21 Şubat 2025 Cuma

TELEFON DİNLEME

 TELEFON DİNLEME

‘Merhaba, ahizenin diğer ucundaki dostum,’

"Paranoyak olmamız, takip edilmediğimiz anlamına gelmez." Bu sözü şiar edinmiş bir kuşaktan olduğum için, pazar gecesi internete düşen ve üç yıldır dinlenen yedi bin kişilik listede adımı görmek beni şaşırtmadı. Gençliğimde "devlet dinliyordur," derken, 28 Şubat civarında "derin devlet dinliyordur," demeye başlamıştım. Son yıllarda ise bu hatlara bir yenisinin daha eklendiğinden en ufak şüphem yoktu.

Yine de şaşırmamak, insanı düşünmekten alıkoymuyor. Üç yıl boyunca telefonla yaşayan ya da yaşamak zorunda kalan birini dinleyen kişi nasıl biridir, diye merak ediyor insan. O yüzden bu mektup, doğrudan sana... Ahizenin diğer ucundaki, paralel hatta bekleyen, görünmez kulağa.

Telefon konuşmalarımız bazen yarım kalıyor, bazen de yüz yüze çözülen meselelerle kapanıyor. Sen ise bir noktadan sonra kaybolan hikâyeleri asla tamamlayamıyorsun. Mesela, beni ilk dinlemeye başladığında İstanbul’daki hasta arkadaşımın durumunu bilmiyordun. Artık öğrenme şansın da yok, çünkü mezarına bile çoktan gittik. Annemin hastalığı ciddiye alınacak bir şey değil ama kullandığı ilaçları reddetmeye devam ediyor. Tedavi süreci uzuyor. Babamı merak ettiysen söyleyeyim, keyfi yerinde. Telefonunu neredeyse hiç açmaz, ev telefonu saatlerce çalsa bile umursamaz. Onun hakkında pek fazla bilgin yoktur.

Oğlumla hâlâ eve geç gelmesi yüzünden tartışıyoruz. Ben de onun yaşında aynı şeyleri yapmadım mı? Ama insan baba olunca ister istemez sinirleniyor. Neyse ki kızım henüz küçük, onunla büyük sorunlarımız başlamadı. Eşim ise kronik ve kalıtımsal romatizması için İzmir’den Tayfun’un önerdiği bitkisel bir ilaç deneyecek. Henüz tahlillerini yaptıramadık, yoğunluktan. Tayfun’la konuşmalarımız seni yanıltmasın, bütün arkadaşlarım aynı ideolojiden değil. Ama hepsi dürüst insanlar, bunu bunca yıl dinledikten sonra senin de anlamış olman lazım.

Telefonla konuşmadığım için hakkında hiçbir fikrin olmayan insanlar da var. Sabah büronun önünde simit-peynir satan seyyar satıcıyı, spor salonunun otoparkına bakan çocuğu tanımazsın. Mahallede yıllardır aynı fırından ekmek alırım ama fırıncıyla bir kere bile telefonda konuşmadım. Ekmeği Ankara’da bir numaradır, istersen adresini veririm. Gençken yanında çalıştığım Namık Abi’nin manavını belediye kapattı, yerine taksi durağının karşısında bir köfteci açıldı. Duraktaki şoförlerin çoğu çocukluk arkadaşım.

Sabahları ve akşamları selamlaştığım onlarca insan var ama sen onları da bilemezsin. Çünkü aramızda yalnızca telefon var.

Bu sabah işe gelirken geceden yağmur yağmıştı. Yerler ıslak, hava serindi. Arabada Seda Kırgız’ın "Sesler" albümünden "Geceler" çalıyordu. Kediler uyuşuk dolaşıyordu, gökyüzü "Yine yağacağım," der gibi asılmıştı tepemize. Bunlardan haberin olmadı tabii.

Peki ya sen? Ne yer, ne içersin? Annen baban var mı? Mahallende insanlarla selamlaşır mısın? Aynı fırından mı ekmek alırsın? Bunları bilmiyorum. Anlatmak istersen çaldır kapat, anlarım. Ama tahmin ettiğim kadar kötüyse durumun, bir müdahale lâzım. Belki karanlık bir odada, kulaklık başında, saatlerce kayıt dinleyip deşifre yapıyorsundur. Belki yaptığın iş karakterini dümdüz etti, belki de içten içe bunun sıkıntısını çekiyorsundur.

İnsanlar telefonda ağlar, güler, üzülür, çırpınır. Kendi mahremlerini fısıldarlar, kötü bir haber aldıklarında sessizce kalakalırlar. Sevindirici haberleri heyecanla paylaşırken yanlış tuşlara basarlar. Sen bunların hepsini dinliyorsun. Kaydediyorsun. Not alıyorsun. Tüm bunları gizlice yapıyorsun. Bir gölge gibi saklanıyorsun.

Zor iş.

Eğer bu yük sana ağır gelmeye başladıysa, kulaklığını atıp kaçmadıysan, Erol Göka ya da Mehmet Bekaroğlu’nu arayabilirsin. Onlar uzman. Telefon numaralarını verebilirim.

Pardon… Sende zaten hepimizin numarası vardı, değil mi?

20 Şubat 2025 Perşembe

ÖĞRETMEN DEDE KORKUT

ÖĞRETMEN DEDE KORKUT

Dede Korkut, Türk tarihinin ve kültürünün en önemli bilge kişilerinden biridir. O, yalnızca bir destan anlatıcısı değil, aynı zamanda toplumun öğretmeni, yol göstericisi ve değerler eğitiminin temel taşıyıcısıdır. Hikâyeleriyle Türk toplumunun ahlaki, sosyal ve kültürel değerlerini yeni nesillere aktarmış, eğitimin sadece bilgiyle değil, erdemle de desteklenmesi gerektiğini göstermiştir. Onun eğitim anlayışı, bireyin karakter gelişimini, cesaretini ve sorumluluk bilincini ön planda tutar.

Öğretmen Dede Korkut’un özelliklerine baktığımızda, onun bilge bir eğitimci gibi hareket ettiğini görürüz. O, bilgiyi sadece aktaran biri değil, aynı zamanda gençlere doğruyu yanlıştan ayırmayı öğreten bir rehberdir. Anlattığı hikâyelerde cesaret, doğruluk, vefa ve fedakârlık gibi değerleri ön plana çıkarır. Örneğin, Deli Dumrul’un hikâyesinde fedakârlık ve sevgi anlatılırken, Basat’ın Tepegöz ile mücadelesinde adalet ve cesaretin önemi vurgulanır. Böylece Dede Korkut, gençlere hayatın zorluklarına karşı nasıl dik durmaları gerektiğini öğretir.

Türk eğitim tarihi içinde Dede Korkut’un eğitim anlayışı, sözlü gelenek yoluyla toplumun karakter eğitimini şekillendirmiştir. Göçebe Türk topluluklarında eğitim, bilginin yaşanarak öğrenilmesiyle sağlanıyordu. Öğretmen Dede Korkut, bu eğitimin en önemli temsilcilerinden biri olarak, bilginin hikâyeler yoluyla aktarılmasını sağlamış ve gençleri hayata hazırlamıştır. İslamiyet’in kabulüyle birlikte bu değerler daha da pekişmiş, eğitim anlayışı ahlaki öğretilerle zenginleşmiştir.

Günümüzde Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de Öğretmen Dede Korkut’un eğitim anlayışıyla ortak yönlere sahiptir. Bu eğitim modeli, sadece akademik başarıyı değil, aynı zamanda karakter eğitimini, kültürel kimliği ve ahlaki değerleri de önemser. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bireyin hem bilgili hem de erdemli olmasını hedefler. Öğretmen Dede Korkut’un vurguladığı gibi, eğitim sadece ders kitaplarından ibaret değildir; aynı zamanda hayatı doğru okumayı, cesur ve adaletli olmayı öğretmelidir.

Öğretmen Dede Korkut yalnızca bir hikâye anlatıcısı değil, aynı zamanda toplumun eğiticisi, rehberi ve bilgesi olmuştur. Onun eğitim anlayışı, bireyin sadece akademik bilgi edinmesini değil, ahlaki değerleri de içselleştirmesini savunur. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli’nin de temelinde bu anlayış vardır. Bugün Öğretmen Dede Korkut’un hikâyeleri, sadece geçmişi anlamak için değil, geleceği inşa etmek için de okunmalı ve eğitimin bir parçası hâline getirilmelidir.

GEÇMİŞTEN GELECEĞE BİR KÖPRÜ

GEÇMİŞTEN GELECEĞE BİR KÖPRÜ

‘Eğitim’

Eğitim, bir toplumun gelişmesini sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Geçmişten günümüze kadar Türkler eğitime büyük önem vermiştir. Zaman içinde eğitim sistemimiz farklı dönemlerden etkilenmiş ve bugünkü hâline gelmiştir. Şimdi, tarihten günümüze eğitimin nasıl değiştiğini birlikte inceleyelim.

Göktürkler ve Uygurlar Döneminde Eğitim

Türklerin bilinen en eski devletlerinden biri olan Göktürkler, eğitimi daha çok sözlü olarak sürdürüyordu. Bilgeler ve ozanlar, halkın içinde dolaşarak destanları, kahramanlık hikâyelerini anlatıyordu. Bu sayede çocuklar hem geçmişlerini öğreniyor hem de ahlaki değerler kazanıyordu.

Uygurlar, eğitimi daha ileriye taşıdı. Kendi alfabelerini oluşturup yazıyı kullanmaya başladılar. Tapınaklarda eğitim vererek öğrencilere yazı, matematik ve hukuk gibi dersler öğrettiler. Bu dönemde okuma-yazma oranı da arttı.

İslamiyet’in Kabulü ve Suffa Mektebi

Türkler, İslamiyet’i kabul ettikten sonra eğitim sistemlerinde büyük değişimler oldu. Suffa Mektebi, Peygamber Efendimiz’in (sav) zamanında açılan ve ilk Müslüman öğrencilerin eğitim aldığı bir okuldu. Burada sadece dini bilgiler değil, ahlak ve toplum hayatı ile ilgili dersler de veriliyordu. Türkler de bu sistemi örnek alarak medreseler kurmaya başladılar.

Selçuklular ve Osmanlılarda Eğitim

Selçuklular, eğitimi sistemli hâle getiren devletlerden biriydi. Nizamiye Medreseleri gibi büyük eğitim kurumları açarak bilim insanlarının yetişmesini sağladılar. Matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi dersler burada okutuluyordu.

Osmanlılar döneminde de medrese eğitimi devam etti. Ancak devlet büyüdükçe eğitim sistemi de gelişti. Enderun Mektepleri kurularak devlet adamları yetiştirildi. Halkın okuma yazma öğrenmesi için Sıbyan mektepleri (ilkokullar) açıldı.

Cumhuriyet Döneminde Eğitim: Medreseden Modern Okullara

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda eğitimde büyük değişiklikler yapıldı. Eski medrese sistemi kaldırılarak herkesin eşit şartlarda eğitim alabileceği modern okullar açıldı. 1928’de Harf Devrimi yapılarak Latin alfabesine geçildi. Bu sayede halkın okuma-yazma oranı hızla arttı.

Batılı eğitim anlayışı benimsenerek bilim, fen ve matematik gibi dersler daha fazla önem kazandı. Artık eğitim sadece dini bilgilerle sınırlı kalmıyor, öğrenciler hayata dair her konuda bilgi sahibi oluyordu.

Günümüzde ve Avrupa’daki Eğitim Sistemi

Günümüzde eğitim artık sadece sınıf ortamında değil, teknolojik araçlarla da destekleniyor. Akıllı tahtalar, bilgisayarlar ve tabletler dersleri daha anlaşılır hâle getiriyor. Avrupa ülkelerinde eğitim sistemi sürekli gelişiyor ve öğrenciler daha çok araştırma yapmaya, projeler üretmeye yönlendiriliyor. Türkiye de bu modern eğitim sistemine ayak uydurmak için çalışmalar yapıyor.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile Eğitim

Bugün Türkiye, Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile eğitimi daha ileriye taşımayı hedefliyor. Bu modelde sadece ders başarısı değil, aynı zamanda öğrencilerin ahlaki ve kültürel gelişimi de önemli görülüyor. Yani öğrenciler hem akademik hem de sosyal yönleri güçlü bireyler olarak yetiştirilmeye çalışılıyor.

Eğitim, geçmişten geleceğe uzanan bir köprü gibidir. Her dönemde gelişerek bugünkü hâlini almıştır. Ancak eğitimde en önemli şey, öğrendiklerimizi hayatta nasıl kullandığımızdır. Bilgiyi sadece ezberlemek yetmez; onu anlamak, yorumlamak ve üretken olmak da gerekir. Çünkü eğitim, bireyleri ve toplumları ileriye taşıyan en büyük güçtür!

 

 

 

19 Şubat 2025 Çarşamba

EĞİTİM

EĞİTİM

‘Geleceği Şekillendiren En Önemli Adım’

Eğitim, bir milletin geleceğe güvenle ilerlemesini sağlayan en önemli unsurdur. Dünyanın farklı ülkelerinde değişik eğitim sistemleri uygulanmakta ve her ülke kendi ihtiyaçlarına uygun modeller geliştirmektedir. Finlandiya, Japonya, Amerika ve Almanya gibi ülkeler, eğitime verdikleri önemle dikkat çeker. Peki, Türkiye’nin eğitim anlayışı nasıldır ve "Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli" bu konuda neler sunmaktadır?

Dünyadaki eğitim sistemlerine baktığımızda bazı temel farklılıklar göze çarpar. Örneğin, Finlandiya'da eğitim sistemi ezbere değil, uygulamaya ve öğrencilerin merak duygusunu geliştirmeye odaklanır. Japonya’da disiplin ve saygı ön planda tutulurken, Amerika’da bireysel gelişim ve rekabet ruhu önemlidir. Almanya ise mesleki eğitimi teşvik ederek öğrencilerin erken yaşta uzmanlaşmasını sağlar.

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli ise köklerinden beslenen ve geleceğe emin adımlarla ilerleyen bir anlayışı benimsemektedir. Bu model, yalnızca bilgi aktarmayı değil, aynı zamanda özgüvenli, şahsiyet sahibi ve ahlaki değerlere bağlı bireyler yetiştirmeyi hedefler.

Bu sistem, öğrencilerin yeteneklerine uygun şekilde gelişimini destekler. Ezbere dayalı değil, uygulamalı ve deneyime dayalı bir öğrenme anlayışı benimsenir. Sanat, spor, bilim ve teknoloji alanlarında öğrencilere yeni fırsatlar sunularak onların potansiyellerini keşfetmeleri teşvik edilir. Ayrıca, milli ve manevi değerler ön planda tutulurken, çağın gereklilikleri de göz ardı edilmez.

Eğitim, sadece ders kitaplarından ibaret değildir. Değerlerine bağlı, sorumluluk sahibi, merak eden, sorgulayan ve çalışkan bireyler yetiştirmek, bir toplumun geleceğe güvenle ilerlemesini sağlar. İşte bu nedenle, Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli yalnızca akademik başarıyı değil, bireyin bütüncül gelişimini esas alan bir sistemdir.

Eğitim bir milletin en değerli hazinesidir. Gelecekte daha güçlü, daha başarılı ve değerlerine bağlı bireyler yetiştirmek için eğitim sistemimizin sürekli gelişmesi ve yenilenmesi gerekmektedir. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de tam olarak bu amacı gerçekleştirmeye çalışmaktadır.


TÜRK KÜLTÜRÜNDE MİSAFİRLİĞİN YERİ VE ÖNEMİ

TÜRK KÜLTÜRÜNDE MİSAFİRLİĞİN YERİ VE ÖNEMİ

Misafirlik, Türk kültüründe çok özel bir yere sahiptir. Bizim toplumumuzda misafir, adeta bir bereket ve mutluluk kaynağı olarak görülür. Eskiler, "Misafir kısmetiyle gelir" derken aslında hem misafirin getirdiği sevinci hem de paylaşmanın getirdiği bereketi anlatmışlardır.

Türkler, Orta Asya bozkır hayatında misafirperverliği önemli bir erdem olarak görülerdi. Göçebe yaşam tarzı nedeniyle her an bir misafir ağırlamak söz konusu olabilirdi. Misafire yemek ve konaklama sunmak, bir saygı ifadesi olmanın yanı sıra toplum içinde güven ve dayanışmayı artıran bir unsur olmuştur.

Selçuklular döneminde misafirhaneler ve kervansaraylar inşa edilerek misafirperverlik kurumsallaştırılmış, yolcuların ve misafirlerin konforu sağlanmıştır. Bu dönemde misafirleri ağırlamak sadece bireysel değil, aynı zamanda devletin de bir görevi olarak kabul edilmiştir.

Osmanlılar döneminde misafirperverlik, vakıflar aracılığıyla daha da geliştirildi. İstanbul ve diğer Osmanlı şehirlerinde misafirhaneler, aç olanlara yemek dağıtan imarethaneler kuruldu. Osmanlı sarayında bile misafirlere ayrı bir bölüm bulunur ve gelen yabancı misafirlere özel ikramlar sunulurdu.

Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise misafirperverlik, modern hayatla birlikte devam ettirilmiştir. Geleneksel misafirperverlik anlayışı, köylerde ve şehirlerde yaşayan insanlar arasında sürekliliğini korumuş, bayramlar, düğünler ve özel günlerde misafir ağırlama geleneği devam etmiştir.

Türk toplumunda misafire saygı ve hoşgörü göstermek büyük bir gelenektir. Misafir geldiğinde en iyi yer ona ayrılır, en güzel yemekler ikram edilir. Misafirin rahat etmesi için ev sahibi elinden geleni yapar. Büyüklerimiz, "Misafire ikram etmek, kültürümüzde bir borçtur" diyerek bu anlayışın nesilden nesile aktarılmasını sağlamışlardır.

Geleneksel misafirlik anlayışı, günümüz evlerinde de yaşamaya devam etmektedir. Pek çok evde misafirler için ayrı bir oda bulunur. Bu misafir odaları genellikle en özenli döşenmiş alanlardır. Kadife perdeler, parlak cilalı büfeler, şık yemek takımları ile düzenlenmiş bu odalar, misafirlerin ağırlandığı özel mekânlardır.

Misafirperverlik sözlüklerimize de yansımıştır. "Misafir gibi oturmak" ifadesi, bir ortamda saygılı ve çekingen davranmayı ifade ederken, "misafir kalmak" uzun süreli konaklamayı anlatır. "Misafir olmak" deyimi ise bir yere geçici olarak gitmeyi anlatan bir ifadedir. "Konsol" ve "büfe" gibi eşyalar da misafir ağırlamak için düzenlenen oturma odalarının vazgeçilmez bir parçasıdır.

Günümüzde teknoloji ve hızlı yaşam tarzı nedeniyle misafirlik anlayışı bazen geri planda kalabiliyor. Ancak köklü değerlerimizi yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak bizim sorumluluğumuzdur. Bu nedenle misafir ağırlamaya önem vermeli, ailemizle, komşularımızla ve dostlarımızla bir araya gelmeyi sürdürmeliyiz.

Misafirlik Türk kültüründe sadece bir gelenek değil, aynı zamanda bir hayat tarzıdır. Misafirperver olmak, sevgiyi ve hoşgörüyü yaymak demektir. Bu değerlerimizi koruyarak toplum olarak daha güçlü ve mutlu olabiliriz.


18 Şubat 2025 Salı

BAŞARMANIN YOLU

BAŞARMANIN YOLU

 ‘Umut, Azim ve Ahlak’

Hayat, önümüze çıkan engellerle şekillenir. Ancak engeller sadece bizi durdurmak için değildir. Zorluklar, aslında daha güçlü ve kararlı olabilmemiz için bir fırsattır. “Hiçbir şartta umutsuz olmayın” sözü, bir yaşam ilkesidir. Umutsuzluk, karanlık bir odadaki yalnız bir lambadan farksızdır; ancak umudu kaybetmemek, ışığı bulmamız demektir. Mesela, bir öğrencinin sınavdan düşük alması, onun başarısız olduğu anlamına gelmez. Bir başka sınavda, önceki hatalarından ders alarak daha iyi sonuçlar alabilir. Umut, insanın içindeki potansiyeli keşfetmesine yardımcı olur.

Başarı, bir anda elde edilen bir şey değildir. Öğrenmenin, denemenin, bazen de başarısız olmanın meyvesidir. “Başarmak için her yolu deneyin” sözü, bu gerçeği anlatır. Bir düşünün, Thomas Edison, ampulü icat etmek için 10.000 kez başarısız oldu, ancak her başarısızlık ona yeni bir şey öğretti. Aynı şekilde, her öğrenci kendi başarısını, deneme-yanılma yöntemiyle bulur. Örneğin, bir öğrenci matematikte zorlandığında, o soruyu tekrar çözmek ve öğretmeninden destek almak, başarılı olmasının yollarını açar. Bu süreç, öğrencilerin sadece bilgi edinmelerini değil, aynı zamanda azim ve kararlılıklarını da geliştirmelerini sağlar.

Maarif Eğitim Modeli, öğrencilere sadece akademik bilgiyi öğretmekle kalmaz, aynı zamanda insan olmanın erdemlerini kazandırmayı da amaçlar. "Hayata gülümseyerek bakmak" derken, sadece dış dünyaya pozitif bir tutumla yaklaşmaktan bahsedilmiyor. Zorluklar karşısında gülümsemek, insanın içsel gücünü bulmasının bir yoludur. Mesela, bir öğrenci okulda zor bir projeyi teslim etmeden önce stres altında olabilir. Ancak, yüzünde bir gülümseme ile bu projeyi yapmaya başladığında, o anki kaygılarını hafifletebilir ve daha verimli bir şekilde çalışabilir. Gülümseme, sadece dışarıya değil, ruhumuza da huzur verir.

Ayrıca, Maarif Eğitim Modeli, öğrencilerin sadece başarılı olmalarını değil, aynı zamanda ahlaki değerler açısından da doğru bir birey olmalarını hedefler. “Ahlaklı çocuklar olmak” demek, sadece akademik anlamda değil, kişisel değerler açısından da güçlü bireyler yetiştirmek demektir. Bu, adaletli olmak, başkalarına saygı göstermek ve topluma faydalı bireyler olmak anlamına gelir. Bir öğrencinin okulda arkadaşına yardım etmesi, ona olan saygısını ve duygudaşlığını gösterir. Ya da bir çocuk, bir hata yaptığında, hatasını kabul ederek ve özür dileyerek dürüstlük ve sorumluluk duygusunu geliştirir. Bu tür davranışlar, onun sadece akademik başarısını değil, insan olarak olgunlaşmasını da sağlar.

Maarif Eğitim Modeli, bireyleri sadece bilgiyle değil, ahlaki değerlerle de donatmayı amaçlar. Umutsuzluk anları, geçici ve aşılması gereken duvarlar gibidir. Sabırla, azimle, doğru bir bakış açısıyla onları aşmak mümkündür. Başarı, sadece çalışkanlıkla değil, aynı zamanda doğru kararlar alarak, ahlaki değerlerimizi yitirmeden ilerlemekle elde edilir. Eğitimin amacı, bireyleri sadece okulda değil, yaşamda da güçlü, saygılı ve sorumlu bireyler olarak yetiştirmektir. Çünkü gerçek başarı, insanın hem kendine hem de çevresine katkı sağladığı, doğru ve iyi bir insan olarak topluma hizmet ettiği yoldur.

MUTLU TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ NESİLLERİ

 

MUTLU TÜRKİYE’NİN GÜÇLÜ NESİLLERİ

Bir okul bahçesini düşünelim… Ders zili çalar çalmaz çocuklar neşeyle koşuyor, kahkahalar havaya karışıyor, oyun oynarken birbirlerine destek oluyorlar. İşte mutlu bir Türkiye’nin sesi budur! Okul bahçelerinin coşkulu neşesi, sadece bugünün değil, yarının da güçlü Türkiye’sinin habercisidir. Çünkü bir milletin en büyük gücü, yetiştirdiği nesillerdir.

Biz buradayız! Çocuklarımızın yalnızca derslerde başarılı olması için değil, aynı zamanda vicdan sahibi, cesur, üretken ve vatanını seven bireyler olarak yetişmesi için buradayız. Onları sadece sınavlara değil, hayata hazırlamak zorundayız. Özgür düşünebilen, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen, ahlaklı ve erdemli bireyler yetiştirmek en büyük sorumluluğumuzdur. Türkiye Yüzyılı’nın Maarif davası işte tam da budur: Eğitimi sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda karakter inşa etmek olarak görmek.

Bir çocuğun kendi kararlarını verebilmesi için fikir dünyasının özgür olması gerekir. Sorgulayan, araştıran, üreten nesiller yetiştirmek için onlara güvenmeli ve fırsatlar sunmalıyız. Örneğin, büyük bilim insanı İbn Sina, çocukken merak ettiği her şeyin peşine düşmüş, sorular sormuş ve yılmadan araştırmalar yapmıştır. İşte biz de çocuklarımıza böyle bir öğrenme aşkı kazandırmalıyız. Kitapları sadece ezberlemek için değil, hayatı anlamlandırmak için okumalılar.

Ancak güçlü bir nesil sadece aklıyla değil, ruhuyla da sağlam olmalıdır. Birlikte oyun oynarken arkadaşına destek olmayı öğrenen bir çocuk, büyüdüğünde toplumun sorunlarına duyarsız kalmaz. Paylaşmayı bilen, merhametli bir birey, gelecekte adaletli bir lider olabilir. Mevlânâ’nın dediği gibi, “İyilik arıyorsan, insanlara iyilik ver.” Eğitim sadece bireysel başarıya değil, toplumsal faydaya da hizmet etmelidir.

Ahlak ve değerler, bireyin pusulasıdır. Bir insan ne kadar bilgili olursa olsun, vicdanı yoksa bildiklerini yanlış kullanabilir. Aliya İzzetbegoviç bu konuda şöyle der: “Ahlaktan yoksun eğitim, toplumu felakete sürükler.” Bu yüzden öğrencilerimize doğruyu ve yanlışı ayırt edebilmeleri için rehberlik etmeliyiz. Onlara dürüstlük, vefa, sorumluluk gibi değerleri öğretmeliyiz. Vatanını seven bir nesil, ülkesini her alanda ileriye taşır.

Biz buradayız! Ülkemizi daha ileriye taşıyacak nesilleri yetiştirmek için buradayız. Eğitimciler, aileler, toplum olarak el ele vererek çocuklarımızı sadece bugüne değil, yarına da hazırlamalıyız. Türkiye Yüzyılı’nın Maarif davasını yükseltmek için hiç durmadan çalışacağız. Çünkü güçlü, özgür ve ahlaklı bireyler yetiştirirsek, Türkiye’nin sesi daha da gür çıkacaktır.

Ve unutmayalım: Mutlu Türkiye, sadece bilgiyle değil, sevgiyle, değerlerle ve umutla büyüyen çocukların Türkiye’sidir!

BİLGİYLE BÜTÜNLEŞEN DEĞERLER


BİLGİYLE BÜTÜNLEŞEN DEĞERLER

Eğitim, tıpkı bir ağacın kökleri gibi, hem derine uzanmalı hem de dallarıyla gökyüzüne erişmelidir. Eğer kökler sağlam değilse, en güçlü rüzgârda ağaç devrilir. Eğer dallar göğe uzanmıyorsa, gelişemez ve büyüyemez. İşte bu yüzden eğitim, hem bilimsel bilgiyle hem de millî ve manevi değerlerle harmanlanmalıdır. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, öğrencilerin yalnızca akademik başarı kazanmalarını değil, aynı zamanda ahlaki ve insani yönlerini de geliştirmelerini hedefler.

Türk-İslam düşünce tarihinde eğitim, sadece bilgi aktarmak değil, aynı zamanda insanı "kâmil insan" yani erdemli birey hâline getirmek olarak görülmüştür. Farabi, eğitimi bireyin sadece dünyayı anlaması için değil, iyi bir insan olabilmesi için de gerekli görmüştür. Ona göre, “Erdemli bir toplum, ancak iyi yetişmiş bireylerle mümkündür.” Bu anlayış, günümüzde de eğitim sistemimizin temel taşlarından biri olmalıdır.

İmam Gazali, eğitimin insanı yalnızca akıl yoluyla değil, aynı zamanda kalp yoluyla da geliştirmesi gerektiğini savunur. O, bilginin ancak ahlak ile birleştiğinde faydalı olacağını söyler. Günümüzde ise eğitim sistemlerinde ahlaki gelişimi ihmal ettiğimizde, öğrenciler bilgiyi nasıl kullanacaklarını bilemez hâle gelirler. Maarif Eğitim Modeli de bu yüzden sadece akademik başarıyı değil, öğrencilerin vicdan, sorumluluk ve adalet duygularını da geliştirmeyi hedefler.

Peki, dünyadaki eğitim sistemleri bu konuda nasıl bir yol izliyor? Finlandiya modeli, bireysel ilgi alanlarını ön plana çıkararak öğrenciyi merkeze alır. Japonya'da, eğitimin bir parçası olarak disiplin ve sorumluluk bilinci öğretilir. Türkiye’nin eğitim anlayışı ise bu modellerin güçlü yönlerini alarak, öğrencileri hem kendi değerleriyle yetiştirmeyi hem de evrensel bilgiyle donatmayı amaçlar. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Her gün bir yerden göçmek ne iyi, her gün bir yere konmak ne güzel.” Eğitim de böyledir; gelişmeli, yenilenmeli ama özünden kopmamalıdır.

Eğitim aynı zamanda geçmişin mirasını geleceğe taşıyan bir köprüdür. Tarihini bilmeyen, değerlerini unutan bir nesil, geleceğini sağlıklı inşa edemez. Mustafa Kemal Atatürk, “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” derken, ilmin sadece teknik bilgi değil, aynı zamanda bir yol gösterici olması gerektiğini de vurgulamıştır. Maarif Eğitim Modeli de bu anlayışla, öğrencileri tarihine duyarlı, vatanını ve insanını seven, topluma katkı sağlayan bireyler olarak yetiştirmeyi amaçlar.

Eğitim sadece sınav başarısı elde etmek değil, aynı zamanda iyi insan yetiştirmektir. Eğitimin amacı, öğrencileri sadece geleceğe hazırlamak değil, onlara yaşadıkları hayatın anlamını ve sorumluluklarını da öğretmektir. Yusuf Has Hacib’in dediği gibi, “Bilgi ile donan, ama onu iyilik için kullan.” İşte bu yüzden eğitim, hem bireyin hem de toplumun geleceğini şekillendiren en önemli güçtür.

EĞİTİMİN SONSUZ GÖKYÜZÜ

EĞİTİMİN SONSUZ GÖKYÜZÜ

Gökyüzü her zaman değişir. Bulutlar bazen dağılır, bazen yoğunlaşır, bazen de gökyüzünü karartır. Ancak gökyüzü hep oradadır; değişimlerin içinde sabit kalan bir öz gibidir. Eğitim de böyledir; yöntemler değişir, anlayışlar evrilir, öğrenciler ve öğretmenler kuşak kuşak yenilenir. Ama asıl mesele, eğitimin bu değişimler içinde kalıcı ve sağlam bir yapı olarak varlığını sürdürmesidir.

John Dewey, “Eğitim, hayata hazırlık değil, hayatın ta kendisidir.” der. Eğitimi yalnızca akademik bilgi aktaran bir süreç olarak görmek, bireyin gelişimini yarım bırakmak anlamına gelir. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, bu anlayışla öğrencileri sadece bilgiyle değil, ahlaki, sosyal ve duygusal zekâ açısından da donatmayı amaçlamaktadır. Bilgiye erişimin bu kadar kolay olduğu bir çağda, önemli olan bilgiye nasıl ulaşılacağını, onu nasıl kullanılacağını ve topluma nasıl fayda sağlanacağını öğretmektir.

Bu noktada Bulunuşluk Öğrenme Kuramı (Situated Learning Theory) devreye giriyor. Jean Lave ve Etienne Wenger, öğrenmenin sadece sınıf içinde gerçekleşmediğini, öğrencinin sosyal çevresiyle etkileşime geçerek anlamlı bir şekilde öğrendiğini söyler. Öğrencinin edindiği bilgi, gerçek hayatta uygulama alanı bulmadıkça, kalıcı olmaz. Örneğin, tarih dersinde bir savaşın yalnızca tarihlerle anlatılması yerine, öğrencilerin bir müzeyi ziyaret ederek dönemin şartlarını deneyimlemesi veya bir tiyatro oyununda o dönemi canlandırması, bilgiyi çok daha etkili bir şekilde içselleştirmelerini sağlar.

Dünya eğitim sistemleri de giderek daha fazla öğrenciyi merkeze alan, onların aktif katılımını sağlayan yöntemlere yönelmektedir. Maria Montessori, “Öğretmen, çocuğun doğasına saygı duyan bir rehber olmalıdır.” der. Eğitimin merkezinde öğrenci olmalı; onun merakı, ilgisi ve yetenekleri keşfedilmelidir. Finlandiya, Kanada, Japonya gibi eğitimde öncü ülkeler, eğitimin sadece sınav başarısına odaklanmadığını, bireyin toplumsal sorumluluk ve etik değerlerle yetiştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Türkiye de bu anlayışla, öğrencilerini yalnızca meslek sahibi yapmayı değil, dünyaya katkı sunabilecek bilinçli bireyler olarak yetiştirmeyi hedeflemektedir.

Öğrencilerimizin her yeni bilgiyi keşfetme heyecanını kaybetmemesi, öğretmenlerimizin onlara rehberlik ederken kendi öğrenme serüvenlerini de sürdürmesi dileğiylePlaton’un dediği gibi, “Eğitim, ruhun bütün güzelliğini ortaya çıkarmaktır.”

İyi dersler İstanbul, iyi dersler Türkiye!

17 Şubat 2025 Pazartesi

İYİ İNSAN OLMANIN SIRRI

İYİ İNSAN OLMANIN SIRRI

 Tolstoy’un Perspektifi’

Herkes iyi bir insan olmak ister, ama gerçekten iyi bir insan olmanın yolu nedir? Tolstoy’a sormuşlar: "Nasıl iyi insan olunabilir?" O da demiş ki: "Önce kötülük ve kötü insan hususunda mutabık olmak lazım." Peki, kötü insan kimdir? Diye sormuşlar. Tolstoy’un cevabı düşündürücüydü: "Kendi mutluluğundan başka hedefi olmayan insan en kötü insandır." Bu sözler, sadece kendimizi düşünmenin bizi iyi bir insan yapamayacağını gösteriyor. İyi bir insan olmak için başkalarının mutluluğunu da önemsemek gerekir. Peki, iyi bir insan olmak için başka neler yapabiliriz?

Kendini Tanımak ve Duyarlılık

İyi bir insan olmanın ilk adımı, kendimizi tanımaktır. Kendi duygularımızı, düşüncelerimizi ve davranışlarımızı anlamalıyız. Böylece güçlü ve zayıf yönlerimizi fark edebiliriz. Mevlânâ’nın şu sözü bu konuyu çok güzel özetler: "Başkalarına karşı duyarlı olmak, kendi iç dünyamızın kapılarını aralamaktır."

Duyarlılık, başkalarının hislerini anlamak ve onlara destek olmaktır. Arkadaşlarımız üzgün olduğunda yanında olmak, birine yardım etmek ya da sadece birini dinlemek bile duyarlı bir insan olduğumuzu gösterir. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, bireylerin sadece akademik değil, aynı zamanda sosyal ve manevi gelişimini de destekler. Empati kurmak, başkalarını anlamaya çalışmak, toplumsal dayanışmayı güçlendirir. Böylece çevremizle daha sağlıklı ilişkiler kurabiliriz.

Paylaşmak ve Yardımlaşmak

Tolstoy’un dediği gibi, sadece kendi mutluluğumuzu düşünmek bizi kötü bir insan yapar. Gerçek mutluluk, paylaşmaktan ve yardımlaşmaktan geçer. Yunus Emre’nin şu sözleri de bu durumu çok iyi anlatır: "Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz." Paylaşmak, bizi insan yapan en önemli değerlerden biridir.

Günlük hayatımızda küçük şeyleri paylaşarak bile mutlu olabiliriz. Örneğin, arkadaşımızla kalemimizi paylaşmak, ihtiyacı olan birine destek olmak veya birine güzel bir söz söylemek, hem bizim hem de karşımızdaki kişinin mutlu olmasını sağlar. Yardımsever olmak, topluma katkı sağlamak ve insanları mutlu etmek, bizi daha iyi bir insan yapar.

Azim ve Kararlılık

İyi bir insan olmak için azimli ve kararlı olmak çok önemlidir. Başarıya ulaşmak, pes etmeden çalışmayı gerektirir. Büyük bilim insanı Thomas Edison, binlerce kez deney yaparak ampulü icat etti. Onun şu sözü, başarının sırrını çok iyi anlatır: "Başarısızlık, başarının daha zeki bir yolunu bulmaktır." Eğer Edison pes etseydi, bugün dünyamız çok farklı olurdu.

Hayatta bazen zor anlarla karşılaşabiliriz. Ama önemli olan, bu zorlukların üstesinden gelebilmek için çaba göstermektir. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli, öğrencilerin kendine güvenen, azimli ve kararlı bireyler olarak yetişmesini hedefler. Çünkü kararlı olmak, sadece akademik hayatta değil, insan ilişkilerinde ve toplumsal sorumluluklarda da bize başarı getirir.

Bağımsızlık ve Sorumluluk

İyi bir insan olmak için sadece başkalarına duyarlı olmak yetmez, aynı zamanda bağımsız ve sorumlu da olmalıyız. Kendi kararlarımızı verebilmeli, başkalarına zarar vermeden özgürce düşünebilmeli ve hareket edebilmeliyiz. Atatürk, Nutuk adlı eserinde, bağımsızlığın Türk milletinin temel özelliklerinden biri olduğunu vurgulamıştır. Atatürk’ün bağımsızlık mücadelesi, özgürlüğün ve sorumluluk bilincinin ne kadar önemli olduğunu bize gösterir.

Bağımsız olmak, sadece fiziksel özgürlükle ilgili değildir; düşüncelerimizde, kararlarımızda ve hayata bakış açımızda da özgür olmalıyız. Ama bu özgürlüğü kullanırken sorumluluk sahibi olmalı, yaptığımız her şeyin sonuçlarını da düşünmeliyiz. Topluma fayda sağlayacak işler yaparak iyi bir insan olabiliriz.

Gerçek Mutluluk Paylaşmaktan Geçer

İyi bir insan olmanın sırrı, sadece kendi mutluluğumuzu düşünmekten çok, başkalarının mutluluğunu da önemsemektir. Çevremize duyarlı olmak, paylaşmak, azimli ve kararlı olmak, bağımsız ve sorumlu davranmak, bizi iyi bir insan yapar. Tolstoy’un sözleri bize, gerçek mutluluğun sadece kendimiz için yaşamak değil, başkalarına da katkı sağlamak olduğunu hatırlatır. Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitim Modeli de tam olarak bu değerleri destekleyen bireyler yetiştirmeyi amaçlar.

Unutmayalım ki, iyi bir insan olmak sadece kendi hayatımızı değil, çevremizdeki insanların hayatlarını da olumlu yönde etkiler. O yüzden, mutlu olmanın ve mutlu etmenin yollarını keşfetmeli, hayatımıza değer katacak şeyler yapmalıyız. Çünkü iyi bir insan olmak, dünyayı daha yaşanabilir bir yer haline getirmek demektir!