AĞUSTOS BÖCEĞİ VE
MAARİFİN ANLAM ARAYIŞI
İnsan
zihni, çoğu zaman farkına varmadan, sessizce inşa edilen bir kaledir. Çocukken
dinlediğimiz masallar, ezberimize nakşedilen şiirler ve dilden dile aktarılan
hikâyeler; yalnızca hayal dünyamızı değil, hakikati kavrama biçimimizi de
şekillendirir. Kültür, yüksek sesle konuşmaz; o, görünmez bir mürşit gibi
ruhumuza fısıldar. Bize ne düşüneceğimizi değil, "nasıl"
düşüneceğimizi; neyi kutsayıp neyi dışarıda bırakacağımızı öğretir. Biz
öğrendiğimizi sanmayız, sadece kabulleniriz. Ve fark ettiğimizde, o fısıltı
çoktan kimliğimiz haline gelmiştir.
La Fontaine’in o meşhur Ağustos
Böceği ile Karınca masalı da bu sessiz inşanın en güçlü tuğlalarından
biridir. Yüzyıllardır bu anlatı; çalışkanlığın, planlı yaşamanın ve istikbal
kaygısının mutlak sembolü olarak zihinlere kazındı. Karınca; disiplinin,
üretimin ve mülkiyetin kutsal temsilcisi ilan edilirken; Ağustos böceği
tembellikle, sorumsuzlukla ve savurganlıkla damgalandı. Bu hiyerarşi o kadar
köklü bir biçimde yerleşti ki, sorgulanması teklif dahi edilemez bir
"hakikat" gibi kuşaktan kuşağa aktarıldı.
Ama insan, bazen durmalı ve sormalıdır:
Gerçekten öyle midir? Ya bu masal, çalışkanlığı
yüceltirken gizlice bencilliği ve
istifçiliği de kutsuyorsa? Ya karınca üzerinden inşa edilen bu çalışma
ahlâkı, insanı değil de sadece sistemi ayakta tutan ruhsuz bir çarkı
meşrulaştırıyorsa? Ya bu hikâye, "fayda"yı insanın,
"verimliliği" ise ruhun önüne koyan bir zihniyetin pedagojik bir
tuzağıysa?
Karınca
Düzeni ve Modern Eğitimin Çıkmazı
Modern eğitim, büyük ölçüde bu "karınca
metaforu" üzerine bina edilmiştir: Daha
fazla rekabet, daha fazla performans, daha fazla tüketim. Bu denklemde
insan, çoğu zaman yalnızca "performans gösteren bir organizma"ya
indirgenir. Oysa insan, sadece çalışan ve biriktiren bir varlık değildir. O;
düşünen, hisseden, hayal kuran ve her şeyden önemlisi "anlam"
arayan bir varlıktır. Eğer eğitim, bu çok katmanlı insan tasavvurunu
kuşatamazsa; sadece verimliliği değil, insanın ruhunu da tüketir.
İşte tam bu noktada, kalıpları kıran o gür sada, Sezai Karakoç’un muazzam itirazı
yükselir:
“Ağustos Böceği Bir Meşaledir.”
“Ey masalcı adam, iftira ettin sen
Bu harikalar harikası böceğe.”
Sezai Karakoç’un ufkunda ağustos böceği tembel değildir;
o, en derin uykulardan uyanmış bir mütefekkirdir.
Zamanın gürültüsüne değil, hakikatin ezeli çağrısına kulak verir. Kâinatın
ayetlerini okur, varlığın özüne temas eder. O, iyiliğin, estetiğin ve ruhun
özgürleşmiş sesidir. Kış geldiğinde karıncalar toprağın altına, yani güvenli
ama karanlık konfor alanlarına çekilirken; ağustos böceği bedel öder. Fakat
giderken geride bir ışık, bir işaret, sönmeyecek bir meşale bırakır.
İki
Okuma, İki Medeniyet Tasavvuru
Aynı
sembol, iki farklı okuma… Ve bu iki okuma aslında iki ayrı hayat felsefesini,
iki ayrı eğitim anlayışını temsil eder.
Eğitim
bugün çoğu zaman "karınca ahlâkıyla" tarif ediliyor: Ölçülebilir,
raporlanabilir, dosyalanabilir kazanımlar… Bu düzen güven verir çünkü kontrol
edilebilir olduğu sanılır. Oysa eğitimin asıl cevheri, her zaman bu mekanik
düzenin içinden çıkmaz. Bazen, güneşe en yakın yerde, hiçbir karşılık
beklemeden yankılanan o hür seste gizlidir.
Bugünün eğitim sistemi ağustos böceklerini pek sevmez.
Sorgulayanları, "Niçin?" diye duranları, müfredatın dar satır aralarına
sığmayanları dışarıda bırakmak ister. Çünkü sistem, hızlı sonuçları ve kısa
vadeli başarıları sever. Ancak mesele sadece pedagojik değildir; mesele derin
biçimde kültürel ve siyasidir. Zihinlerin
dekolonizasyonu, yani sömürgecilikten arınması, ancak başkasının
kavramlarıyla düşünmeyi bırakıp kendi iç sesimize dönmekle mümkündür.
Türkiye
Yüzyılı Maarif Modeli ve Yeni Bir Şafak
Kendi
kavramlarımızı kaybettiğimizde, konuştuğumuz ama kendimizi anlatamadığımız bir
"kültürel afazi" başlar. Oysa bir zamanlar Horasan’dan İstanbul’a,
Kurtuba’dan Semerkant’a uzanan bilgi; yalnızca tekniğin değil, anlamın ve
maneviyatın da taşıyıcısıydı.
İşte Türkiye
Yüzyılı Maarif Modeli, tam bu tarihsel eşikte anlamlı bir
"itiraz" ve "inşa" iddiası taşır. Bu model; eğitimi bir
üretim bandı olmaktan çıkarıp bir emanet
alanı olarak görme davasıdır. Bilginin ötesinde anlamı, başarının
ötesinde şahsiyeti, yeterliliğin ötesinde erdemi merkeze alan bir
"maarif" anlayışıdır.
Öğretmen:
Meşalenin Nöbetçisi
Eğitim
sadece biriktirmek değildir; bazen bir öğrencinin içindeki karanlığı tek bir
cümleyle aydınlatmak için kendini yakmaktır. Sezai Karakoç’un ağustos böceği
gibi; yanarken öğreten, tükenirken yol gösteren… Gerçek öğretmen, bilgiyi
nakleden değil, anlamı yaşayarak tecelli ettirendir.
Sınıfın bir köşesinde "uyumsuz" diye yaftalanan
o çocuk, belki de henüz adı konmamış bir hakikatin feryadını taşımaktadır. Eğer
öğretmen karınca refleksiyle bakarsa o sesi boğar; ama ağustos böceğinin
hikmetini duyarsa, orada eğitimin mucizesi başlar. Çünkü maarif, öğretmekten önce duyabilmektir.
Bugün
öğretmenlerimiz, dijital çağın verilerle örülmüş yalnızlığı içindeler. Veri
çoğaldı ama temas azaldı; bilgi arttı ama anlam seyrekleşti. Bu yüzden ağustos
böceğinin o sade ama ısrarlı sesine yeniden muhtacız. O ses bize fısıldıyor:
·
Her şey ölçülemez.
·
Her değer
istiflenemez.
·
Bazı hakikatler
ancak yaşanır.
Maarif
davamızın aradığı öğretmen, öğrencisini sadece "geleceğin iş gücü"
olmaya değil, kendi özüne ve hakikate çağıran öğretmendir. Eğitim bir araç değil,
bir davettir. Bir öğretmenin hiçbir karşılık beklemeden, sırf "insan
kalabilmek" için hakikati haykırmaya devam etmesi, medeniyetimizin
sönmeyen meşalesidir.
Bu metnin
ilhamını borçlu olduğumuz, fikirleriyle yolumuzu aydınlatan merhum Sezai Karakoç’u rahmet ve
minnetle anıyorum. Eğitimde anlamı, vicdanı ve insanı merkeze alan bu tefekkür
iklimine kapı aralayan Dr. Sayın Esra
Erdoğan Albayrak’a ise bu kutlu yoldaki emekleri ve ufuk açıcı katkıları
için kalbi şükranlarımı sunuyorum.