31 Ocak 2026 Cumartesi

HIZ ÇAĞINDA KENDİNE GEÇ KALMAK

 HIZ ÇAĞINDA KENDİNE GEÇ KALMAK

Modern çağın vitrinleri göz alıcı; hız, erişim, sınırsız imkân... Bize sürekli ilerlemeyi fısıldayan, her şeyin mümkün olduğu, bilginin bir nehir gibi durmaksızın aktığı bir dünyadayız. Ancak bu baş döndürücü hareketliliğin ortasında, farkına varmadan yitirdiğimiz hayati bir imkân var: Durabilmek.

Çoğu zaman kendimde de bunu fark ediyorum; her şeye yetişmeye çalışırken, aslında en çok kendimden uzaklaştığımı... Malumat artıyor ama irfan derinleşmiyor; kelimeler çoğalıyor fakat tefekkür geri çekiliyor. Sanki zaman hızlandıkça düşünce inceliyor, kırılganlaşıyor. İlerlemenin çılgınca alkışlandığı bu çağda, sükûnet neredeyse bir kusur, bir beceriksizlik gibi görülüyor. Ve insan, bu bilme gürültüsünün içinde, kendi varoluşunun o cılız sesini duyamaz hâle geliyor.

İbrahim Kalın’ın "Heidegger’in Kulübesine Yolculuk" adlı eseriyle karşılaştığımda, sadece bir kitapla değil, bu kadim kaybın izini süren bir pusulayla karşılaştığımı hissettim. Bu eser, beni içinde yaşadığımız çağın anlamı bastıran uğultusundan nazikçe çekip aldı. Aceleyi askıya almaya, hızdan geri çekilmeye davet etti. Almanya’nın Kara Ormanları'ndaki o mütevazı kulübeye yapılan ziyaret, basit bir seyahat değil; varlık, zaman ve anlam karşısında yaşadığımız o derin yurtsuzlukla bir yüzleşmeydi.

Kitap bana fısıldıyordu: Anlamak, her zaman ilerlemek değildir; bazen sadece beklemektir.

Heidegger’in o zorlu kavramları –varlık, zaman, ikamet, dil– İbrahim Kalın’ın kaleminde soğuk birer akademik terim olmaktan çıkıp, varoluşun kapılarını aralayan anahtarlara dönüşüyordu. Çünkü felsefe burada sadece açıklanan bir alan değil; yaşanan, hissedilen bir tecrübeydi. Almanya’daki o kulübe, romantik bir dağ evi değil; betonun ve metalin arasında nefesi kesilen aklın, yeniden soluk aldığı bir ciğerdi.

Neydi o kulübenin sırrı? Çok basitti: Eşyası az, sesi çoktu. Bir masa, bir sandalye ve düşünmeye açılan devasa bir sessizlik... Bugün hepimizin bir adresi var ama kaçımızın gerçekten ikamet ettiği bir mekânı var? Mekân, sadece koordinat değildir; düşüncenin barındığı, anlamın kök saldığı yerdir. Bizler bugün çoğu zaman sadece bildiğimizi sanarak yaşıyoruz; oysa Heidegger kulübede varlığı tarif etmiyor, var olmanın ağırlığını düşünüyordu.

Dijital Gürültü ve Kayıp Pusula

Bugün o kulübeyi düşünürken, aklım ister istemez cebimizdeki o ışıklı ekranlara kayıyor. Dijital çağ bize sınırsız bağlantı vaat ederken, aslında bizi birbirimizden ve kendimizden koparıyor. Her an her yerdeyiz, ama hiçbir zaman tam olarak kendimizde değiliz. Bildirimler, en derin düşüncemizin cümlesini yarıda kesiyor; algoritmalar dikkatimizin yönünü tayin ediyor. Sessizlik artık doğal bir hâl değil, planlanması gereken lüks bir tüketim maddesi.

Hele gençliğin dünyası... Eğitim, sadece bilgi aktarmanın değil, bir yön ve şahsiyet tayin etmenin adı olmalıydı. Oysa bugün gençler, Ben kimim? Sorusundan önce Bu ne işe yarar? Sorusuyla kuşatılmış durumda. Kariyer planları anlamdan çok görünürlük, yetkinlikten çok hız üzerine kurulu. Teknolojiye düşman değiliz elbet; lakin araçlar bize yol gösterdiğinde değil, gideceğimiz yolu tayin ettiğinde insan kendi özünü kaybediyor. Kod bilmek kadar soru sormayı, veri okumak kadar insanı okumayı, üretmek kadar susmayı da öğrenmek zorundayız.

Doğu ile Batı Arasında Bir Köprü: İrfan ve Varlık

İbrahim Kalın’ın metninde beni en çok etkileyen, o Alman filozofun düşüncelerini bizim irfan geleneğimizle aynı sofraya oturtmasıydı. Yunus Emre’nin, Niyazi Mısrî’nin, Şeyh Galip’in sesi, Kara Ormanlar’ın patikalarında yankılanıyordu. Çünkü insan, yeryüzünde ancak şairane bir biçimde, incelikle ikamet edebildiği ölçüde varoluşuna yaklaşabilir. Batı düşüncesi Varlık sorusunu unutmuş, onu ölçülebilir bir nesneye indirgemiş olabilir; ama hikmet, coğrafya tanımaz.

Tekno-medeniyet eleştirisi, ekranları kırmak ya da fişi çekmek değildir. Bu, ruhun üzerindeki perdeyi aralama çabasıdır. Sayıların (kemiyet) hüküm sürdüğü bir çağda, niteliğin (keyfiyet) onurunu savunmaktır. Heidegger’in kulübesinde düşünce vardı; bizim modern evlerimizde her şey var ama çoğu zaman hiçbir şey yok.

Nihayetinde "Heidegger’in Kulübesine Yolculuk", benim için bir okuma eyleminden çok, kendimi yeniden düşünme pratiğine dönüştü. Hakikatin gürültüde değil sessizlikte; hızda değil sükûnette saklı olduğunu hatırlattı. Kulübe, benim için artık bir yapı değil, bir tavırdır: Gürültüye mesafe koyma, düşünceye hürmet etme ve varlığın nidasına kulak verme tavrı.

Belki fiziksel olarak bir dağ başında kulübemiz olmayacak. Ama bugün en çok ihtiyacımız olan şey, zihnimizde ve kalbimizde o sessiz odayı inşa etmek. Başkalarının ne dediğinin sustuğu, sadece hakikatin konuştuğu o manevi kulübeyi yeniden aramak zorundayız.

Çünkü kendine geç kalan, hayata hiç yetişemez.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder