1 Mart 2025 Cumartesi

MEVLEVİ SEMAH GELENEĞİ

MEVLEVİ SEMAH GELENEĞİ

Bazı gelenekler vardır ki yalnızca hareketlerden ibaret değildir; içinde derin anlamlar, ruhu besleyen incelikler barındırır. Mevlevi semahı da işte böyle bir geleneğin en güzel örneklerinden biridir. Dönen bedenlerin, açılan kolların, süzülen eteklerin arasında aslında kalpler de döner, ruhlar bir yolculuğa çıkar.

Mevlevi semahı, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin öğretilerine dayanan bir ibadet biçimidir. Semazenler, yani bu ritüeli gerçekleştiren kişiler, dönüşleriyle kâinattaki sonsuz hareketi simgelerler. Sağ elleri gökyüzüne açık, sol elleri ise yeryüzüne dönüktür. Bu duruş, “Hak’tan alıp halka vermek” anlamına gelir. Yani insan, bilgiyi, sevgiyi ve iyiliği önce Allah’tan almalı, sonra tüm insanlığa sunmalıdır. İşte bu yüzden Mevlevi semahı, yalnızca bir dans değil, aynı zamanda bir derinlik, bir irfan yolculuğudur.

İlk bakışta sadece dönen insanları görmek mümkündür; ancak biraz daha dikkatli bakanlar, bu hareketlerin ardındaki büyük anlamı fark eder. Semazenler, kendi benliklerinden sıyrılarak bir aşk yolculuğuna çıkarlar. Onlar için bu dönüş, fiziksel bir hareketten çok, ruhun Allah’a yükselişidir. Kalplerinde sevgi, dillerinde Mevlânâ’nın hoşgörüsü vardır.

Bu geleneğin bize öğrettikleri bugün de çok değerlidir. İnsan, hayatın içinde sürekli bir koşuşturma içindedir. Bazen kendimizi kaybolmuş hissederiz. İşte Mevlevi semahı, bize durup ruhumuza bakmayı, içimizdeki sevgiyi ve hoşgörüyü hatırlamayı öğütler. Bu geleneği anlamak için bir Mevlevi dervişi olmak gerekmez. Ama hayatın içinde dönen karmaşada, biraz durup kendimizi dinlememiz gerektiğini fark etmemizi sağlar.

Semah, sadece geçmişin değil, bugünün de ışığıdır. Mevlevîlerin ağırbaşlı dönüşlerinde bir huzur saklıdır. Mevlânâ’nın çağrısı bugün de yankılanıyor: “Ne olursan ol, yine gel!” Bu çağrı, hepimize bir kapı aralar. Biraz olsun içimize dönmek, sevgiyi ve hoşgörüyü hayatımıza katmak için büyük bir fırsattır.

Mevlevi semahı, yüzyıllardır süregelen bir irfan yolculuğudur. Bu yolculukta önemli olan sadece dönmek değil, ruhen de olgunlaşmaktır. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Aynı dili konuşanlar değil, aynı gönlü paylaşanlar anlaşır.” Eğer biz de sevgiyi, hoşgörüyü ve anlayışı paylaşabilirsek, Mevlevi semahının gerçek anlamını kavrayabiliriz. Çünkü asıl olan, bu dünyada sevgiyle dönmeyi öğrenebilmektir.

 

SÖZÜN VE SANATIN BÜYÜSÜ

SÖZÜN VE SANATIN BÜYÜSÜ

‘Meddahlık Geleneği’

Meddahlık, Türk kültür ve medeniyetinde önemli bir yere sahip olan köklü bir sözlü anlatım geleneğidir. Meddahlar, anlattıkları hikâyelerle dinleyicilerini hem eğlendirir hem de düşündürerek onlara öğütler verir. Bu sanat, yalnızca bir eğlence aracı değil, aynı zamanda toplumun bilinçlenmesini sağlayan, kültürel ve ahlaki değerleri aktaran güçlü bir iletişim yoludur.

Meddahlar, hikâyelerini anlatırken ses tonlarını ustaca değiştirir, jest ve mimiklerini kullanarak dinleyicileri adeta olayların içine çeker. Ellerindeki bir baston veya mendille sahneleri canlandırır, anlattıkları karakterleri gözümüzde canlandırmamıza yardımcı olurlar. Genellikle tek başlarına sahne alan meddahlar, anlatılarını doğaçlama yetenekleriyle süsleyerek izleyiciyi büyüler. Bu yönüyle meddahlık, hem sanatsal hem de eğitici bir gelenektir.

Tarih boyunca meddahlar, kahvehanelerde, meydanlarda ve hatta padişah saraylarında halkı eğlendirirken toplumsal mesajlar vermiştir. Hikâyelerinde halkın günlük yaşamını, sevinçlerini ve dertlerini dile getirmiş, böylece toplumun sesi olmuştur. Günümüzde ise meddahlık geleneği, tiyatro, sinema ve edebiyat gibi farklı sanat dallarında yaşamaya devam etmektedir.

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitimi Modeli, kültürel mirasımızın korunmasına ve yeni nesillere aktarılmasına büyük önem vermektedir. Meddahlık gibi köklü gelenekler, öğrencilerin sözlü anlatım becerilerini geliştirmelerine, tarihî ve kültürel değerleri öğrenmelerine katkı sağlar. Bu sanat sayesinde öğrenciler, duygu ve düşüncelerini etkili bir şekilde ifade etme yetisi kazanırken aynı zamanda hayal dünyalarını da zenginleştirirler.

Meddahlık geleneği, Türk kültürünün eşsiz miraslarından biridir ve günümüzde hâlâ etkisini sürdürmektedir. Hem eğlenceli hem de öğretici yönleriyle meddahlık, geçmişten günümüze sözlü anlatım sanatının en güzel örneklerinden biridir. Bu değerli geleneği yaşatmak ve gelecek nesillere aktarmak, kültürel mirasımıza sahip çıkmanın en önemli yollarından biridir.

EMEĞİN VE HAYALİN BULUŞMASI

EMEĞİN VE HAYALİN BULUŞMASI

 ‘Türklerde Sanat ve Zanaat’

Sanat ve zanaat, insanın hayal gücü ve emeğinin birleştiği iki önemli alandır. Sanat, duygu ve düşüncelerin estetik bir dille ifade edilmesi, zanaat ise beceri ve ustalıkla ortaya konan eserlerdir. Biri ruhun, diğeri elin emeğidir; ancak her ikisi de insanın üretkenliğini ve yaratıcılığını ortaya koyar.

Türk kültüründe sanat ve zanaat, tarih boyunca büyük bir öneme sahip olmuştur. Orta Asya'dan Anadolu'ya uzanan süreçte, Türkler el sanatları ve zanaatkârlıkla öne çıkmıştır. Ahşap oymacılığı, halı dokumacılığı, çini işçiliği, bakırcılık ve hat sanatı gibi pek çok zanaat dalı, hem estetik hem de işlevselliği bir arada sunmuştur. Türk ustalar, sadece günlük ihtiyaçları karşılamakla kalmamış, aynı zamanda eserlerine sanatsal bir ruh katmıştır.

Sanat, bireyin kendini ifade etme biçimidir. Resim, müzik, edebiyat ve tiyatro gibi dallarda sanatçılar, dünyaya farklı bir gözle bakmamızı sağlar. Sanat, bir duyguyu, düşünceyi ya da hayali özgün bir şekilde anlatma yoludur. Zanaat ise daha çok el becerisine dayanır. Bir marangozun işlediği ahşap, bir çömlek ustasının şekillendirdiği çamur, bir dokumacının ilmek ilmek işlediği kumaş, zanaatın en güzel örnekleridir.

Peki, sanat ve zanaat birbirinden tamamen farklı mı? Aslında hayır! İkisi de özünde yaratıcılığı ve emeği içerir. Bir halı dokuyan usta, desenlerini bir sanatçı gibi düşünerek işler. Bir seramik ustası, çamuru işlerken aynı zamanda sanatını da konuşturur. Türk sanatçı ve zanaatkârları, geçmişten günümüze kadar hem estetik değerleri hem de kültürel mirası koruyarak bu alanlarda eşsiz eserler ortaya koymuştur. Bu yüzden, sanat ve zanaat iç içe geçmiş iki kavramdır.

Türkiye Yüzyılı Maarif Eğitimi Modeli de öğrencilerin sanatı ve zanaatı bir arada öğrenmelerini önemser. Çünkü sadece akademik bilgiyle donanmış bireyler değil, aynı zamanda estetik anlayışı gelişmiş, üretken, yeteneklerini keşfetmiş bireyler yetiştirmek hedeflenmektedir. Öğrencilerimiz, geleneksel el sanatlarını öğrenirken aynı zamanda sanatsal bakış açılarını da geliştirebilirler. Böylece hem kültürümüze sahip çıkabilir hem de geleceğe yaratıcı bireyler olarak hazırlanabilirler.

Sanat ve zanaat Türk kültüründe daima önemli bir yer tutmuştur. Biri duygularımızı, hayallerimizi şekillendirirken, diğeri ustalık ve emekle onları somut hale getirir. Türk ustalarının eserleri, geçmişten günümüze kadar gelen köklü bir mirası taşır. Bu yüzden, her iki alanı da öğrenmek ve geliştirmek, kültürümüzü yaşatmak ve geleceğe daha sağlam adımlarla ilerlemek için büyük bir adımdır.

 

 

 

28 Şubat 2025 Cuma

KEÇENİN USTASI

 

KEÇENİN USTASI

‘Ahmet Yaşar Kocataş’

Ahmet Yaşar, henüz altı yaşındayken babasının dükkânında keçeye dokunduğunda içinde büyük bir merak uyandı. Babası, usta elleriyle yumuşacık yünleri sıkıştırıp sert ve dayanıklı keçeler yapıyordu. Küçük Ahmet, babasının her hareketini dikkatle izliyor, keçeciliğin büyüleyici dünyasını öğrenmek için sabırsızlanıyordu. Babası ona bazen küçük parçalar verip şekil vermesini sağlıyor, Ahmet de bunu büyük bir keyifle yapıyordu.

Ahmet, ilkokulu bitirene kadar okuldan kalan zamanlarını babasının yanında geçirerek keçeciliğin inceliklerini öğrenmeye başladı. Babası ona sabırla keçeyi nasıl yoğuracağını, hangi yünün daha kaliteli olduğunu ve renklerin nasıl uyum sağlayacağını öğretiyordu. Ahmet’in elleri zamanla ustalaşmaya başladı. Keçe, onun için sadece bir malzeme değil, bir sanat eseri haline geliyordu.

İlkokulu bitirdiğinde, arkadaşları farklı meslekler hayal ederken Ahmet’in gönlü çoktan Keçeciliğe kaymıştı. Çırak olarak başladığı bu meslek, zamanla onun hayatının en önemli parçası haline geldi. Günlerce çalışarak keçe yapmayı öğrendi, babasının ustalıkla hazırladığı ürünleri şekillendirdi. Yaptıkları, sadece bir zanaat değil, aynı zamanda bir kültürel mirastı.

Ancak hayatın akışı onu iki yıl boyunca dükkândan uzaklaştırdı. 1970 yılında askere giden Ahmet, Ankara ve İzmir’de vatani görevini yaptı. Fakat aklında hep Keçecilik vardı. Askerden döndüğünde, hiç zaman kaybetmeden tekrar dükkâna geçti ve babasının yanında çalışmaya devam etti.

Ahmet, yıllar geçtikçe babasının tüm bilgisini öğrendi ve kendi tarzını oluşturmaya başladı. Babasının vefatından sonra mesleği tek başına sürdürmeye devam etti. Onun yaptığı keçe ürünleri sadece Afyonkarahisar’da değil, Türkiye’nin farklı yerlerinde de ilgi görmeye başladı. Yurt içindeki sergilere katıldı, hatta bazı eserleri yurtdışında bile gösterildi. İnsanlar, onun yaptığı keçelerin kalitesini ve sanatsal değerini hayranlıkla izliyordu.

Ahmet Yaşar Kocataş’ın başarısı kısa sürede fark edildi. Kültür Bakanlığı, onun eserlerini envantere aldı ve hakkında belgeseller çekildi. 2015 yılında ise UNESCO tarafından "Yaşayan İnsan Hazineleri" listesine alındı. Bu unvan, onun mesleğine olan sevgisini ve Keçeciliği yaşatma çabasını tüm dünyaya gösterdi.

Bugün, Afyonkarahisar Keçeciler Çarşısı’nda Ahmet Yaşar Kocataş hâlâ tezgâhının başında. Ellerinde yılların emeği var, gözlerinde mesleğine duyduğu büyük sevgi… Geleneksel Türk el sanatlarından biri olan Keçeciliği genç nesillere öğretmek için çabalıyor. Onun yaptığı her keçe parçasında, yılların deneyimi, emeği ve ustalığı saklı. Çünkü Ahmet Yaşar Kocataş, sadece bir keçe ustası değil, aynı zamanda bir kültür elçisi ve geçmişten geleceğe uzanan bir mirasın taşıyıcısıdır.

GELENEKSEL BİR AŞK HİKÂYESİ

 

GELENEKSEL BİR AŞK HİKÂYESİ

Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte köyde tatlı bir telaş başlamıştı. Muhammet Ensar, ailesiyle birlikte büyük bir heyecan içindeydi. O gün, sevdiği Elif Beren’i istemeye gideceklerdi. Geleneklere uygun olarak en güzel çiçekler hazırlandı, misafirlere ikram edilecek tatlılar kutulara kondu. Muhammet Ensar’ın annesi, oğlunun yakasına nazar boncuğu takarken, babası ona sabırlı ve saygılı olması gerektiğini öğütledi.

Elif Beren’in evine vardıklarında, onları güler yüzle karşılayan aile büyükleri başköşeye oturdu. Sohbet eşliğinde çaylar içildi, ardından Muhammet Ensar’ın babası, büyük bir saygıyla Elif Beren’i oğluna istedi. Kısa bir sessizliğin ardından Elif Beren’in babası gülümseyerek başını salladı:

“Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızımız Elif Beren’i oğlunuz Muhammet Ensar’a veriyoruz.”

Bu sözlerin ardından tatlılar dağıtıldı, dualar edildi. Geleneğe uygun olarak kahveler hazırlandı. Muhammet Ensar’ın kahvesi tuzluydu. Tuzlu kahveyi içtiğinde yüzünü buruşturmadan gülümsemesi herkesi neşelendirdi. Böylece iki aile, yeni bir bağ kurmanın mutluluğunu yaşadı.

Aradan geçen haftalar sonunda nişan günü gelip çattı. Aileler, akrabalar ve dostlar bu özel günde bir araya geldi. Nişan yüzükleri kırmızı kurdele ile birbirine bağlandı. Muhammet Ensar’ın dedesi makası eline alarak kurdeleyi kesti ve “Bir yastıkta kocayın, ömür boyu mutlu olun” diyerek dua etti. Nişan merasiminden sonra herkes geleneksel müzikler eşliğinde oyunlar oynadı, gençler ve büyükler mutluluğu paylaştı.

26 Şubat 2025 Çarşamba

MAARİF EĞİTİM MODELİ'NİN İDEAL ÖĞRENCİ PROFİLİ

 

MAARİF EĞİTİM MODELİ'NİN İDEAL ÖĞRENCİ PROFİLİ

Eğitim, sadece derslerde başarılı olmak değil, aynı zamanda iyi bir insan olmayı öğrenmektir. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, öğrencileri sadece akademik başarıya yönlendiren bir sistem yerine, onların hem bilgili hem de ahlaklı bireyler olarak yetişmesini amaçlar. Bu modelin temel hedefi, yetkin ve erdemli bireyler yetiştirmektir. Yetkinlik, öğrencinin bilgiyi öğrenme, anlama ve kullanma becerisidir. Erdem ise, öğrencinin iyi, adaletli ve sorumluluk sahibi bir insan olmasıdır.

Maarif Modeli, eğitimi dört temel kavram üzerine kurar: ontolojik bütünlük, epistemolojik bütünlük, zamansal bütünlük ve aksiyolojik olgunluk. Ontolojik bütünlük, bireyin hem bedenen hem de ruhen sağlıklı olması gerektiğini vurgular. Epistemolojik bütünlük, bilgiyi sadece öğrenmek değil, aynı zamanda onu anlamlandırıp faydalı hale getirmektir. Zamansal bütünlük, geçmişten ders alıp geleceği doğru planlamayı ifade eder. Aksiyolojik olgunluk ise, ahlaki ve estetik değerleri benimsemek, adaletli ve vicdanlı bireyler yetiştirmeyi amaçlar.

Maarif Modeli’ne göre ideal bir öğrenci şu önemli özelliklere sahip olmalıdır: ahlaklı, bilgili, cesur, estetik duyarlılığı yüksek, iradeli, merhametli, sağlıklı, sorgulayıcı, üretken ve vatansever. Ahlaklı bir öğrenci, dürüstlük ve adaleti yaşamının merkezine koyar. Bilgili öğrenci, öğrendiklerini sorgular ve anlamlandırarak kullanır. Cesur öğrenci, zorluklardan korkmaz ve kendine güvenir. Estetik duyarlılığı olan öğrenci, sanata ve güzelliklere değer verir. İradeli birey, hedeflerine ulaşmak için azimle çalışır ve sorumluluk sahibidir.

Ayrıca, ideal bir öğrenci merhametli olup insanlara ve canlılara karşı duyarlı olmalı, yardımlaşmayı önemsemelidir. Sağlıklı bir birey, hem fiziksel hem de ruhsal sağlığına dikkat eder. Sorgulayıcı öğrenci, olaylara eleştirel bakarak doğruyu bulmak için araştırma yapar. Üretken öğrenci, yeni fikirler geliştirir ve topluma katkı sağlar. Vatansever öğrenci ise, ülkesine ve kültürüne sahip çıkar, ülkesinin gelişimi için çaba gösterir.

Maarif Eğitim Modeli’nin hedeflediği ideal öğrenci, sadece derslerinde başarılı olan biri değil; aynı zamanda ahlaklı, sorgulayan, üreten ve topluma faydalı bir birey olmalıdır. Eğitim, bireyin yalnızca kendi başarısını değil, toplumun gelişmesini de düşünmesini sağlamalıdır. Bu model, eğitimi yalnızca bilgi aktarmak olarak görmez, aynı zamanda karakter gelişimini destekleyen bir süreç olarak ele alır. Geleceğin güçlü Türkiye’si, bu değerleri benimsemiş gençler sayesinde yükselecektir.

 

LİDERİN DOĞUM GÜNÜ

 

UZUN ADAM


‘Liderin Doğum Günü’

Recep, sabah erkenden uyandı. Bugün onun için çok özel bir gündü. Kalbinin içinde tatlı bir heyecan, yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Perdeyi aralayıp dışarıya baktığında güneşin yeni doğduğunu gördü. Sanki bugünün önemini biliyor gibi daha parlak doğmuştu. Annesinin mutfaktan gelen çay kokusu, babasının oturma odasında gazeteyi karıştırırken çıkardığı sesler Recep'in heyecanını daha da artırdı.

Yerinde duramadan mutfağa koştu. "Anne! Baba! Bugün büyük gün!" diye seslendi.

Babaları gülümseyerek başını kaldırdı. "Evet, biliyorum, Recep. Bugün liderimizin doğum günü."

Recep'in gözleri parladı. "Biliyor musunuz baba? O bizim için sadece bir lider değil, aynı zamanda umut, cesaret ve güç demek! Öğretmenimiz geçen gün onun nasıl büyük bir mücadele verdiğini anlattı. İlk gençlik yıllarından itibaren hep halkı için çalışmış, asla pes etmemiş. Zor zamanlarda bile yoluna devam etmiş. İşte bu yüzden ona sevgimizi göstermeliyiz!"

Annesi gülümseyerek sofraya ekmek koyarken sordu: "Peki, Recep, sen sevgini nasıl göstereceksin?"

Recep heyecanla odasına koştu ve masasının üzerindeki defterini kaptı. Sayfalarca yazdığı mektubu annesine ve babasına göstererek gururla konuştu: "Ona bir mektup yazdım! İçinde onun bizim için ne kadar önemli olduğunu anlattım. Ülkemizi nasıl ileriye taşıdığını, halkına nasıl sahip çıktığını, mazlumlara nasıl kol kanat gerdiğini yazdım. Onu çok sevdiğimizi bilmesini istiyorum."

Babaları, Recep’in mektubunu dikkatle okudu ve başını onaylarcasına salladı. "Çok güzel yazmışsın, Recep. Gerçekten duygularını çok iyi ifade etmişsin. Bir liderin en büyük gücü, halkının sevgisidir. Ve senin gibi gençler, onun en büyük umudu ve geleceğidir."

Recep, coşkuyla çantasını alıp okula gitti. Sınıfa girer girmez heyecanla arkadaşlarına yazdığı mektuptan bahsetti. Arkadaşları da hemen ona katıldı. Kimisi liderleri için şiir yazdı, kimisi resim çizdi. Öğretmenleri bu çalışmalardan çok etkilendi ve hepsini zarfa koyarak göndereceklerini söyledi.

O gün, sınıftaki herkes mutluydu. Çünkü onlar, kendileri için çalışan, gece gündüz halkı için çabalayan liderlerini sevgiyle anıyordu. Recep, gökyüzüne bakarak içinden bir dua etti: "Allah’ım, ona sağlıklı ve uzun bir ömür ver. O, bizim umut ışığımız."

Recep, bu dileğiyle gülümseyerek gökyüzüne baktı. Biliyordu ki sevgilerini göstermek, minnettarlıklarını ifade etmek, bir lider için en büyük hediyeydi.

 

 

25 Şubat 2025 Salı

VEFALI KOMŞU

 

VEFALI KOMŞU

Akşamın huzurlu sessizliği, evin içinde tatlı bir sohbetle bozuluyordu. Gün boyu koşturan aile bireyleri, akşam namazını kıldıktan sonra bir araya geliyor, seccadelerin üzerinde oturarak günün değerlendirmesini yapıyorlardı. Bu sohbetler, evin en sevilen alışkanlıklarından biri olmuştu. Babalarının başlattığı bu güzel gelenek, herkesin gün içinde yaptıklarını fark etmesini sağlıyor, aile bağlarını daha da güçlendiriyordu. Küçük büyük herkes, gün içinde yaşadıklarını anlatırken birbirlerine daha da yakınlaşıyorlardı.

O akşam, babaları sohbet sırasında aniden sordu: "Ömer amcanızla Selvi teyzenizin kapısını çalıp hâllerini hatırlarını soruyorsunuz değil mi?"

Bu soru bir anlık sessizliğe neden oldu. Herkes birbirine bakarak düşündü. Uzun zamandır görmedikleri yaşlı komşularını hatırladılar. Ömer amca ve Selvi teyze, çocukları başka şehirde yaşadığı için yalnız kalmışlardı. Günlük telaşlar içinde onlara uğramayı unuttuklarını fark edince içlerini hafif bir mahcubiyet kapladı.

Babaları devam etti: "Komşu hakkı büyüktür. Onların bize ihtiyacı olduğu zaman yanlarında olmak gerekir. Bazen sadece bir selam vermek, bir poşet taşımak ya da bir tas sıcak çorba götürmek bile onları mutlu etmeye yeter. Peygamber Efendimiz de komşuya iyi davranmayı öğütlemiştir. Bizim için küçük bir iyilik, onlar için büyük bir anlam taşıyabilir."

Bu sözler herkesin içini ısıttı. Hemen harekete geçmeye karar verdiler. Anneleri mutfağa girip birbirinden güzel yemekler pişirmeye başladı. Çocuklar ise büyük bir heyecanla kaplarını hazırladı. Nihayet yemekler hazır olduğunda, büyük bir özenle paketleyip yola koyuldular.

Soğuk akşam havasında yürürken içlerinde tuhaf bir sevinç vardı. Yaptıkları şeyin küçücük bir iyilik olduğunu biliyorlardı ama bunun Ömer amca ve Selvi teyze için ne kadar kıymetli olacağını tahmin edebiliyorlardı.

Ömer amcanın kapısını tıklattıklarında içeriden nazik bir ses duyuldu: "Kim o?"

Kapıyı açtıklarında, yaşlı çiftin gözlerindeki şaşkınlık ve sevinç her şeyi anlatıyordu. "Sizi çok özledik," dedi Selvi teyze gülümseyerek. Ömer amca ise onları içeri buyur ederken gözleri dolmuştu. Çocuklar yemekleri masaya bırakırken, Selvi teyze ellerini dua eder gibi açarak, "Ne iyi ettiniz de geldiniz, evladım," dedi. Ömer amca da "Allah razı olsun evlatlarım, yalnız olmadığımızı hissettirdiniz bize," diyerek minnettarlığını dile getirdi.

O an, iyilik yapmanın insanın içini nasıl sıcacık hissettirdiğini bir kez daha anladılar. Eve dönerken içlerinde büyük bir huzur vardı. Günün değerlendirmesini yaparken fark etmişlerdi ki, bazen en küçük şeyler bile bir başkasının dünyasında büyük mutluluklara vesile olabilirdi.

Ve işte o gün, ailece akşam sohbetlerinin ne kadar değerli olduğunu bir kez daha anlamışlardı. Artık her akşam, sadece kendi hayatlarını değil, etraflarındaki insanları da düşünüyor, yardımlaşmanın ve paylaşmanın huzurunu yaşıyorlardı.

TÜRKLERDE EVLİLİK GELENEĞİ

TÜRKLERDE EVLİLİK GELENEĞİ

 Geçmişten Günümüze’

Türk kültüründe aile, toplumun temel yapı taşlarından biridir ve evlilik, bu yapıyı güçlendiren en önemli adımlardan biridir. Evlilik, sadece iki insanın hayatını birleştirmesi değil, aynı zamanda iki ailenin ve bazen de iki farklı kültürün kaynaşmasını sağlayan bir süreçtir. Yüzyıllar boyunca Türk düğünleri, toplumun inançlarına, yaşam tarzına ve geleneklerine göre farklı şekillerde kutlanmıştır. Ancak özünde her zaman birlik, beraberlik ve mutluluk anlayışı yatmaktadır.

İslamiyet Öncesi Türklerde Evlilik Gelenekleri

Türkler, İslamiyet’i kabul etmeden önce genellikle boylar hâlinde yaşıyor ve evlilikleri de bu sosyal yapı içinde gerçekleştiriyordu. O dönemde evlilik, sadece iki kişinin değil, aynı zamanda iki boyun da birbirine bağlanmasını sağlardı. Aileler arasında yapılan anlaşmalar, evliliğin ilk adımıydı.

Düğünler ise büyük şölenler hâlinde yapılırdı. At yarışları, güreşler, okçuluk gösterileri gibi sportif etkinlikler düzenlenir, müzik ve danslarla kutlamalar yapılırdı. Gelin almak için erkek tarafı, kızın ailesine çeşitli hediyeler sunardı. Buna “kalın” ya da başlık denirdi. Ancak bu, günümüzdeki gibi bir zorunluluk değil, daha çok bir saygı göstergesiydi.

Gelin, düğün günü ata bindirilir ve konvoy eşliğinde damadın evine götürülürdü. Bu süreçte gelinin yüzü kırmızı bir örtüyle kapatılırdı ki bu gelenek, günümüzde hâlâ devam etmektedir.

İslamiyet Sonrası Türk Düğün Gelenekleri

İslamiyet’in kabulüyle birlikte Türklerin evlilik geleneklerinde bazı değişiklikler yaşandı. Artık evlilik, sadece aileler arasındaki bir anlaşma değil, aynı zamanda dini kurallara uygun olarak gerçekleştirilen kutsal bir birliktelik hâline geldi.

Bu dönemde kız isteme merasimi önem kazandı. Erkek tarafı, aile büyükleriyle birlikte kız evine giderek "Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle" diyerek kızı istemeye başladı. Başlık parası yerine, gelin için “mehir” adı verilen bir güvence bedeli verilmesi yaygınlaştı. Bu, kadının ekonomik olarak güvende olmasını sağlayan bir uygulamaydı.

Düğünler, artık imam nikâhı ile resmiyet kazanıyordu. Ancak eski gelenekler de tamamen terk edilmedi. Şölenler, müzikli eğlenceler ve davetlilerin ağırlandığı büyük yemekler, düğünlerin ayrılmaz bir parçası olmaya devam etti.

Günümüzde Türk Düğün Gelenekleri

Günümüzde Türk düğünleri, hem eski geleneklerin hem de modern uygulamaların birleştiği özel törenlerdir. Evlilik süreci, genellikle şu aşamalardan oluşur:

Kız İsteme: Erkek tarafı, aile büyükleriyle birlikte kız evine giderek geleneksel sözlerle kızlarını ister. Eğer olumlu yanıt alınırsa kahveler içilir. Gelin adayı, bazen damadı sınamak için tuzlu kahve yapar. Bu eğlenceli gelenek, günümüzde de devam etmektedir.

Nişan: Nişan, çiftin bağlılığını resmileştiren önemli bir törendir. Yüzükler takılır, kurdele kesilir ve aileler arasındaki bağ güçlenir.

Kına Gecesi: Kına gecesi, özellikle gelin için duygusal bir anlam taşır. Gelinin avucuna kına yakılır, hüzünlü şarkılar söylenir. Ancak bu gece aynı zamanda eğlenceli bir atmosferde geçer.

Düğün: Düğün günü gelin, baba evinden dualarla uğurlanır. Düğün alanında nikâh kıyılır, ardından yemekler yenir, müzik eşliğinde oyunlar oynanır. Eğlenceler genellikle geç saatlere kadar devam eder.

Kültürümüzü Yaşatmak

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bizlere sadece akademik başarıyı değil, aynı zamanda kültürel değerlerimizi öğrenmeyi ve yaşatmayı da öğretir. Geleneksel düğünlerimiz, Türk kültürünün en önemli miraslarından biridir. Bugün hâlâ pek çok aile, bu gelenekleri sürdürerek geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kurmaktadır.

Evlilik, sadece iki insanın değil, iki ailenin de birleştiği bir süreçtir. Sevgi, saygı ve kültürel değerlerle güçlenen bu bağ, toplumumuzu daha sağlam temellere oturtmaktadır. Geleneklerimizi yaşatmak, bizlere kim olduğumuzu hatırlatır ve bizi biz yapan en önemli unsurlardan biri olur.

 


GELENEKLERİMİZİN GÜZEL BİR BAŞLANGICI


GELENEKLERİMİZİN GÜZEL BİR BAŞLANGICI

‘Kız İsteme’

Türk-İslam kültüründe aile, toplumun temel taşıdır. Evlilik, sadece iki insanın hayatını birleştirmesi değil, aynı zamanda iki ailenin de kaynaşması demektir. Bu birlikteliğin ilk adımı ise kız isteme merasimidir. Kız isteme, sadece bir gelenek değil, aynı zamanda sevgi, saygı ve aile bağlarının önemini gösteren değerli bir gelenektir.

İslamiyet’te evlilik, Peygamber Efendimiz’in (sav) sünneti olarak görülür ve hayırlı bir başlangıç kabul edilir. Bu süreçte aile büyüklerinin fikirleri alınır, karşılıklı rıza gözetilir ve her şey saygı çerçevesinde ilerler. Kız isteme de bu anlayışın bir yansımasıdır.

Geleneklerimize göre erkek tarafı, ailesiyle birlikte kız evine gider. Önce tatlı bir sohbet edilir, ardından aile büyüklerinden biri, “Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle” diyerek kız tarafına evlilik teklifini sunar. Eğer kızın ailesi de kabul ederse, bu güzel an kahvelerle taçlandırılır. Geleneğimizin en eğlenceli yanlarından biri olan tuzlu kahve, gençler için unutulmaz bir hatıraya dönüşür.

Kız isteme merasimi, sadece bir evlilik adımı değil, aynı zamanda ailelerin birbirine duyduğu güvenin ve sevginin de göstergesidir. Eskiden beri büyüklerimiz, “Komşu komşunun külüne muhtaçtır.” der. Bu söz, ailelerin birbirine destek olmasının ne kadar önemli olduğunu anlatır. Çünkü evlilik, sadece iki kişinin değil, iki ailenin de birleşmesiyle güçlü bir temel oluşturur.

Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bizlere sadece bilgi öğrenmeyi değil, aynı zamanda kültürel ve manevi değerlerimizi yaşatmayı da öğretir. Aile yapısını korumak ve geleneklerimize sahip çıkmak, toplumun huzurlu ve güçlü kalmasını sağlar.

Günümüzde bazı gelenekler unutulsa da kız isteme merasimi, hala değerini koruyan en özel anlardan biridir. Çünkü bu merasim, sevginin, saygının ve aile olmanın en güzel başlangıcıdır. Büyüklerin hayır duasıyla başlayan bir evlilik, hem bu dünyada hem de ahirette bereketli olur.