SESSİZLİĞE VE VARLIĞA DÖNÜŞ
YOLCULUĞU
İbrahim Kalın’ın Heidegger’in Kulübesine Yolculuk Kitabı Üzerine
Ontolojik Bir Tefekkür
Modern çağ, insanın önüne baş döndürücü vaatlerle
çıktı: hızın sarhoşluğu, bilginin sınırsız dolaşımı ve durmaksızın ileriye
çağıran bir zaman anlayışı…
Fakat bu parlak hareketliliğin içinde, fark edilmeden
kaybolan temel bir imkân vardı: durabilmek. İnsan, her şeye erişirken kendinden
uzaklaştı; bilgi çoğaldı ama anlam derinleşmedi, kelimeler arttı fakat tefekkür
geri çekildi. Zamanın hızlandığı yerde düşünce inceldi; ilerlemenin
alkışlandığı çağda sükûnet değersizleşti. Böylece modern insan, bilmenin
gürültüsü içinde, var olmanın sesini duyamaz hâle geldi.
İbrahim Kalın’ın Heidegger’in Kulübesine Yolculuk
adlı eseri, insanın varoluşuna dair kaybolan anlamın izini süren; okuru
modernliğin anlamı bastıran uğultusundan uzaklaştıran ve aceleyi bilinçli bir
biçimde askıya almaya çağıran bir metindir. Kitap, Todtnauberg’deki bir
kulübeye yapılan sıradan bir ziyaretten çok daha fazlasını teklif eder: Modern
insanın varlık, zaman ve anlam karşısındaki yurtsuzluğunu görünür kılan derin
bir yüzleşme alanı açar.
Bu yönüyle eser, Heidegger’i yalnızca
anlatan bir metin olmaktan çıkar; okuru onunla birlikte düşünmeye, hatta
düşünmenin yükünü paylaşmaya davet eder.
Kitabın
Niteliği ve Okurla İlişkisi
Heidegger düşüncesine aşina olmayan okur, bu metinde
yer yer durmayı, geri dönmeyi ve yeniden düşünmeyi zorunlu kılan bir yoğunlukla
karşılaşabilir. Kavramların ağırlığı, okuru zaman zaman felsefe sözlüklerine
yöneltir. Çünkü Heidegger’in dili, kavramlar aracılığıyla düşünmeyi değil;
bizzat kavramların içinde düşünmeyi talep eder. Bu nedenle varlık, zaman,
ikamet ve dil gibi kavramlar, gündelik anlamlarını geride bırakarak varlığın
anlamına doğru derinleşen bir ufuk açar.
Ancak İbrahim Kalın’ın metni, bu zorluğu bütünüyle
akademik bir dilin soğukluğuna bırakmaz. Felsefeyi yalnızca açıklanan bir alan
olmaktan çıkarır; yaşanan, hissedilen bir tecrübeye dönüştürür. Bu yönüyle
eser, baştan sona izlenecek bir tefekkür yolculuğundan çok, satır satır tutulan
bir düşünce günlüğü, adım adım ilerleyen bir içsel yürüyüş olarak okunmalıdır.
Okurdan beklenen, her kavramı hemen kuşatmak değil; metnin ritmine uymak,
yavaşlamayı göze almak ve sorularla birlikte yaşamayı öğrenmektir.
İbrahim Kalın’ın metni, özellikle
öğretmenler ve nitelikli okurlar için, bilgiyi aktarmanın ötesinde düşünmenin
nasıl kurulduğunu; zihnin hangi ahlâk ve hangi ritimle biçimlendiğini yeniden
hatırlatan bir imkân sunar.
Düşünmenin Yeri: Kulübe Üzerine Bir
Okuma
Metin, bilinçli bir
biçimde düz ve güvenli bir anlatı çizgisini reddeder. Tıpkı Heidegger’in Holzwege’sinde olduğu gibi, düşünce bazen bir
patikaya sapar, bazen durur, bazen geri döner. Bu görünürdeki dağınıklık,
modern okuma alışkanlıklarını sarsan bir tercihtir. Çünkü Heidegger’de
düşünmek, doğrusal bir ilerleyişle değil; ikamet ederek, durarak ve bekleyerek
derinleşir.
Todtnauberg’deki
kulübe, dağ başında kurulmuş romantik bir inziva mekânı değildir. O kulübe,
insanın kendine dönebilmek için kazdığı bir kuyuya benzer. Betonun, hızın ve
gürültünün arasında nefesi kesilen aklın yeniden soluk alabilmesi için
gereklidir. Kulübe, düşüncenin en sade hâlidir: Eşyası azdır ama sesi çoktur.
Bugün neredeyse
herkesin bir adresi vardır; fakat çok az insanın gerçek anlamda bir mekânı…
Çünkü mekân, yalnızca bulunulan yer değil; düşüncenin barındığı, anlamın
tutunduğu yerdir. Heidegger, kulübede varlığı tarif etmeye değil, var olmanın
ne anlama geldiğini düşünmeye yönelmişti. Biz ise çoğu zaman bildiğimizi
sanarak yaşar; durmadan, düşünmeden ve anlamaya vakit ayırmadan yol alırız.
Uzlet,
Yalnızlık ve Tefekkür
Heidegger’in kulübesi, bir filozofun kişisel inzivası değil; insanlığın hatırlama biçimidir. Buradaki
yalnızlık, çağın laneti değil; tefekkürün rahmidir. Uzlet, iç dünyanın sesini
dış dünyanın gürültüsünden ayırabilmek için gereklidir. Çünkü düşünce,
kalabalıkta boğulur.
Bu yalnızlık, tek başına olmak değildir; toplumsal yargılardan bağımsız
kalabilme hâlidir. Ne derler? sorusu, düşüncenin önündeki en büyük engellerden
biridir. Uzlet, bu yargıları susturabildiğimiz ölçüde olgun düşüncelere kapı
aralar.
İbrahim Kalın’ın metni burada Heidegger’i, doğu hikmet geleneğiyle yan yana
düşünür. Yunus Emre’nin, Niyazi Mısrî’nin, Şeyh Galip’in sesi; orman
patikalarında yankılanır. Çünkü insan, yeryüzünde şiirsel bir
biçimde ikamet edebildiği ölçüde, varoluşuna doğru bir yakınlık kurar. Heidegger’in
ifadesiyle, bu ikametin zemini dildir; dil, varlığın insanla buluştuğu evdir.
Varlığın
Unutuluşu: Modern Dünyada Anlamın Geri Çekilişi
Kitabın temel omurgası, Heidegger’in şu sarsıcı iddiası etrafında
şekillenir: Batı düşüncesi varlık sorusunu
unutmuştur. Bu unutuluş, yalnızca teorik bir problem değil; insanın
dünyayla kurduğu ilişkinin bozulmasıdır.
Varlık artık yaşanan bir hakikat olmaktan çıkmış; ölçülen, denetlenen ve
nesneleştirilen bir şeye indirgenmiştir. İbrahim Kalın, bu durumu
modernliğin ürettiği insani bir yoksullaşma
olarak değerlendirir. İnsan varlığın çobanı olmayı bırakmış; onu kontrol
edilecek bir nesneye dönüştürmüştür.
Tekno-Medeniyet
Karşıtı Olmak Ne Demek?
Heidegger teknolojiye değil; teknolojinin
Tanrı yerine ikame edilmesine karşıdır. Gestell kavramı, insanın
araçlar arasında kendi özünü unutmasını anlatır. Bugün insanlar Tanrı’ya değil,
algoritmaya inanıyor. Dua etmek yerine arama motoruna soruyoruz: “Nasıl mutlu
olunur?”
Tekno-medeniyet karşıtı olmak, ekranları kırmak değildir. Fişi çekmek de
değildir. Bu, ruhun perdesini kaldırmak,
kendini hatırlamaktır. Sanayi devriminden bu yana makine dişlileri arasında
sıkışan insan ruhu, orada kalmaya devam ederse hem kendini yok edecek hem de
makineyi bozacaktır.
Buradaki çözüm çağrısı nettir: Kemiyet mi, keyfiyet mi?
Sayıların hüküm sürdüğü bir çağda, nitelik sessizliğe gömülmüştür. Heidegger’in
kulübesinde bir masa, bir sandalye ve bir düşünce vardı. Bizim evlerimizde her
şey var; ama görüyoruz ki aslında hiçbir şey yok.
Unvan,
Akademi ve Sessiz Sınanma
Modern insanın kutsalı artık unvandır. Akademi çoğu zaman düşünceyi değil,
alkışı üretir. Oysa bilgelik, bir diplomanın değil; bir sessizliğin içinden
doğar. Heidegger’in kulübesi, kürsüden inen aklın yeniden eğildiği bir
mekândı.
Düşüncenin asaleti, görünürlükten değil; tevazudan beslenir.
Kendi
Kulübemizi Aramak
Heidegger’in Kulübesine Yolculuk, Heidegger’i anlamaktan çok; kendimizi yeniden düşünmeye çağıran
bir eserdir. Hakikatin gürültüde değil; sessizlikte, hızda değil; sükûnette açıldığını
hatırlatır.
Kulübe, nihayetinde bir yapı değildir; bir tavırdır. Gürültüye mesafe koyma, düşünceye hürmet etme ve
varlığın nidasına kulak verme tavrı…
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, herkesin kendi sessizliğine
çekilebileceği o manevi kulübeyi yeniden aramaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder