4 Ocak 2026 Pazar

AĞUSTOS BÖCEĞİ VE EĞİTİMİN MEŞALESİ


 

 

AĞUSTOS BÖCEĞİ VE EĞİTİMİN MEŞALESİ

Yıllarca dinlediğimiz şiirlerin, masalların ve hikâyelerin zihnimizi nasıl biçimlendirdiğini çoğu zaman fark etmeyiz. Çünkü kültür, çoğu zaman sesini yükseltmeden konuşan görünmez bir öğretmendir. Ne düşüneceğimizi değil belki ama nasıl düşüneceğimizi öğretir. Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu; neyin makbul, neyin dışarıda bırakılması gerektiğini gündelik hayatın içinden fısıldar. Farkına varmadan öğrenir, farkına varmadan kabulleniriz.

La Fontaine’in meşhur Ağustos Böceği ve Karınca masalı da böyledir. Yüzyıllardır çocuklara çalışkanlığı, planlı olmayı ve geleceği düşünmeyi öğretmek için anlatılır. Masalda karınca; disiplinin, gayretin ve üretkenliğin sembolüdür. Ağustos böceği ise tembellik, savurganlık ve sorumsuzlukla anılır. Bu anlatı, o kadar yerleşiktir ki, neredeyse sorgulanmaz bir hakikat gibi kuşaktan kuşağa aktarılır.

Ama bir an durup düşünmek gerekir.
Gerçekten öyle midir?

Ya bu masal, çalışkanlık kadar bencilliği ve istifçiliği de yüceltiyorsa?
Ya karınca metaforu üzerinden kutsanan çalışma ahlâkı, insanı değil; sistemi ayakta tutan bir düzenin ideolojik diliyse?
Ya bu hikâye, üretmeyeni değersizleştiren; faydayı insanın önüne koyan bir zihniyetin sessiz öğretmeniyse?

Modern eğitim, büyük ölçüde işte bu karınca metaforunun üzerine inşa edilmiştir:
Daha fazla rekabet et.
Daha fazla üret.
Daha fazla tüket.

İnsan, bu denklemde çoğu zaman bir performans varlığına indirgenir. Oysa ağustos böceği bize şunu hatırlatır: İnsan bundan ibaret değildir. İnsan yalnızca rekabet eden bir varlık değil; düşünen, hisseden, hayal kuran, anlam arayan bir varlıktır. Eğitim, insanın bu çok katmanlı yapısını kuşatmadığında; onu verimsizleştirmekle kalmaz, ruhunu da tüketir.

İşte tam bu noktada, merhum Sezai Karakoç’un “Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiiri, yüzyıllardır süren bir anlatıya itiraz eder:

“Ey masalcı adam, iftira ettin sen
Bu harikalar harikası böceğe.”

Sezai Karakoç’un şiirinde ağustos böceği tembel değildir; uyanmış olandır.
Zamanın gürültüsünü değil, hakikatin çağrısını dinler.
Kâinatın ayetlerini okur; varlığın özüne temas eder.
İyiliğin, güzelliğin ve özgürlüğün sesidir.

Kış geldiğinde karıncalar toprağın altına çekilirken, o hakikati aramanın bedelini canıyla öder. Ama ardında bir şey bırakır:
Bir fener…
Bir işaret…
Bir meşale…

Şair, insanı yalnızca üretim ve tüketim çarkının dişlisi olarak gören modern paradigmanın karşısına; anlam arayan insanı koyar. Aynı sembol, iki farklı okuma… Ve bu iki okuma, aslında iki ayrı hayat felsefesini, iki ayrı eğitim anlayışını temsil eder.

Eğitim de çoğu zaman karınca ahlâkıyla anlatılır.
Planlıdır, hesaplıdır, biriktiricidir.
Kazanımlar sıralanır, çıktılar dosyalanır, başarı grafiklere dönüştürülür.
Bu düzen güven verir. Çünkü ölçülebilenin denetlenebilir; denetlenebilenin de yönetilebilir olduğu sanılır.

Oysa eğitimin asıl sesi her zaman bu düzenin içinden gelmez.
Bazen bir ağacın tepesinde, güneşe en yakın yerde, hiçbir karşılık beklemeden öten bir seste yankılanır.

Bugünün eğitim sistemi, ağustos böceklerini pek sevmez. Soranı, duranını, düşünceye dalanı;
“Niçin?” diye direneni, müfredatın satır aralarına sığmayanı sessizce eleyip geçer. Çünkü sistem, karınca düzenini sever: ölçülebilir olanı, raporlanabilir olanı, kısa vadede sonuç vereni…

Ama burada mesele yalnızca pedagojik değildir; siyasal ve kültüreldir. Çünkü sömürgecilik yalnızca toprakların işgaliyle sınırlı bir süreç değildir. En kalıcı hâliyle, zihinlerin ele geçirilmesidir. Ve bu sürecin en etkili araçlarından biri, her zaman eğitim olmuştur.

Başkasının kavramlarıyla düşünmeye zorlandığımızda, iç sesimiz kısılır.
Dillerimiz zenginliğini, toplumlarımız özgünlüğünü, bireyler ise problemlerle baş etme kabiliyetlerini yitirir. Bu hâl, bir kültürel afazidir. Konuşuruz ama kendimizden konuşmayız; düşünürüz ama başkasının kelimeleriyle.

Biz burada bir Batı karşıtlığı üretmek için değil; sorgulayıcı bir duruşla zihnimizin koordinatlarını yeniden konumlandırmak için duruyoruz. Bilginin jeopolitiğini, hangi coğrafyada üretildiğini ve hangi dünya tasavvurunu taşıdığını yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü bilgi hiçbir zaman nötr değildir.

Bir zamanlar Horasan’da, Bağdat’ta, Semerkant’ta, Kurtuba’da ve İstanbul’da üretilen bilgi; yalnızca bilimin değil, anlamın ve maneviyatın da merkezindeydi. Merkezler değiştiğinde, yalnızca bilgi değil; anlam, değer ve otorite de yer değiştirdi. Gerçek özgürleşme, işte bu kaymanın farkına varmakla başlar.

Bugün yapay zekâ algoritmalarının dahi dar bir güç alanı tarafından belirlendiği bir çağda, eğitim ve dekolonizasyon yalnızca geçmişin değil; geleceğin de hayati meselesidir. Hangi bilginin öğretileceğine, hangi soruların sorulacağına ve hangi seslerin susturulacağına kim karar veriyorsa; iktidar da oradadır.

İşte Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, tam bu noktada anlamlı bir eşik sunar. Modelin merkezine yerleştirilen vurgu, yalnızca bilgi üretimi değildir. Asıl vurgu; anlam inşası, şahsiyet gelişimi ve erdemli insan yetiştirme idealidir. Bu ideal, eğitimi bir üretim bandı olmaktan çıkarır; onu bir emanet alanına dönüştürür.

Eğitim, sadece biriktirmek değildir. Bazen yakmaktır. Bazen, bir öğrencinin içindeki karanlığı, tek bir cümleyle aydınlatmaktır. Ve o cümle, çoğu zaman kazanım tablolarında yazmaz.

Sezai Karakoç’un ağustos böceği bu yüzden bir meşaledir. Yanarken öğreten, tükenirken yol gösteren, kendi gövdesinden ses çıkaran bir meşale… Gerçek öğretmen de böyledir. Bilgiyi yalnızca aktaran değil; anlamı yaşayarak gösteren… Sınıfta bazen bir çocuk vardır. “Uyumsuz” denir ona. Soruları “zamansız”, hayalleri “gereksiz” bulunur. Ama o çocuk, ağustos böceği gibi, henüz adı konmamış bir hakikatin sesini taşır. Eğer öğretmen yalnızca karınca refleksiyle bakarsa, o sesi susturur. Ama durur ve dinlerse, eğitimin asıl mucizesi başlar.

Maarif, tam da burada başlar. Çünkü maarif, sadece öğretmek değil; duyabilmek, fark edebilmek, koruyabilmektir.

Eğitim, öğrenciyi hayata hazırlamak kadar; hayatı öğrenciye açabilmektir. Bunun için bazen gölgeye kaçmamak gerekir. Ağustos böceği gibi, güneşin karşısına çıplak çıkmak gerekir. Yanma pahasına… Yanlış anlaşılma pahasına… Hatta yalnız kalma pahasına…

Bugün öğretmenler yalnız. Dijital çağda daha da yalnız. Ekranlar çoğaldı ama temas azaldı.
Veri arttı ama anlam seyrekleşti.

İşte tam bu noktada, ağustos böceğinin sesi yeniden duyulmalıdır. Çünkü o ses şunu fısıldar:
Her şey ölçülemez. Her değer biriktirilemez. Bazı hakikatler ancak yaşanır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin aradığı öğretmen profili tam da bu sesi taşıyan öğretmendir: bilgiyi anlamla buluşturan, öğrenciyi yalnızca geleceğe değil; kendine çağıran öğretmen.

Eğitim, bu anlamda, öğrenciyi hayata hazırlayan bir araçtan çok; hayatı anlamaya çağıran bir davettir. Bu davetin dili bazen sessizdir, bazen de bir böcek sesi kadar ısrarlıdır.

Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey şudur:
Bir sınıfta, bir öğretmenin, hiçbir karşılık beklemeden, sırf doğru olduğu için, sırf güzel olduğu için, sırf insan kalabilmek için şarkı söylemeye devam etmesi…

Çünkü kadim medeniyetimizin köklerimizden aldığı kıvılcım ile yaktığı meşale, bazen bir öğretmenin sesinde, bazen bir öğrencinin sorusunda, bazen de hor gördüğümüz bir ağustos böceğinde yanar. Ve eğitim, o meşalenin sönmemesi için nöbet tutmaktır.

Bu metnin ilhamını borçlu olduğumuz merhum Sezai Karakoç’u rahmetle, hürmetle ve minnetle anıyorum.
Eğitimde anlamı, vicdanı ve hakikati merkeze alan bu derin düşünce iklimine kapı aralayan Dr. Sayın Esra Erdoğan Albayrak’a ise emekleri ve ufuk açıcı katkıları için şükranlarımı sunuyorum.

 

 

 

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder