HIZ ÇAĞINDA KENDİNE GEÇ KALMAK
Modern çağın vitrinleri göz alıcı; hız,
erişim, sınırsız imkân... Bize sürekli ilerlemeyi
fısıldayan, her şeyin mümkün olduğu, bilginin bir nehir gibi durmaksızın aktığı
bir dünyadayız. Ancak bu baş döndürücü hareketliliğin ortasında, farkına
varmadan yitirdiğimiz hayati bir imkân var: Durabilmek.
Çoğu zaman kendimde de bunu fark ediyorum; her şeye
yetişmeye çalışırken, aslında en çok kendimden uzaklaştığımı... Malumat artıyor
ama irfan derinleşmiyor; kelimeler çoğalıyor fakat tefekkür geri çekiliyor.
Sanki zaman hızlandıkça düşünce inceliyor, kırılganlaşıyor. İlerlemenin
çılgınca alkışlandığı bu çağda, sükûnet neredeyse bir kusur, bir beceriksizlik
gibi görülüyor. Ve insan, bu bilme gürültüsünün içinde, kendi varoluşunun o
cılız sesini duyamaz hâle geliyor.
İbrahim Kalın’ın "Heidegger’in Kulübesine
Yolculuk" adlı eseriyle karşılaştığımda, sadece bir kitapla
değil, bu kadim kaybın izini süren bir pusulayla karşılaştığımı hissettim. Bu
eser, beni içinde yaşadığımız çağın anlamı bastıran uğultusundan nazikçe çekip
aldı. Aceleyi askıya almaya, hızdan geri çekilmeye
davet etti. Almanya’nın Kara Ormanları'ndaki o mütevazı kulübeye yapılan
ziyaret, basit bir seyahat değil; varlık, zaman ve anlam karşısında yaşadığımız
o derin yurtsuzlukla bir yüzleşmeydi.
Kitap bana fısıldıyordu: Anlamak,
her zaman ilerlemek değildir; bazen sadece beklemektir.
Heidegger’in o zorlu kavramları –varlık, zaman, ikamet, dil–
İbrahim Kalın’ın kaleminde soğuk birer akademik terim olmaktan çıkıp, varoluşun
kapılarını aralayan anahtarlara dönüşüyordu. Çünkü felsefe burada sadece
açıklanan bir alan değil; yaşanan, hissedilen bir tecrübeydi. Almanya’daki o
kulübe, romantik bir dağ evi değil; betonun ve metalin arasında nefesi kesilen
aklın, yeniden soluk aldığı bir ciğerdi.
Neydi o kulübenin sırrı? Çok basitti: Eşyası az, sesi çoktu. Bir
masa, bir sandalye ve düşünmeye açılan devasa bir sessizlik... Bugün hepimizin
bir adresi var ama kaçımızın gerçekten ikamet ettiği bir mekânı var? Mekân,
sadece koordinat değildir; düşüncenin barındığı, anlamın kök saldığı yerdir.
Bizler bugün çoğu zaman sadece bildiğimizi sanarak yaşıyoruz; oysa Heidegger
kulübede varlığı tarif etmiyor, var olmanın ağırlığını düşünüyordu.
Dijital Gürültü ve
Kayıp Pusula
Bugün o kulübeyi düşünürken, aklım ister istemez
cebimizdeki o ışıklı ekranlara kayıyor. Dijital çağ bize sınırsız bağlantı vaat
ederken, aslında bizi birbirimizden ve kendimizden koparıyor. Her an her
yerdeyiz, ama hiçbir zaman tam olarak kendimizde değiliz. Bildirimler, en derin
düşüncemizin cümlesini yarıda kesiyor; algoritmalar dikkatimizin yönünü tayin
ediyor. Sessizlik artık doğal bir hâl değil, planlanması gereken lüks bir
tüketim maddesi.
Hele gençliğin dünyası... Eğitim, sadece bilgi aktarmanın
değil, bir yön ve şahsiyet tayin etmenin adı olmalıydı. Oysa bugün gençler, Ben
kimim? Sorusundan önce Bu ne işe yarar? Sorusuyla kuşatılmış durumda. Kariyer
planları anlamdan çok görünürlük, yetkinlikten çok hız üzerine kurulu.
Teknolojiye düşman değiliz elbet; lakin araçlar bize yol gösterdiğinde değil, gideceğimiz yolu tayin
ettiğinde insan kendi özünü kaybediyor. Kod bilmek kadar soru
sormayı, veri okumak kadar insanı okumayı, üretmek kadar susmayı da öğrenmek
zorundayız.
Doğu ile Batı Arasında
Bir Köprü: İrfan ve Varlık
İbrahim Kalın’ın metninde beni en çok etkileyen, o Alman
filozofun düşüncelerini bizim irfan geleneğimizle aynı sofraya oturtmasıydı.
Yunus Emre’nin, Niyazi Mısrî’nin, Şeyh Galip’in sesi, Kara Ormanlar’ın
patikalarında yankılanıyordu. Çünkü insan, yeryüzünde ancak şairane bir
biçimde, incelikle ikamet edebildiği ölçüde varoluşuna yaklaşabilir. Batı
düşüncesi Varlık sorusunu unutmuş, onu ölçülebilir bir nesneye indirgemiş
olabilir; ama hikmet, coğrafya tanımaz.
Tekno-medeniyet eleştirisi, ekranları kırmak ya da fişi
çekmek değildir. Bu, ruhun üzerindeki perdeyi aralama çabasıdır. Sayıların
(kemiyet) hüküm sürdüğü bir çağda, niteliğin (keyfiyet) onurunu savunmaktır.
Heidegger’in kulübesinde düşünce vardı; bizim modern evlerimizde her şey var
ama çoğu zaman hiçbir şey yok.
Nihayetinde "Heidegger’in Kulübesine
Yolculuk", benim için bir okuma eyleminden çok, kendimi yeniden
düşünme pratiğine dönüştü. Hakikatin gürültüde değil sessizlikte; hızda değil
sükûnette saklı olduğunu hatırlattı. Kulübe, benim için artık bir yapı değil,
bir tavırdır: Gürültüye mesafe koyma, düşünceye hürmet etme ve varlığın
nidasına kulak verme tavrı.
Belki fiziksel olarak bir dağ başında kulübemiz
olmayacak. Ama bugün en çok ihtiyacımız olan şey, zihnimizde ve kalbimizde o sessiz
odayı inşa etmek. Başkalarının ne dediğinin sustuğu, sadece hakikatin konuştuğu
o manevi kulübeyi yeniden aramak zorundayız.
Çünkü kendine geç kalan, hayata hiç yetişemez.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder