9 Mart 2016 Çarşamba

MENEKŞELİ MEKTUP



ESERİN KİMLİĞİ

ESERİN ADI: .Menekşeli Mektup
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYIN EVİ: Dergâh
BASKI SAYISI: 12. Baskı Mart 2015
SAYFA SAYISI: 159
İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:

HİKÂYENİN KAHRAMANLARI:
Postacı: Hikayenin asıl kahramanıdır. Kendi halinde, sabırlı, iyi niyetli, yalnız bir insandır.
Kahvehane Sahibi: Postacının yalnızlığına derman olan, kahvede onunla sohbet eden, onu teselli eden karakter. Manevi bir güç olarak hikayede yer almış.
Amcaoğlu: Almanya seyahatinde postacıyı yalnız bırakmayan karakter.
İncila Hanımın Eşi: Sadakatsizliğin sembolü
İncila Hanım: Sabrın ve sadakatin sembolü
Remzi Bey: Koruyucu güç

ESERDE İŞLENEN KONU: 

Eserin temasını oluşturan temel kavram aşktır.  Konu ise postacının eşine duyduğu sevgi ve İncila Hanıma duyduğu derin hayranlıktır. Bu hayranlık duygusu zamanla aşk ile yer değiştirir. Zamanla postacı, İncila Hanımı evden kaçan hanımının yerine koyar ve ona aşık olur.
Eser bir kurmacadır.

ESERİN ANA FİKRİ

İnsan yalnızlığı.

ESERİN TÜRÜ:

Hikâye

ESERDE İŞLENEN TEMEL DEĞERLER:

Türk hikâye sanatının kıymetli isimlerinden Mustafa Kutlu, artık bir gelenek haline gelen Eylül kitaplarına bir yenisini daha ekledi: Menekşeli Mektup.
Kutlu, 2000 yılından beri tek hikâyelik kitaplar yayınlıyor. Bu kitapların Türk hikâye sanatına ne denli büyük katkılar sağladığını ve okuyucuyu nasıl sarıp sarmaladığını söylemeye gerek yok.

Uzun Hikâye ile başlayan bu süreç, Menekşeli Mektup’a gelene kadar Beyhude Ömrüm, Mavi Kuş, Tufandan Önce, Rüzgârlı Pazar ve Chef ile devam etmişti.

Menekşeli Mektup’ta üç hikâye var: Menekşeli Mektup, Hacca Gidebilmek ve Kar Üstüne Kar Damlar. Birinci hikâyede bir postacı, ikinci hikâyede hacca giden bir otobüs şoförü, üçüncü hikâyede de Sarıkamış İhata Hareketi sırasında Ruslara esir düşen iki asker anlatılıyor.

Mustafa Kutlu’nun özelliklerinden biri olan şiirsel anlatım, bu kitapta adeta zirve yapıyor. Kelimeler, “birbirini kanaviçe gibi dokuyor”, cümleler “ak mermere duru suyun damlaması” gibi akıyor. Ve kitabı okuyup bitirdiğinizde, “ahir ömrünüzde bir güzellik yapmış olmanın iç ferahlatan ezgisini dinliyorsunuz.” İçiniz yıkanıyor.

Kitapta yer alan üç hikâyenin ortak noktası, insanın yalnızlığı ve trajedisidir. Kutlu, kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Allah varsa, trajedi yoktur” demişti. Dolayısıyla, bu hikâyelerin karşısına koymamız gereken şey, çile kelimesidir, çile doldurmak’tır. “Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli gram ağır gelmiş ayrılık” gibi.

Kutlu, Menekşeli Mektup’ta birçok yeniliğe de imza atmış. Mesela, hikâye kahramanının yanına öyle birini yerleştiriyor ki, bu kişi, hem kahramanı sürekli taze tutuyor, hem de onun yükünü hafifletiyor. Bir mesaj verecekse eğer, bu mesajı da o kişinin üzerinden veriyor.

Kar Üstüne Kan Damlar hikâyesinde bu kişi Berham Çavuş’tur. O güçlü kuvvetli, boylu poslu adamın ağır şartlara dayanamayarak sendeleyip yıkılması, sonra da vefat etmesi, bir anlamda Osmanlı Devleti’nin sonunu çağrıştırıyor.

Hacca Gidebilmek hikâyesindeki anahtar karakter İhsan Abi’dir. O, konuya uygun olarak; yaşadığı olumsuz hayata rağmen, insanın özünün sağlam kalabileceğini bizlere öğretmektedir.

Menekşeli Mektup’ta ise Postacı’nın yanına konulan karakter, İncilâ Hanım’dır. Bu hanımdan sabır ve tutkuyu öğreniyoruz.

Kitaptaki yeniliklerden biri de, okuyucuyu daha çok hikâyenin içine çekmesi, metne dâhil etmesidir.

Kutlu, Menekşeli Mektup’ta Türkçenin imkânlarını sonuna kadar kullanıyor. Türkçe, bütün görkemi ile ilk cümleden son cümleye kadar kendini gösteriyor. Her sayfada bir ya da birkaç cümlenin altını çizmek zorunda kalıyorsunuz. İşte: “Umudu üzmek...”

Yine, diğer hikâyelerinde az rastlanan bir durum, bu kitabında bir iki adım öne çıkıyor. Kutlu, hayat bilgisini, yani tecrübesini, gerektikçe okuyucu ile paylaşıyor. Misal: “Her coğrafyanın, her iklimin kendi insanına hediye ettiği bir şahsiyet, bir özellik vardır. Dağın adamı adımlarını kaldıra kaldıra atar; her an tetiktedir, hareketli ve çeviktir; ovanın adamı ayaklarını sürüye sürüye gider, ağır ve dalgındır. Biri içe dönük, öteki dışa dönük olur vesaire.” (Sayfa 31)

Kutlu hikâyesinin önemli bir özelliği de okuyana ilham vermesi, ufkunu açmasıdır. Buna ‘etki’ de diyebiliriz. Sözgelimi, “Çocuklar büyüyor, rüzgârın etkisiyle” dizesi, Menekşeli Mektup okunurken yazıldı. Şairleri bile etkileyen bu şiirsel üslup, elbette hikâyecileri de etkileyecektir.


YAZARIN ÜSLUBU:

Bir çırpıda bitiveren bu hikâye kitabında 3 hikaye bulunmaktadır; Menekşeli Mektup, Hacca Gidebilmek, Kar Üstüne Kan Damlar. Menekşeli Mektup’ta ortak kaderler üzerinden gidilmiş bir yapı vardır. Postacının karısı tarafından terk edilmesi, İncila Hanım’ın kocasının Almanya’ya gidip haberlerinin gelmemesi, Alman yaşlı kadının kocasının ölmüş olması birbirlerini iyi anlayan insanların ortak bağlarıdır. Postacı, İncila Hanım’ın evine mektup getire- götüre onlarla ahbap olmuştur. Sonra İncila Hanımın kocasını aramaya Almanya’ya gider. Burada acı gerçeklerle karşılaşır. Kocası Hanımı aldatmıştır ve ona gelen mektupları Yaşlı kadın yazmaktadır. Postacı Almanya’dan döndüğünde gerçekleri İncila Hanım’a anlatamaz. Hikâye, postacının terk eden karısının ona dönmesiyle sonuçlanır. Baktığımızda olay hikâyesi olan bu eser bir durum hikayesi gibi sonuçlanmıştır.
Hacca Gidebilmek adlı hikâye ibretlik olaylar içermektedir. Kadir bir otobüs şoförüdür. Zorluklarla bir 302 alabilmiştir. Hacca hacı taşımak fikri ona hoş gelmiştir. Hem de hacı olmayı çok istemektedir. Hacca gidişi, orada olanlar ve asıl çözüm olan dönüş yolculuğunda başına gelenler onu çok etkilemiştir. Olaylar bağlı bir şekilde birbirini tamamlamaktadır. Hac yolculuğu ona hayatında vefakâr insanların varlığını göstermiştir.
            Son hikâye olan “Kar Üstüne Kan Damlar” hazin bir ölümün sonunda bir askerin hayatının kurtulmasına bağlı olarak birbirine bağlı iki olaydan oluşmaktadır. Genç kız hastalanır, nişanlısı onu kızakla kar üstünde şehre ulaştırmak için çırpınmaktadır. Kızın parmağına oğlanın aldığı gülün dikeni batınca parmağı kanar, bu kanlar o canını verene kadar kar üstünde gittikleri yol boyunca iz yapmaktadır. Sonunda kız can verir. Bir diğer olay ise Sarıkamış’ta bir askere bu kızın babası tarafından verilen, kızın çeyizinde kalan ihram ve yeleğin onun hayatını kurtarmasıdır. Birçok kişi soğuktan donarken, o asker, bu yelek ve ihram sayesinde kurtulmayı başarmıştır. Fakat sonunda Ruslara esir düşerek Sibirya’ya maden kamplarına çalışmak üzere gönderilir. Sonunda da şöyle bir dörtlük söyler;
“Yaşa padişahım yaşa,
Kan bulaşmış çatık kaşa,
Biz urusa esir düştük
Sebep oldu Enver paşa

ÖZET:

Menekşeli Mektup
Postacı yalnız başına hayatını sürdüren dervişane bir ademdir. Bu devirde böyle antika adamlar da mı varmış dedirten cinstendir. Aşk adamıdır, tevekkül adamıdır, sabır adamıdır. Kahveye gider; yalnız oturur, gazete okur, evine döner; radyo dinler, düşüncelere dalar. Postacı’nın İncila hanıma dağıttığı hercai menekşeli pulu ve beraberinde umudu barındıran mektupları olur. Zamanla aralarındaki muhabbet ilerler. Postacı’nın İncila Hanım’a platonik aşkı başlar. Fakat hikaye tahminleri zorlayacak şekilde biter. Ya Tahammül Ya Sefer’e göndermeler vardır. Postacı seferle tahammül arasında mekikler dokusa da tahammül ağır basar ve sabrının meyvesini hikayenin sonunda alır.
Hacca Gidebilmek
Şoför Kadir ‘e 302 model arabasının sürprizlerle getirdiği Hac yolculuğunun hikayesidir. Gidişten ziyade dönüşün uzun hikayesidir. Mertlik mürüvvet nerede be kardeşim, derken “kul sıkışmayınca Hızır yetişmezmiş” sözünün hikmeti ortaya çıkar. Hacı Kadir bu yolculuktan çok şey öğrenmiştir.
Kar Üstüne Kan Damlar
Sarıkamış’ta bir yolculuktur. Allah u Ekber dağlarından aşıp düşmana ve tipiye karşı mücadeledir. Genç bir kızın ölümünün erattan birinin yaşamının kurtulmasına vesilesi olur.


  SON BAKIŞ:

Memleket hikâyecisi Kutlu’nun bu son kitabı, kendi memleketimizden gelen bir mektup sıcaklığında... Bundan önceki Chef kitabında Nerede duruyoruz? sorusuna açıklık getiren yazar, Menekşeli Mektupta yine aramızdan çekip çıkardığı kahramanlarla, bulunduğumuz yerde neye tutunarak durduğumuzun tespitini yapıyor. Çimen-çiçek kokularını içinize çekmişçesine, kitabı kapattığınızda aşk meselesi üzerinde düşünmeye başlıyorsunuz. Kutlu, son kitabında üç hikâye birden sunarak şaşırtıyor okuru. Ancak toplumdaki değişimlerin bireydeki etkisini irdeleme anlayışına dayanan Kutlu hikâyeciliğinin, son kitapta da bu temel tavrı koruduğunu belirtelim. Kitaptaki üç farklı hikâyenin ikisinde aşk konusu yoğun olarak öne çıkarken, Hacca Gidebilmek öyküsünde ilahi aşk bağlantılı ahlak meselesi tahlil ediliyor.
İsimsiz kahramanı postacının ağzından ironik bir aşk macerasını hikâye eden Menekşeli Mektupta yazar, sık sık hikâye ile kahramanı arasına girerek okuruyla hasbıhal etmekten geri durmuyor. Böylece okuyup yazmaktan çok, anlatmaya ayarlı Kutlunun tarzına kendinizi daha rahat kaptırırken, bu muhabbetin içinde kahramanın durumunu yazarla tahlil etmenin hazzını da yaşıyorsunuz. Bir gecekondu mahallesinde küçük bir evde yaşayan postacı, mahallemize uğrayan herhangi bir postacıdan farklı değil. Başından talihsiz bir evlilik geçen kahramanımız kendini TRT 4 radyosundaki türkülere kaptırmış giderken anlamadığımız aşk acısının adresi, menekşeli mektupların üzerinde beliriveriyor. Postacı her hafta şehirdeki bahçeli büyük eve binbir merakla mektuplar götürüyor; hercai menekşeli pullu mektuplar... Mektupları gönderen, evin sahibesi İncilâ Gülfem Hanımın kocası, Ahmet Ferit İlkeli... İlaç fabrikası kapanınca bağlantı kurmak için Almanya’ya giden Ahmet Bey, karısı İncilâ Hanıma her hafta düzenli olarak menekşeli mektup göndermekte ve postacı da bunları gide-gele platonik aşkla bağlandığı İncilâ Hanıma ulaştırmaktadır. Zamanla ilişkileri ilerleterek bir anlamda ailenin mahremiyetine giren postacı, İncilâ Hanımın kısacık yazılan her mektup sonunda yaşadığı psikolojik yıkım karşısında erimektedir. Tam o günlerde Ahmet Feritten adresi-zarfı ve pulu doğru, ancak yazısı farklı bir mektup gelince postacımız durumdan işkillenerek Almanyanın yolunu tutar ve mektuptaki adrese gider. Ancak genç bir Rumen kızıyla kayıplara karışan Ahmet Beyin yerinde yeller esmektedir. Mektupları ise aynı dertten muzdarip, komşusu olan yaşlı bir Alman kadın yazmaktadır. Geriye dönen postacıyı aynı zamanda alınyazısı beklemektedir.
302 otobüsle hac yolculuğu
Kitapta yer alan Hacca Gidebilmek isimli ikinci hikâye, adından da anlaşılacağı üzere bir hac yolculuğu. Kadir isimli bir uzun yol şoförünün 302 otobüsü ile hacca gitme serüvenine tanıklık eden öykü, ahlak çerçevesinden insanımıza bakıyor. Her hikâyesinde belli bir tezi işleyen hikâyeci, hac farizasını oradaki eksiklikleri çözümlemeye yönelik bir dille irdeliyor. Kutlunun birçok hikâyesinde ele aldığı insaniliğin yitirilişindeki para faktörü, bu hikâyede de apaçık bir şekilde ortada. Hacda bulunduğu süre içinde imandan ziyade insana bakan hikâye kahramanının gözünden yaşananları aktaran Kutlu, paranın yerine duayı koyarak kadim bir çerçeveyi hatırlatıyor okura ve kahramanı Hacı Kadirin ağzından şu tespiti yapıyor: Her kişi hacca gidebilir lâkin ancak er kişiler hacı olur. Böyle biline...
Son hikâye Kar Üstüne Kan Damlar, kitabın en kısa ama en vurucu hikâyesi. Kutlu bu hikâyede aşk, savaş, kader, tevekkül kavramlarını gerçek anlamlarıyla okuruyla paylaşıyor. Ölümün getirdiği acı bir ayrılıkla biten tertemiz bir aşktan kalanlar -bir keçe yelek ve bir ihram- Sarıkamış trajedisini yaşayan bir askerin vücudunu ölümden koruyor. Ama aynı askerin kaderini Sibiryadaki maden ocaklarında esir olarak çalışmaktan kurtaramıyor. Aşk, ölüm, savaş ve esareti yan yana getiren yazar, sade ve akıcı üslubuyla olağanüstü bir tablo çiziyor. Bize kalansa bu tablonun karşısına geçip eylül ayının habercisi Kutlu’nun kaleminin tadına varmak.


8 Mart 2016 Salı

İSTİKLAL MARŞI VE MEHMET AKİF ERSOY

İSTİKLAL MARŞI VE MEHMET AKİF ERSOY
Milletlerin hayatında, geleceklerine yön veren önemli olaylar, ismini tarihe kazımış abidevi şahsiyetler vardır. Genç nesillerin iyi yetişmeleri, geleceğe güvenle bakabilmeleri, milletin değerlerini yaşatabilmesi ve sahip çıkabilmesi ve milli şuuru ayakta tutabilmek için bu değerli kişiliklerin her daim hatırlanması gerekir. Bizde bu program vesilesi ile acizane bu sorumluluğumuzu yerine getirmekteyiz.
İşte kahramanlık destanımız, heybetli kimliğimiz, vatanseverlik örneğimiz, milletimizin yüreğinden çıkarak acılarını, umutlarını, kararlılığını haykırarak İstiklal Marşımız ile ölümsüzleştiren o abidevi kişilik Mehmet Akif Ersoy.
Düşman orduları Türk yurdunun her yerine sokulmuş, İzmir, Bursa gibi önemli topraklarımız düşmüş, İstiklal savaşımızın en zor günleri yaşanmaktadır. Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşımızı yazarken! Türk milleti tarihin en karanlık günlerindedir. Mehmet Akif, kurtuluş mücadelemizin Ege’deki merkezlerinden Balıkesir’e gider ve burada halktan aralarındaki ayrılıkları kaldırmalarını, düşmana karşı birleşmelerini isteyip, herkesi yurt savunmasına çağırır. O dönemde Anadolu iç isyanlarla karşı karşıyadır. Kurtuluş savaşı sürerken Mehmet Akif Kastamonu camilerinde yaptığı konuşmalarda, milli ve manevi değerlerin tehlikede olduğunu belirterek Müslümanları birliğe, düşmana karşı savaşmaya çağırır. Bu konuşmaların yayımlandığı dergi ve gazeteler Anadolu’nun bütün illerinde, sancaklar ve kazalardaki idarecilerle okutturulur. Kitaplar, broşürler şeklinde yeniden basılarak cephelere, köylere dağıtılır.
Genel Kurmay Başkanlığımız Saldırgan düşmana karşı Anadolu´da tutuşan heyecanı koruyacak; vatan sevgisini ve inancı canlı tutacak ve gelecekte milli bir marşımız olacak marşın hazırlanması gerektiğini bildirir. Millî Eğitim Bakanlığının bu öneriyi uygun bulması üzerine "İstiklâl Marşı Yazma Yarışması" düzenlenir ve 500 lira ödül konulur. Yarışmaya 724 şiir katılır. Bunlar arasından İstiklâl Marşı olacak bir şiir seçilemez. Mehmet Akif ise "Milletin kurtulacağını para ile mi söyleyeceğiz " diyerek bu yarışmaya katılmaz. Hasan Basri yarışma için konan ödülün ona verilmeyeceğine dair güvence verince ve Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in isteği üzerine, O halde yazalım. Deyip “Kahraman Ordumuza" adlı şiirini yazar. Bu şiir 1 Mart 1921 tarihli TBMM toplantısında okunur ve 12 Mart 1921 tarihli toplantıda da ayakta alkışlanarak İstiklâl Marşı olarak benimsenir. Mehmet Akif Ersoy yarışma için konan ödülü almaz ve o, bu görevi ordu ve milletimiz adına yerine getirdiğini söyler.
İstiklal Marşı öyle bir dönemde öyle duygularla yazılmıştır ki her bir cümlesi bu milletin kanıyla verdiği mücadeleyi yüreğimizi yaka yaka anlatır bizlere. “Korkma” seslenişi acizce bir korkuyu değil, her karış toprağı şehit kanları ile yoğrulmuş aziz vatanımızın kaybedilme endişesini dillendirir. Durum ne olursa olsun esareti değil umudu öğütler. Çünkü esaret değil ümit bize yakışır! Arkadaş diyerek seslendiği gençlerdir, sizlersiniz. Bu vatanın korunması,
bastığı yerleri toprak diyerek geçmeyen; bu topraklar altında kefensiz olarak yatan şehit dedelerini unutmayan vefalı gençliğin eliyle olacaktır.
M.Akif : O günler ne samimi, ne heyecanlı günlerdi. Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla yenik düşmedik. Zaten başka türlü çalışabilir miydik? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz... Fakat imanımız büyüktü: O şiir, milletin o günkü heyecanının bir kıymetli hatırasıdır. O şiir bir daha yazılamaz... Onu kimse yazamaz... Onu ben de yazamam... Onu yazmak için o günleri yaşamak lazım..demiştir..
Sevgili Öğrenciler; İstiklal Marşını sevmek, ülkemizi sevmektir. Marşımızı coşkuyla söylemek, ülkemize sahip çıkmaktır. İstiklal Marşı tefekkürdür, ruhtur, heyecandır, şanlı mazimizdir. Onu ne kadar büyük bir coşkuyla okursak bu milletin onurlu destansı mücadelesine de o kadar sahip çıkmış oluruz. Bu bizlerin boynumuzun borcudur. Ancak o zaman üstad Mehmet Akif Ersoy’un “Allah bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” duası gerçekleşir.
Fikir ve şiir tarihimizde çok önemli bir yeri olan M. Akif, esarete isyan eden, milletini uyanmaya ve uyanık davranmaya çağıran bir aksiyon adamıdır. Mehmet Akif’in en büyük meziyeti, söyledikleri ile yaptıklarının örtüşmesidir. O, ülkesinin maddî–mânevî problemleri üzerinde kafa yormuş ve bunlara çağının çok ilerisinde çözümler üretmiştir. O, insanın faydasına olan medeniyetin peşindedir. Çünkü bilim ve teknoloji insanlığın ortak malıdır. Kültür ise, milletlere hastır; başka kültürlerle değiştirilemez. Akif Batı bilimini şekillendirmede ‘Kendi mâhiyyet-i rûhiyeniz olsun kılavuz.’ diyerek kendi millî kültürümüze ve îmânımıza işaret eder. Akif, Batı’nın alınacak yönlerini şöyle anlatır: ‘Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini; Veriniz hem de mesâînize son sür’atini. Çünkü kaabil değil artık yaşamak bunlarsız; Çünkü milliyeti yok san’atın ve ilmin; yalnız.’
Akif’e göre asıl olan fazilettir, fazilet de insana Allah korkusundan gelir: ‘Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır.’
Akif ayrımcılığa ve bölücülüğe karşı idi. O, her zaman birlikten kuvvet doğacağını belirtmiştir. O bunu şu mısralarında şöyle dile getirmiştir. Girmeden tefrika, bir millete düşman giremez, Toplu vurdukça yürekler, onu top dindiremez”
Sevgili öğrenciler, konuşmamın sonunda hem bu yüce destanı yazan üstadı, hem de yazdıran sayısız kahramanı rahmetle anar saygılar sevgiler sunarım.


26 Şubat 2016 Cuma

CHEF



ESERİN KİMLİĞİ

ESERİN ADI: Chef
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYIN EVİ: Dergâh
BASKI SAYISI: 7. Baskı Ocak 2014
SAYFA SAYISI: 214
İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:

HİKÂYENİN KAHRAMANLARI:

Hüseyin Hüsnü Şen: Sarıkamışlıdır. Annesi, onu doğururken ölmüştür. Babası başka bir kadınla evlenmiştir. Küçükken babasının müstahdem olduğu köy okulunun kütüphanesinde birçok kitap okumuştur. Babası, Hüsnü çalışkan olduğu için ve kendisine yapılan telkinler neticesinde onu okula göndermiştir. Hüsnü parasız yatılı okul kazanmıştır. Okuduğu sırada babasını kaybetmiştir. Liseyi bitirip, askerliğini tamamlamıştır. Diplomaya ehemmiyet vermeyen bir adamdır. Kitap, kültür-sanat, panel, konferans vb. her şey arası iyi bir banka şefidir.

Arzu: Hüseyin Hüsnü'nün eşi ve Özgür'ün annesidir. Mutfakta zaman geçirmekten çok hoşlanır. Kendi halinde, ailesine düşkün bir bayandır. Bir süre memurluk yaptıktan sonra emekli olmuştur. Tek idealı bir ev almaktır. Hayatının büyük bir çoğunluğunu bu emel üzerine yaşar. Emekli olduktan sonra uzun süre evde durur. Bu sürede tek meşgalesi mutfak işleri ve üst komşusu Gülşen ile vakit geçirmektir. Bodrum, Marmaris arasında bir lokanta işletmektedir. Burada epey bir para kazanmıştır. Ekonomik açıdan iyi bir noktaya ulaşmıştır.

Özgür: Hayatını ticarete adamış, bir aykırı ruh. Kimseye ey vallahı olmayan, girmediği delik, el atmadığı iş kalmayan biri ve düşük seviyede İngilizce konuşabilen ve tahsilini yarıda bırakmış bir gençtir. Hayatının belli döneminde yurt dışı macerası olmuştur. Bir de sevgilisi vardır. Adı Seda, ciddi bir ilişki içerisinde olsa da beyni bulanıktır...

Diğer karakterler: Gülşen, İris, Refik Bey, İlyas, Avukat, Medyacı, Dadaş Bekçi, Cafer Ağa, Hülya Hanım, Tarcan Bey, Philip, Bolulu Usta Başı, Süleyman, Malatyalı Adam, Seda.

ESERDE İŞLENEN KONU: 

İdealler, hayaller, ümitler ve hayatın gerçekleri arasında sıkışıp kalan, bir çıkış noktası arayan insanların hikayesidir Chef. Tek bir çatı altında, 3 farklı hayatın kurgulandığı, aynı masada 3 farklı hayat görüşünün birleştiği bir hikayedir Chef.
Mustafa Kutlu, üç karakteri, üç farklı görüş çerçevesinde betimler. Bu üç karakter, aynı ortamda farklı kaderleri yaşamaktadır.

ESERİN ANA FİKRİ

Modernizmin ve onun uzantısı olan kapitalizmin Türk toplumuna hâkim olmasının nasıl bir içtimaî tramvaya sebep olduğunu gösterme gayretinin eseridir.

ESERİN TÜRÜ:

Hikâye

ESERDE İŞLENEN TEMEL DEĞERLER:

Kendi toplumunun meselelerine duyarlı bir yazar olarak, toplumun yaşadığı siyasî ve sosyal olayları eserlerine konu etmektedir. Öyle ki Türk toplumunun, içtimaî tarihini Kutlu'nun eserlerinden takip etmek mümkündür. Edebiyatın, sokağa tutulan ayna olma özelliği, Mustafa Kutlu'nun eserlerinde açık şekilde görülebilmektedir.

YAZARIN ÜSLUBU:

Az sözle çok şey anlatmayı esas alan Şark hikâye anlayışını, daha da geliştirerek modern hikâyenin bazı tekniklerini de katmak suretiyle kendine mahsus bir üslup inşa etmeyi başarmıştır.

ÖZET:

Chef; bir baba, bir anne ve bir oğuldan oluşan çekirdek bir ailenin hayatlarını konu alır. Üç bölümden oluşan eserin ilk bölümünde bir bankada şef olan Hüseyin Hüsnü Şen’in hikâyesi, ikinci bölümde bu banka şefinin eşi olan Arzu’nun ve üçüncü bölümde de bu iki kahramanın oğulları olan Özgür’ün hayatından kesitler ile karşılaşırız. Chef’te 1980’li yıllarda belirginleşen ve “köşe dönmek” şeklinde nitelendirilebilecek hâkim insan psikolojisi irdelenir. Bir bankada şef olarak çalışan Hüseyin Hüsnü Şen, banka müdürü olmak isteyen fakat bir türlü olamayan, arabalara karşı tutkulu bir kahramandır. Arzu ise, yeni emekli olmuştur ve hayattan beklentisi emekli ikramiyesine birkaç kuruş ekleyip bir ev sahibi olabilmektir. Bu iki kahramanın oğulları olan Özgür ise (Arzu ve
Özgür isimlerinin kahramanların eserdeki konumlarına uygun olarak verildiğini belirtebiliriz) ticarete meraklı, okumayı fuzulî bir şey ve hayallerinin önünde bir engel olarak gören, yukarıda bahsettiğimiz dönemin köşeyi çabuk dönmek arzusunda olan kişilerinden biridir. Eserin dikkat çeken özelliklerinden biri, hikâyelerin neticelendirilmemesidir. Başka bir söyleyişle hikâyelerin sonları, okuyucuların muhayyilelerine sevk edilmiştir. Kutlu’nun diğer uzun hikâyeleri gibi, Chef de bir solukta okunabilecek bir kitap. Çünkü okuyucuda yazılmışlık hissi uyandırmayan hikâyeler Kutlu’nun hikâyeleri. İçimizden biri olan Kutlu’nun sade bir üslûpla kaleme aldığı 214 sayfalık bu uzun hikâyeyi okumak; aile hayatımızdaki değişmeyi(parçalanmayı), arzularının, hırslarının peşinde koşan bir tüketim toplumu hâline geldiğimizi ve dilimizdeki yozlaşmayı fark etmemiz için güzel bir fırsat olacaktır.

  SON BAKIŞ:

Mustafa Kutlu, otuzu aşan eseriyle günümüz Türk Edebiyatının ve Türk hikayeciliğinin zenginliğidir. Yarım asra dayanan yazın hayatının semeresi olan bu eserler okur – yazar çevrelerin ve araştırmacıların dikkatini çekmiştir.
Mustafa Kutlu eserlerine üzerine çok sayıda yüksek lisans tezi ve doktora tezi, çok sayıda makale ve bildiri hazırlanmıştır.
Kutlu’nun eserlerinde:
Ticaret
Siyaset
Tabiat
Anadolu romantizmi
Modernite eleştirisi
Köy gerçeği gibi temalar sıklıkla işlenir. Kutlu, ilk eserlerinden itibaren kendi toplumunun meselelerine duyarlı bir yazar olarak, toplumun yaşadığı siyasî ve sosyal olayları eserlerine konu etmektedir. Öyle ki 1970'lerin sonlarından itibaren Türk toplumunun, içtimaî tarihini Kutlu'nun eserlerinden takip etmek mümkündür. Edebiyatın, sokağa tutulan ayna olma özelliği, Mustafa Kutlu'nun eserlerinde açık şekilde görülebilmektedir.

Mustafa Kutlu, az sözle çok şey anlatmayı esas alan Şark hikâye anlayışını, daha da geliştirerek modern hikâyenin bazı tekniklerini de katmak suretiyle kendine mahsus bir üslup inşa etmeyi başarmıştır. Yine Şark hikâyesinin temel özelliklerinden olan alegorik anlatım da Kutlu'nun hikâyelerinde görülen temel hususiyetlerdendir. Şark hikâye anlayışının, okuyucuya bir kıssa verme kaygısı, Mustafa Kutlu'nun, toplumu, görünen tarafıyla değil, daha derin katmanlarıyla anlatmasına sebep olmuştur. Bu bakımdan onun hikâyelerinde sadece toplumun yaşadığı meseleler aktarılmaz; bu meseleler etrafında yaşanan dram da ortaya konulur.

Hemen her hikâyesinde insanının temel meselesi olarak, varlığını anlamlı kılma çabasına vurgu yapar. Kutlu'nun hikâyeleri üzerine yapılacak bir anlam dünyası tasnifinde görüleceği gibi, Kutlu, en alt anlam dünyasında insanının Yaradanıyla ilişkisini irdeler. Çünkü üst anlam dünyasında, dünyanın meseleleri vardır. Dünyanın meseleleri ortadan kaldırıldığında insanının Yaradanıyla olan ilişkisi ortaya çıkmaktadır. Mesela, Beyhude Ömrüm'de üst anlam dünyasında köyden şehre göç gibi bazı içtimaî olaylar anlatılsa da alt anlam dünyasında, bahçe metaforu etrafında, insanın hem bu dünyada hem de öte dünyada güzel bir yer edinme çabası dile getirilir. Bu durum, benzer özelliklerle, diğer hikâyelerde devam etmektedir.

Chef, birçok özelliğiyle, yukarıda yazarın edebî şahsiyetine ait ortaya konulan hususiyetlerle örtüşmektedir. Ancak Kutlu burada, daha ziyade, modern hayat tarzının toplum üzerindeki tesirini öne çıkartır. Bu anlamda Chef, modernizmin ve onun uzantısı olan kapitalizmin Türk toplumuna hâkim olmasının nasıl bir içtimaî travmaya sebep olduğunu gösterme gayretinin eseridir.


19 Şubat 2016 Cuma

ARTIK BAŞKA BİR YERDEYİZ VE DAHİ BAŞKA BİR ZAMANDAYIZ!

FATMA BARBAROSOĞLU

04:00 Şubat 19, 2016
Artık başka bir yerdeyiz. Başka bir zamandayız. Allah bugünümüzü aratmasın.

Ölenlerle ölemediğimiz, kalanlarla hayata devam edemediğimiz bir zamandayız.

Hepimizin içinde, ölenle ölünmüyor, kalanlarla nasıl yaşayacağız sorusu geziniyor.

Hiçbir şey olmamış gibi mi yaşayacağız, yoksa kıyamet kopmuş gibi mi?

İkisi de değil.

Ölenler için ağlayacağız ve fakat gözyaşımızı kimselere göstermeden ağlayacağız.

Dua ederek ağlayacağız, iş üreterek ağlayacağız, derdimizi derdimize yoldaş ederek ağlayacağız.

***

Nasıl öleceğimizi bilmiyoruz. Dün bilmiyorduk yarın da bilmeyeceğiz. Kaderi bilen sadece bize sayılı nefes takdir etmiş olan Rabbimiz.

Kadere iman bahsine rağmen, Türkiye'de onlarca canlı bomba olduğuna dair yapılan haberler hepimizi diken üstünde tutuyor.

Nerede, nasıl, ne sebeple öleceğimizi bilmiyoruz.

Nasıl yaşamamız gerektiğine dair kafa yoralım lakin.

Farklı bir zamana girdik.

Öncelikle kalbimizi geniş eylemek zorundayız. Öfkemizi kontrol etmeli, şikayetimizi parantez içine almalı, yarınlar için temiz, berrak eserler bırakma gayreti içinde olmalıyız.

Lakin muhafazakar kesim klişe söylemlere teslim olmuş vaziyette.

Değerlerimiz değerlidir. Değerlerimizi değerlendirmek konusunda değerli çalışmalar yapan değerli büyüklerimiz...

Allah'ın günü, içinde DEĞER geçen cümleler kurarak “değer üretmiş” olmadığımızı artık idrak edelim!

Bu minvalde şık salonlarda, yüzlerce katılımcı önünde, içi boş sempozyumlar, paneller, seminerler birbirini takip ediyor.

Değerlerimizi değerlendiren pek değerli arkadaşlar! Kağıt üzerinde şık programlar yapmaktan vazgeçin.

Şu zor zamanlarda, sadece küçük gruplara, sürekliliği bulunan eğitim programları hazırlayın.

Bir dönemeçteyiz.

Siyasi damar üzerinden laf üretmeyecek kadar haddimi bilirim.

Lakin meselenin sosyal boyutuna kafa yoran yüz kişi varsa o yüz kişinin içinde olduğumu da bilirim.

Farkındasınız muhakkak, şu içinde bulunduğumuz durum Kırım Harbi'nin ters simetrisi gibi.

Kırım Harbi'nde Batılılar Rusya'ya karşı Türkiye'nin yanında yer almıştı. Subayları bizzat savaşmış, aralarından bazıları daha sonra Müslüman dahi olmuştu.

Bugünse İran, Rusya, Suriye (Brezilya'yı da ilave etmeli miyiz?) cephesi karşısında Türkiye yalnız.

Diyeceksiniz ki Türkiye'nin yanlış dış politikası...

Meseleyi sadece Türkiye'nin dış politikasına bağlarsak Türkiye'ye kaldıramayacağı kadar ağır bir yük yüklemiş oluruz.

Mesele bizim Amerika'nın müttefiki olmamızla ilgili.

Ve Amerika, Irak işgalinden bu yana girdiği her yerde kaos bırakarak geri çekiliyor. Amerika'nın boş bıraktığı alan, öksürüğümüzü bile duyacak Rusya tarafından hızla dolduruluyor.

En büyük tehlike Amerika'nın müttefik olarak bıraktığı boşluğun Suudi Arabistan ile doldurulması değil mi?

Yanlış anlamayın, bildiğimden değil, bilmediğimden soruyorum. Benim gibi bilmeyen milyonlarca Türkiye vatandaşı adına soruyorum.

Bildiğim konu şu: Kırım Harbi sonrası baş gösteren sosyal patlamanın şartları bugün misliyle mevcut.

Bilen bilmeyen herkes gündelik siyaset ve dış politika üzerine laf ürettikçe, yaşadığımız alan ayağımızın altından kayıp gidiyor.

BATILILAR YÜZYILLIK SAVAŞI TÜRKİYE ÜZERİNDEN SÜRDÜRÜYOR!

04:00 Şubat 19, 2016
Ankara, vuruldu yine, dört ay içinde! Ankara'nın kalbi, Türkiye'nin yönetildiği merkez alanlar vuruldu bu kez!

Şer güçler, bu kez, Türkiye'ye savaş açtıklarını ilan etmiş oldular!

Doğrudan saldırmıyor emperyalist açkurtlar! Vekâlet savaşlarıyla, kuklalarıyla, maşa örgütlerle saldırıyorlar Türkiye'ye! Açık oynamıyorlar! Kaçak güreşiyorlar! Alçakça yöntemlere başvurarak savaşıyorlar!

Türkiye, şer güçler için “hedef ülke”dir artık! Peki, niçin hedef seçildi Türkiye?

YÜZYIL ÖNCE: BİZ GİDİNCE, ONLAR GELECEKTİ!

Şer güçler, bölgeyi Türkiye üzerinden dizayn ediyorlar!

Yüzyıl önceki oyun yeniden sahne alıyor: Yüzyıl önce, Osmanlı'nın durdurulmasına karar verilmiş, Osmanlı'ya nihâî darbe vurulmuş ve tarihten uzaklaştırılmıştı Osmanlı.

Emperyalistlerin yüzyıl önce bizimle giriştiği savaş, Osmanlı'yı durdurmayı amaçlıyordu. Osmanlı durdurulduğu zaman, Batılıların yeryüzündeki hegemonyaları tamamlanabilirdi: O yüzden Osmanlı parçalanmalı, Osmanlı coğrafyasının zengin tabiî kaynakları yağmalanmalıydı.

Özetle, biz gidersek, onlar gelecekti çünkü. Bunu çok iyi biliyordu emperyalist Batılılar.

Öyle de oldu nitekim: Osmanlı'yı tarihten uzaklaştırdılar. Bölgeye yerleştiler: Hem bölgeyi kan gölüne çevirerek, bölgenin kaynaklarını Avrupa'ya / Batı'ya götürdüler hem de bölge üzerinde kurdukları hegemonya üzerinden dünya üzerindeki hegemonyalarını pekiştirdiler.

YÜZYIL SONRA: BİZ GELİNCE, ONLAR GİDECEK!

Yüzyıl sonra ise, Türkiye'nin tarihe girmesini, tarih yapan, yeniden tarihin akışını şekillendiren bir aktöre dönüşmesini önlemek için Türkiye'yle savaşıyorlar!

Biz gelince onlar gidecek çünkü! Bunu da çok iyi biliyor emperyalistler.

O yüzden çeyrek asırdır 1989'da Soğuk Savaş'ın bitirilmesinden itibaren hep Türkiye'yi kuşatmak, Türkiye'nin kendine gelmesini, toparlanmasını, bölge ülkelerini toparlayarak taze bir medeniyet yürüyüşüne soyunmasını önlemek için geliştiriyorlar bütün bölgesel ve küresel stratejilerini.

BİN YIL SÜREN SAVAŞ!

Şunu kalın harflerle kazıyalım zihnimize: Bin yıllık dünya tarihini iki aktör yapıyor: Müslümanlar ve Batılılar.

Bu bin yılın ilk yedi asrını biz şekillendirdik dünya tarihinin.

Bin yılın son üç asrını ise Batılılar şekillendiriyor. Batılılar, bu süreçte, bütün karaları ve Deniz'leri sömürgeleştirdiler, dünyanın kaynaklarını tarumar ettiler, bütün medeniyetlerin kökünü kazıdılar!

Oysa biz Müslümanlar olarak Selçuklu ve Osmanlı hâkimiyeti döneminde de, Abbasî ve Endülüs hâkimiyeti döneminde de hiç bir medeniyetin kökünü kazımadık.

Aksine hem bütün medeniyetlerle temasa geçtik, hepsinden -vahyin ışığında- beslendik, hepsini besledik, hepsine kendi olarak ve kendi kalarak yaşayacağı bir varoluş zemini sunduk.

DÂRÜ'L-İSLÂM KURULMADAN DÂRÜ'S-SELÂM VE DÂRÜ'L-İNSAN KURULAMAZ!

O yüzden Yahudi felsefesi, ahlâk ve hukuk düşüncesi, Yahudi tarihinde, Endülüs'te zirveye ulaştı.

O yüzden bütün farklı dinler, kültürler ve medeniyetler, Osmanlı medeniyetinde, dünya tarihinde ilk defa birbirlerinden beslenerek, birbirlerini besleyerek birarada yaşayabildi.

Tarihte ilk defa gerçek anlamda evrensel, küresel bir medeniyet tecrübesi geliştirildi.

Anlaşılamayan, aşılamayan ve anlaşılamadığı için aşılamadığı da anlaşılamayan üç süreçten oluşan evrensel ve küresel bir dünya hediye edildi insanlığa: Dâru'l-İslâm (İslâm-yurdu), dâru's-selâm (barış-yurdu) ve dârü'l-insan (insanlık-yurdu).

Dârü'l-İslâm kurulmadan, dâru's-selâm kurulmaz; dâru's-selâm kurulmadan da dârü'l-insan kurulamaz çünkü.

Çin, Hint , Rus-ortodoks medeniyetleri de, Afrika ve Amerika kıtasındaki birinci dalga ve ikinci dalga medeniyetleri de tarihte böyle bir şeyi başaramadı.

Batılılar ise, Grek, Roma, Avrupa ve Amerikan tecrübeleriyle böyle bir şeyi başarabilmek şöyle dursun, tam tersi bir tecrübe ortaya koydular.

Büyük tarihçi ve tarih felsefecisi Fernand Braudel, bu gerçeği, en merkezî Batı uygarlığı tecrübesinden, -Roma imparatorluğu'ndan- yola çıkarak enfes bir şekilde şöyle açıklar bize:

Roma tecrübesi, “silahlı barış” ve “askerî zorbalık düzeni” üretmiştir. Geliştirilen onca özgürlük söylemleri aslında efsanedir: Batı uygarlığı tarihindeki (özellikle de modern süreçteki) “özgürlük” söylemleri, “imtiyazlar”, “çıkarlar” düzenidir.

İşte çeyrek asırdır Türkiye'nin kuşatılmasının, son bir kaç yıldır da maşa örgütler üzerinden vekâlet savaşları'yla fiilen vurulmasının felsefî ve tarihî nedenleri burada gizlidir: Batılılar, onca ayartıcı “özgürlük, insan hakları, demokrasi” söylemlerine rağmen insanlığa yalnızca kan, gözyaşı ve yıkım armağan ettiler. Ve hiç bir zaman “barış-yurdu” ve “insanlık-yurdu” kurmayı başaramadılar.

Bu gerçeği bugün iliklerimize kadar yaşıyoruz hem ülkemizde hem de bölgemizde.

Bütün mesele, Türkiye'nin, insanlığa yeniden “barış-yurdu” ve “insanlık-yurdu” armağan edebilecek tarihî yolculuğa soyunmasının her ne pahasına olursa olsun önüne geçmektir.

YÜZYILLIK SAVAŞ VE ÜÇ BÜYÜK STRATEJİ

O yüzden Batılılar yüzyıllık stratejilerini Türkiye üzerinden, Türkiye'nin toparlanmasını ve yeniden tarihe girmesini önlemek amacıyla geliştiriyorlar ve bunun için üç stratejiyi aynı anda uygulamaya koydular:

1-Türkiye'nin terörle karıştırılması; kaosun, iç savaşın -ve ilerde Alevî-Sünnî çatışmasının- eşiğine sürüklenmesi.

2-Türkiye'nin güneyinin, maşa örgütlerle mezhebî çizgiler üzerinden yeniden-dizayn edilmesi; Sünnî-Şiî çatışması icat edilmesi ve sonuçta, İran'ın önünün açılması, İhvan'ın ve Türkiye'nin temsil ettiği, bizim Selçuklu ve Osmanlı'yla kurduğumuz bin yıllık Ehl-i Sünnet Omurga'nın ve düzeninin çökertilmesi.

3-En önemlisi de, gerek Türkiye'de gerekse bütün İslâm dünyasında toplumların mezhepsiz, peygambersiz, âmentüsüz bir İslâm anlayışına sürüklenmesi, ülkeler arasındaki İslâm'a Karşı İslâm Savaşı stratejisinin ülkeler içinde de hızla yaygınlaştırılması...

Türkiye'nin büyük stratejik hata yapmaması, Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya gibi bazı “küresel güçler”i yanına alacak stratejik atılımlar gerçekleştirmesi gerekiyor.

İlke şu: Dalga kırılmadan / çakıl taşları temizlenmeden; dalga kurulamaz / yapı taşları döşenemez. Bu hem Sünnetullah'ın, hem Sünnet-i Rasûlüllah'ın hem de tarihin işleyiş mantığı gereği böyledir, böyle olmak zorundadır. Vesselâm.