEKTUBUN SESSİZCE OKUNMASI

KIRILGAN SESLER ATLASI

Bülent Parlak’ın Gölge İnsanlara Yazdığı Sessiz Mektubun  Sessizce Okuması

Şehirlerin gürültüsü, insanın kendi iç sesini bastıran mekanik bir uğultuya; ruhu yavaş ama ısrarlı biçimde aşındıran bir dişliye dönüştü. Kaldırımlarda birbirine çarparak akan kalabalıklar, vitrinlerin vaat ettiği sahte ışıltılar ve dev panoların buyurgan “tüket” çağrıları, büyük dünyanın “küçük” hayatlarını görünmez kılmakta hayli mahir. Ne var ki bütün bu hengâmenin içinden ince, çok ince bir sızı süzülür: Duyana kâinatın sırrını fısıldayan, duymayana ise hiç ulaşmayan bir kırılganlık sesi…
Bu yazı, tam da o sızının izini sürme çabasının adıdır.

Bu ses, Bülent Parlak’ın şiir evreninde kendi içine doğru kanayarak büyümüş çocukların tedirginliğidir. Hayata karışmakta mahcup bir gecikme yaşayanların; dünyanın sert ve hoyrat yüzüne karşı savunmasız kalanların sesi… Bülent Parlak, yıllar önce zamanın göğsüne bir mühür gibi bastığı dizesiyle bu hakikati dile getirmişti:

“Bir çocuğun kalbi dünyaya sığacak kadar büyüktür;
Dünya küçülür, çocuk büyür de kalbi eksilmez.”

Onun şiiri tam da burada, dünyanın küçüldüğü ama kalbin eksilmediği o kırılgan eşikte neşvünema bulur. Büyük sözlerin, hamasi nutukların heybetinden ziyade küçük ayrıntıların vicdanına yaslanır. Geniş meydanların uğultusundan değil; saçak altına sığınmış üşüyen ellerden, yürüyen merdivene ilk kez binen köylünün ürkek bakışından, kızının evinde ayaklarını uzatmaya çekinen babanın asil mahcubiyetinden beslenir.
Bu yöneliş yalnızca poetik bir tercih değil; başlı başına ahlaki bir duruştur.

İç Sesin Direnişi: Merhametin Poetikasında Bir Şair

Bülent Parlak, toplumsal gürültüye mukavemet eden bir iç sesin şairidir. Nurettin Topçu’nun “isyanda ahlak, ahlakta merhamet” ilkesinin şiirde vücut bulmuş hâli gibidir. Topçu’nun “Izdırap, ruhun en büyük muallimidir” düsturu, Bülent Parlak’ın dizelerinde ete kemiğe bürünür.
O, acıyı tasvir eden değil; acının insanı insan kılan öğreticiliğine kulak veren, başkasının yarasıyla yaralanabilen kalbin şairidir.

Bu yüzden Bülent Parlak’ta şiir bir gösteri alanı değil; bir tanıklık mekânıdır. Kalabalıkların içinde kaybolanı işaret eden bir parmak, suskunluğun içinden yükselen bir çağrıdır. Şair sesini yükseltmez; sesi inceltir. İncelttikçe çoğalır, derinleştikçe sahicileşir. Onun şiiri bağırmaz; fakat uzun süre yankılanır.

Şehrin Tekinsiz Nabzı ve “Sevgili Huzursuzluğum”

Modern zamanların insanı müşteriye dönüştüren, ruhu metaya indirgeyen soğuk pazarını Parlak erken fark etmişti. Bu yüzden şehir, onun şiirinde daima tekinsizdir: Sessizliğini yitirmiş, huzursuzluğunu saklayamayan dev bir gövde gibi inler. Beton damarlarında hâlâ “gölge insanların” kırılgan sesleri dolaşır.

Şairin o unutulmaz cümlesi bu duyuşun poetik özeti gibidir:

“Kırılan her şey ses çıkarır; en sessizi insandır.”

Bu cümle bir aforizmadan çok, vicdanı dürten bir alarmdır. Parlak’ın huzursuzluğu bir eksiklikten değil; insan olmanın kaçınılmaz yükünü omuzlamaktan, şahsiyet sahibi bir kalbin varoluş ağrısından doğar. Kendi şiir evrenine Sevgili Huzursuzluğum adını vermesi bundandır: Bu huzursuzluk, terk edilmesi gereken değil; korunması gereken bir insanlık hâlidir.

2022’de vefat eden şair ve İzdiham Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Bülent Parlak’ın, yayımlanmamış şiirlerinin de eklendiği bütün şiirlerini ve otobiyografik metnini bir araya getiren Sevgili Huzursuzluğum kitabı, Ketebe Yayınları’ndan çıktı. Atakan Yavuz’un takdimi ve Yakup Öztürk’ün önsözüyle hazırlanan eser, yalnızca bir “bütün şiirler” kitabı değildir; vefatının ardından hazırlanmış bir veda, bir hafıza ve sahici bir yüzleşme defteridir.

Takdim ve önsöz metinleri, Bülent Parlak’ı yalnızca bir şair olarak değil; belirli bir kuşağın duyarlığını, kırılganlığını ve ironisini omuzlarında taşıyan bir figür olarak konumlandırır. Ardından gelen “Bülent Parlak Biyografisinin Birazı” bölümünde ise şair, kendi hayatını kendi sesiyle anlatır. Böylece okur, dizelerle hayat arasında geçirgen bir eşikte yürümeye davet edilir.

Yıllarca kitapların arka kapaklarında tek cümleyle geçiştirilen “İstanbul’da yaşıyor” ifadesi, bu kitapta yerini altı sayfalık içten bir muhasebeye bırakır. Çünkü Parlak artık İstanbul’da yaşamıyordu. O tek cümlelik biyografi, zamanla sevenlerinin taşıyamayacağı ağır bir maskeye dönüşmüştü.

Kitabın kapağının adisyon şeklinde tasarlanması da bu yüzden manidardır. Bu tercih, Parlak’ın ilk şiirini bir çay bahçesinde, adisyon kâğıdının arkasına yazmasına ince bir gönderme yapar. Şiirin, hayatın en sıradan anında; çayın buğusunda, hesabın kenarında, gündeliğin kıyısında doğduğunu hatırlatır. Parlak’ın poetik serüveni zaten tam burada başlar: Görünmeyen yerde, önemsenmeyen anda.

Yarım Kalmış Bir Elçilik: “Yalvaç”

Şairin bilgisayarında bulunan ve ömrünün vefa etmediği son şiirleri, “Yalvaç” başlıklı bir klasörde toplanmıştı. Kelime köküyle “kitap getiren”, anlam genişliğiyle “elçi”…
Bu isimlendirme tesadüf değil; varoluşsal bir istikamettir. Parlak, hakikatin sloganlaşmış hâlini değil; incelmiş, damıtılmış özünü duyuran bir gölge elçidir.

T. S. Eliot’ın “Şiir insanları birleştirmez, ayırır” tespiti, Parlak’ta başka bir yankı bulur. Şiir, insanı kalabalıktan ayırarak ona kendi iç sesini iade eder. Bu ayırma bir kopuş değil; aslına döndürmedir. Parlak’ın poetikası, insanın anlam arayışına tutulmuş berrak bir aynadır.

Peki, bir şair neyin elçisi olur?

Parlak’ın şiiri bu soruya mısra mısra cevap verir:
Tokat yemeden büyüyen çocukların,
yağmur altında şemsiyesiz üşüyen adamların,
terli mendille dertleşen işçilerin,
pişmanlık kuyruğunda sırasını bekleyenlerin,
hakkında hiç şiir yazılmamış mahcup kızların…

O, sesi duyulmayanların; hikâyesi yazılmayanların elçisidir. Yalnızca bir şair değil, görünmeyenin tarihçisidir. Bu sözcülük, estetik bir tavrın ötesinde, ahlaki bir tanıklıktır.

Anma Gecesi: Gecikmiş Ama Bütünlüklü Bir Selamlama

Türkiye Tasarım Vakfı’nda düzenlenen anma / tanıtım gecesinde sıkça dile getirilen ortak kanaat şuydu: Sevgili Huzursuzluğum, bir “son kitap”tan çok, gecikmiş ama bütünlüklü bir selamlamaydı. Adem Yılmaz’ın ifadesiyle bu çalışma, hem edebî hem de insani bir sorumluluğun ürünüydü; dağınık sayfalarda, defterlerde, dosyalarda kalan şiirlerin titizlikle bir araya getirilmesi, yarım kalmış bir emaneti tamamlama çabasıydı.

Aykut Ertuğrul’un sözleriyle bu kitap, bir iç borcun ödenmesiydi. Parlak’ın şiiri, dağınıklıktan kurtarılmış; tek bir kapak altında kalıcı bir hafızaya kavuşmuştu. Furkan Çalışkan ise Sevgili Huzursuzluğum’un, kısa yaşamına birçok hayat sığdıran bir şairin biyografisi olarak da okunabileceğini vurguladı. Bülent Parlak’ın şiiri kadar dergiciliğinin de kuşaklar üzerinde bıraktığı iz, bu kitabın sayfaları arasında sessizce dolaşıyordu.

Eksik bir masanın etrafında toplanan isimler, yarım kalmış bir sohbeti tamamlama arzusu taşıyordu. Gecenin en dokunaklı cümlesi ise yine kızından geldi:
“Şimdi şu kapıdan içeri girse hiçbirimiz şaşırmayacağız.”

Sessiz İnsanları Duymaya Ne Zaman Başlayacağız?

Bu metin, hem şehrin hem insanın içindeki kırılgan seslere kulak verme çağrısıdır. Bülent Parlak’ın mirası, yalnızca kitap raflarında değil; sesi duyulmayanı duyabilme hassasiyetinde yaşamaya devam ediyor.

Bu mirasın en sahici tanıklığı, kızının cümlelerinde yankılanıyor. Yaren Parlak’ın “Babam hep ‘Biz öleceğiz, yazdıklarımız yaşayacak’ derdi” sözü, bugün somut bir hakikate dönüşmüş durumda. Onun kitaplarını aceleyle okumak istememesi, şiirin tüketilecek bir metin değil; insanın her sıkıştığında başvuracağı bir iç ses olduğunu hatırlatıyor.

Belki de dünya bu yüzden hâlâ düzelmedi.
Çünkü sessiz insanları duyacak kulaklarımız ve ‘iyi gelecek’ kalplerimiz henüz tam açılmadı.

Ama Bülent Parlak’ın şiiri, tam da bu eşiğin üzerinde; bir adisyon kâğıdının arkasında başlayan o hikâye gibi, okuruna ulaştıkça yaşamayı sürdürüyor.

 

 

 


KIRILGAN SESLER ATLASI


KIRILGAN SESLER ATLASI

Bülent Parlak’ın Gölge İnsanlara Yazdığı Sessiz Mektup

Şehirlerin gürültüsü, insanın kendi iç sesini boğan mekanik bir uğultuya, ruhu aşındıran bir dişliye dönüştü artık. Kaldırımlarda birbirine çarparak akan kalabalık, vitrinlerin vaat ettiği sahte ışıltılar ve dev panoların “tüket” diyen parlak emirleri, büyük dünyanın “küçük” hayatlarını görünmez kılmakta hayli mahir. Fakat yine de bütün bu hengâmenin içinden ince, çok ince bir sızı süzülür; duyana kâinatın sırrını fısıldayan, duymayana ise hiç ulaşmayan bir kırılganlık sesi…

Bu ses, Bülent Parlak’ın o eşsiz ifadesiyle “tokat yemeden büyüyen çocukların” tedirginliğidir. Kendi içine doğru kanayarak büyümüş, hayata karışmakta mahcup bir gecikme yaşamış, dünyanın sert ve hoyrat yüzüne karşı savunmasız kalmış çocukların sesi… Bülent Parlak, o meşhur dizesinde bu hakikati yıllar evvel, bir mühür gibi basmıştı zamanın göğsüne:

“Bir çocuğun kalbi dünyaya sığacak kadar büyüktür;

Dünya küçülür, çocuk büyür de kalbi eksilmez.”

Bülent Parlak’ın şiiri tam da burada; dünyanın küçüldüğü ama o kalbin eksilmediği yerde, o kırılganlıkta neşvünema bulur. O, toplumsal gürültüye mukavemet eden bir "iç ses"in şairidir. Büyük sözlerin, hamasi nutukların heybetinden ziyade; küçük ayrıntıların, görülmeyenlerin vicdanına yaslanır. Geniş meydanların uğultusundan değil; saçak altına sığınmış üşüyen ellerden, yürüyen merdivene ilk kez binen köylünün ürkek bakışından, kızının evinde ayaklarını uzatmaya çekinen babanın o tarifsiz ve asil mahcubiyetinden beslenir.

Bu bakış açısı, yalnızca poetik bir tercihten ibaret değildir. Bu, Nurettin Topçu’nun “isyanda ahlak, ahlakta merhamet” ilkesiyle mayalanmış bir insan okumasıdır. Topçu’nun Izdırap, ruhun en büyük muallimidir düsturu, Parlak’ın dizelerinde ete kemiğe bürünür. O, acıyı duyabilen, başkasının yarasıyla yaralanabilen insanın şairi olarak durur karşımızda.

Şehrin Tekinsiz Nabzı ve “Sevgili Huzursuzluğum”

Bülent Parlak, modern zamanların insanı müşteriye dönüştüren, ruhu meta haline getiren soğuk pazarını erken fark etmiş bir şairdi. Bu yüzden şehir, onun şiirinde daima tekinsizdir; sessizliğini kaybetmiş, huzursuzluğunu saklamayı başaramayan dev bir gövde gibi inler. Ne var ki bu devin beton damarlarında hâlâ gölge insanların kırılgan sesleri dolaşır.

Şair, en sessiz kırılmaları duyarak hayata bakar ve şöyle der:

“Kırılan her şey ses çıkarır; en sessizi insandır.”

Bu denli ince bir duyuş, insanın iç dünyasında kopan fırtınaları dış dünyanın gürültüsüne kurban etmeme çabasıdır. Şairin huzursuzluğu, bir eksiklikten değil; insan olmanın kaçınılmaz yükünü omuzlamasından, şahsiyet sahibi bir kalbin "var olma" ağrısından gelir.

Belki de bu yüzden kendi şiir evrenine Sevgili Huzursuzluğum diyordu. 2025’te okurla buluşan Sevgili Huzursuzluğum | Toplu Şiirleri, bu asil yükün hem tanığı hem de muhasebesidir. Kitap, yalnızca şiirlerin bir araya gelmesi değil; yıllarca kitapların arka kapağında “İstanbul’da yaşıyor” diye geçiştirilmiş o protest, o suskun biyografinin, altı sayfalık sahici bir yüzleşmeye dönüşmesidir aynı zamanda.

Çünkü Bülent Parlak artık İstanbul’da yaşamıyordu. Ve o tek cümlelik, umursamaz biyografi, artık sevenlerinin taşıyamayacağı ağır bir maskeye dönüşmüştü.

Yarım Kalmış Bir Elçilik: “Yalvaç”

Şairin bilgisayarında bulunan ve ömrünün vefa etmediği son şiirleri, “Yalvaç” adını verdiği bir klasörde toplanmıştı. Kelime köküyle "kitap getiren", anlam genişliğiyle “elçi”... Parlak’ın şiir ve denemelerindeki yönelim düşünüldüğünde bu isimlendirme tesadüf değil, varoluşsal bir istikamettir. O, hakikatin indirgenmiş, sloganlaşmış halini değil; incelmiş ve damıtılmış hâlini duyuran bir "gölge elçi" gibiydi.

T. S. Eliot’ın “Şiir insanları birleştirmez, ayırır” tezi, Bülent Parlak’ta farklı bir yankı bulur: Şair, insanı kalabalıktan, sürüden ve gürültüden ayırarak ona kendi iç sesini, fıtratını iade eder. İnsanın anlam arayışına, öz bilincine tutulmuş bir aynadır bu.

O halde soru şudur: Bir şair neyin elçisi olur?

Bülent Parlak’ın poetikası bu soruyu mısra mısra yanıtlar:

·        Tokat yemeden büyüyen çocukların,

·        Yağmur altında şemsiyesiz üşüyen adamların,

·        Terli mendille dertleşen işçilerin,

·        Pişmanlık kuyruğunda sıranın kendisine gelmesini bekleyenlerin,

·        Ve hakkında hiç şiir yazılmamış mahcup kızların…

Sesini duyuramayan, hikâyesi yazılmayan herkesin elçisi. O, yalnızca bir şair değil; "görünmeyenin tarihçisi"dir. Duyulmayanın sesi, kalabalığın gölgesinde unutulan insanın sözcüsü. Ve bu sözcülük, estetik bir duruşun ötesinde ahlaki bir tanıklıktır. “Ey Akşam Beşin ve Kışın En Çok Olduğu Şehir Ankara’nın Sahibi” şiirini bir dua ile bitirirken, modern dünyanın anlam yitimine karşı yükselen o iç isyanı dile getirir:

“seni unuttukça başımıza gelen şey

Yıkıcı hatıralardan başka bir şeye benzemiyor.”

Anma Gecesi: Eksik Bir Hikâyenin Masası

Tarih yaprakları 8 Aralık 2025’i gösterdiğinde, Türkiye Tasarım Vakfı’nda düzenlenen anma gecesi, tıpkı onun şiirleri gibi hüzünle karışık, samimi bir sıcaklığa sahipti. Ali Ayçil, Adem Eyüp Yılmaz, Aykut Ertuğrul, Furkan Çalışkan, Yakup Öztürk… Hepsi, eksik kalan bir masanın etrafında, yarım kalmış bir sohbeti tamamlama arzusuyla bir araya geldiler.

Fakat geceye damgasını vuran, yüreklerde iz bırakan an, kızı Yaren Parlak’ın dudaklarından dökülen şu cümleydi:

“Şimdi şu kapıdan içeri girse hiçbirimiz şaşırmayacağız.”

Bu cümleyi duyan herkesin boğazında bir düğüm, zihninde aynı hayal belirdi: Bülent abi olsaydı, kendi adına düzenlenen bu geceyi hafif bir tebessüm, biraz mahcubiyet ve kendine has o protest sessizlikle, en arka sıradan izlerdi.

Program bittikten sonra Kuzguncuk iskelesinin terasında içilen sigaraların dumanına, şairin şiirlerinden eksik olmayan o tanıdık hüzün karıştı. Herkes, Bülent Parlak’ın yokluğunu kendi cümlesinin içinden, kendi sızısından tarttı. O olsaydı, şüphesiz gecenin tamamını eksiksiz, feraset dolu bir yazıyla ölümsüzleştirirdi. Biz ise, elimizden gelen en kırılgan hatırayı ancak kayda geçirebildik.

 Sessiz İnsanları Duymaya Ne Zaman Başlayacağız?

Bu yazı, hem şehrin hem de insanın içindeki o kırılgan seslere bir kulak verme çabasıdır. Bülent Parlak’ın mirası, yalnızca kütüphanelerin tozlu raflarında değil; sesi duyulmayan insanları duyabilme hassasiyetinde, merhameti bir şahsiyet meselesi olarak görebilme erdeminde yaşıyor.

Nurettin Topçu’nun “kalbin terbiyesi” dediği hakikatin şiire dönüşmüş hâlidir bu. Ve yazının sonunda, şairin en sahici, en yalın cümlesi bir kez daha boşlukta yankılanıyor:

“İnsan insana iyi geldiği gün, dünya düzelir.”

Belki dünya bu yüzden hâlâ düzelmedi. Çünkü sessiz insanları, gölgede kalanları duyacak kulaklarımız, o "iyi gelecek" kalplerimiz hâlâ tam açılmadı. Ama Bülent Parlak’ın şiiri tam burada, duyulmamış olanın nabzında, "Yalvaç" klasörünün kapağı her açıldığında yaşamaya devam ediyor.