SEZAİ KARAKOÇ’UN
MEDENİYET FİKRİ
Arapça’da şehir anlamına gelen kelime kökünden
türeyen Medine isminden Osmanlı Türkçesi’ne intikal eden medeniyet kelimesi,
Sezai Karakoç’un düşünce ufkunda yalnızca yerleşik hayatın adı olarak kalmaz;
ruhu, tarihi, inancı, hafızayı ve anlamı kuşatan bir diriliş nizamının merkezi
kavramına dönüşür.
Bu bakımdan medeniyet, Sezai Karakoç’un düşünce
dünyasında yalnızca coğrafi bir yerleşim biçimi değil; hakikatin ruhla
yoğrularak hayata nizam verdiği derin bir varoluş ufku olarak tecelli eder.
Medeniyet,
kökünde hükmetmek, yönetmek ve sahip olmak gibi anlam katmanlarını taşıyan
(dyn–din) mastarıyla kurduğu irtibat sayesinde, Sezai Karakoç’un düşünce
dünyasında sıradan bir kavramsal yakınlığın ötesine yükselir. Bu ilişki, salt
dilsel bir etimolojiye indirgenemez; aksine ruhu, anlamı ve hakikat şuurunu
kuşatan derin bir metafizik ufka açılır. Böylece kelimenin kökünde saklı mana,
medeniyeti yalnızca tarihsel ve toplumsal bir yapı olmaktan çıkarır. Onu,
varoluşu idrak eden içsel bir bilinç ve diriliş ekseni etrafında şekillenen
diriltici bir anlam düzeni hâline dönüştürür.
Yönetmek, Sezai Karakoç’un medeniyet fikrinde dış
dünyayı hâkimiyet altına almak değil; insanın iç âlemini ilahî ölçülerle tanzim
etmektir. Bu nedenle medeniyet, önce kalpte kurulan, sonra toplumda tecelli
eden bir bilinç düzeni olarak belirir; içten dışa doğru genişleyen bir diriliş
halkasıdır.
Sezai Karakoç’un medeniyet fikri düşünce
çizgisinde, medeni ve medini oluş, yalnızca şehre mensubiyet anlamına gelmez;
hakikat bilincine, vahiy merkezli hayata, diriliş şuuruna ve anlamla
temellenmiş bir değerler evrenine aidiyet ifade eder. Medine’de nazil olan
surelerin Medeni olarak adlandırılması, şehir ile vahiy, toplum ile ahlak ve
tarih ile sorumluluk arasındaki kopmaz bağı sembolik bir derinlikle yansıtır. Böylece
şehir, sadece fiziki bir mekân değil; ahlakın kurumsallaştığı, adaletin
sistemleştiği, merhametin toplumsallaştığı ve imani sorumluluğun hayatın bütün
alanlarına yayıldığı bir medeniyet sahnesi hâline gelir. Medenileşme kavramının
zamanla şehirli bir hayat sürmek anlamına doğru genişlemesi ise, Sezai
Karakoç’un yorumunda salt sosyolojik bir yerleşiklik hâlini değil; ruhla
örülen, anlamla derinleşen ve içten dışa doğru inşa edilen bütüncül bir hayat
tasavvurunu temsil eder.
Bu bütünlük
ufkunda medeniyet, taşta ve yapıda değil evvela kalpte filiz verir; kurumlardan
önce bilinçte şekillenir, tarihten önce iman köklerinde derinlik kazanır ve
zamanla diriliş ahlakıyla yoğrularak toplumsal yapıyı içten inşa eden derin ve
diriltici bir iç nizam hâlinde tecelli eder.
Sezai
Karakoç’a göre medeniyet tasavvurunun önünde yalnızca dışsal değil, aynı
zamanda tarihsel ve zihinsel mahiyette aşılması gereken perdeler vardır.
Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, oradan tek parti dönemine uzanan süreçte beliren ve
çoğu kez şekil ile taklit düzleminde kalan Batı yönelimi, diriliş erlerinin
karşılaştığı en derin kırılma hatlarından biri olarak görünür. Bu dönemlerde
toplumun ruh kökleriyle kurduğu sahici bağ zayıflamış; köklü medeniyet
birikiminin içten idraki yerine dışarıdan alınan biçimsel kalıplar ön plana
çıkmıştır. Batılılaşma, hakikat merkezli bir medeniyet şuurunun inşası olarak
değil, daha çok yüzeyde kalan bir yöneliş biçiminde tecrübe edilmiş; böylece
kendi medeniyetimizin kurucu kavramları, idrak dili ve ruh atlası giderek
gölgede kalmıştır. Sezai Karakoç’un nazarında bu yöneliş, bir ilerleme
hamlesinden ziyade, ruh merkezli medeniyet bilincinden uzaklaşmayı beraberinde
getiren derin bir kopuşu ve iç çözülme tehlikesini işaret eden tarihsel bir
savrulma hâlidir.
Bu kopuşun
en görünür tezahürü, geçmişle kurulan ilişkinin ya romantizme edilmiş bir
nostaljiye ya da kökten reddedici bir inkâra indirgenmesidir. Oysa diriliş
düşüncesi, geçmişi biçimsel olarak tekrar etmeyi değil; onun özünde saklı olan
diriltici ruhu idrak ederek yeniden yorumlamayı esas alır. Zira geçmiş,
hatıralar vitrini hâline gelmiş donuk bir müze değil; geleceğin anlamını
besleyen canlı bir hafıza, derin bir hakikat membaıdır. Bu sebeple Sezai
Karakoç’un medeniyet tasavvuru, ne geçmişe sığınan dar bir muhafazakârlığı ne
de köklerinden kopmuş bir modernleşme eğilimini meşru görür. Onun işaret ettiği
istikamet, romantik Batı hayranlığının büyüsünden sıyrılarak kendi
medeniyetimizin asli kavramlarıyla yeniden düşünmek, yeniden anlamlandırmak ve
yeniden inşa etmektir. Böylelikle medeniyet, dışarıdan ödünç alınan bir model
olmaktan çıkar; içten doğan, bilinçte olgunlaşan ve ruh köklerinden beslenen
sahici bir diriliş hamlesi olarak anlamını bulur.
Bu eşikte
medeniyet meselesi, teorik bir kavram tartışması olmaktan çıkarak doğrudan bir
diriliş meselesi hüviyeti kazanır. Zira diriliş düşüncesine göre asıl soru,
medeniyetin hangi teknik araçlarla kurulacağı değil; onu inşa edecek insanın
hangi ruh ikliminde, hangi bilinç derinliğinde ve hangi iman ufkuyla yaşayacağıdır.
İslâm dünya görüşüne sahip insan, dini yalnızca ferdî bir inanç alanına
hapseden dar bir çerçeve içinde değil; hayatın bütün katmanlarını kuşatan
kurucu ve diriltici bir medeniyet ilkesi olarak idrak etmedikçe, ortaya konulan
her medeniyet iddiası kaçınılmaz biçimde şekil düzeyinde kalmaya mahkûm olur.
Bu bakımdan sahih bir medeniyet tasavvuru, parçalı ve daraltılmış bir ibadet
anlayışından değil; varoluşu, zamanı, toplumu ve ahlâkı birlikte anlamlandıran
geniş, diriltici ve bütüncül bir bilinç hamlesinden doğar.
Sezai
Karakoç’un düşünce mimarisinde medeniyet fikri, diriliş ekseninde daima
tazelenen, durağanlığa kapalı, canlı bir varoluş nizamı olarak belirir. Bu
medeniyet, donmuş bir tarih hatırası ya da geçmişte kalmış bir ihtişam
kalıntısı değildir; her çağda yeniden idrak edilmesi, yeniden özümsenmesi ve
yeniden ruh köklerinden inşa edilmesi gereken derin bir diriliş hamlesidir. Ne
var ki bu yenilenme, geçmişi inkâr eden keskin bir kopuşu değil; bilakis
geçmişin özündeki diriltici hakikati çağın idrakiyle yeniden keşfetme ve
görünür kılma çabasını ifade eder. Bu bakımdan diriliş düşüncesi, yeniliği
köksüz bir değişim olarak değil, hakikatin zaman içinde yeniden tecelli edişi
olarak kavrar. Böylece medeniyet, kopukluklarla değil süreklilikle beslenen; hafızadan
geleceğe uzanan, kökü mazide derinleşirken ufku istikbale yönelen kesintisiz
bir bilinç akışı ve diriliş yürüyüşü hâline dönüşür.
Bu bağlamda
medeniyetin dirilişi, toplum ile aydın arasındaki ilişkinin sıradan bir
etkileşim olmanın ötesine geçerek kurucu ve tayin edici bir mahiyet kazanmasını
zorunlu kılar. Diriliş pirleri, erleri ve işçileri olarak anılan yerli
aydınların dağınık bir düşünce zemini yerine şuurlu bir birlik içinde
teşkilatlanmaları, halkın önüne düşmeleri ve insanın insana kulluğunu reddeden
hür ve hakikat merkezli bir bilinç inşasına yönelmeleri hayati bir gereklilik
olarak belirir. Zira medeniyet, yalnızca kurumların yükselişiyle değil; ruh
taşıyan öncü şahsiyetlerin varlığıyla derinlik kazanır ve istikamet bulur.
Geçmişi
hatırlamak fakat ona mahkûm olmamak; mazinin çizdiği istikameti inkâr etmeden
geleceğe yürüyebilmek, diriliş kadrosunun en ayırt edici vasfı hâline gelir. Bu
kadro, kuru bir teorik bilgiyle yetinen dar bir entelektüel zümre değil; iman
derinliğiyle beslenen, tarih şuuru ile olgunlaşan ve sorumluluk bilinciyle
hareket eden öncü bir bilinç topluluğu olarak tecelli eder. Böylece aydın,
halktan kopuk bir zihinsel figür değil; halkın ruhunda saklı diriltici cevheri
idrak eden, onu bilinç ve istikametle yoğurarak medeniyet hamlesine dönüştüren
bir rehber kimliğine bürünür.
Sezai
Karakoç’a göre diriliş mücadelesi bir savaştır; ne var ki bu savaş, yıkıcı
araçların gürültüsüyle yürütülen zahirî bir çatışma değil, fikirle derinleşen,
bilinçle olgunlaşan, sabır ve basiretle kök salan bir medeniyet mücadelesidir.
Diriliş hareketinin asıl ağırlık merkezi dış cephelerde değil; zihnin
inşasında, ahlakın diriltilmesinde ve ruhun ihyasında aranmalıdır. Bu sebeple
diriliş kadrosunun meşruiyet ve hikmet zemininde hareket etmesi, toplumu
dönüştürme çabasını hamasetten ziyade ferasetle yürütmesi zaruri bir ilke
olarak belirir. Çünkü burada gaye yıkmak değil diriltmek, çatışmak değil bilinç
uyandırmak, tepkisel bir refleks üretmek değil kalıcı bir anlam mimarisi
kurmaktır. Bu yönüyle diriliş, aceleci bir hamle değil; sessiz fakat derinlere
işleyen, yavaş fakat köklü biçimde medeniyet ufkunu inşa eden bir ruh yürüyüşü
olarak tecelli eder.
Bu yaklaşım,
aydın ile halk arasındaki bağı yüzeysel bir temasın ötesine taşıyarak ona
derinlikli ve ruhsal bir anlam kazandırır. Halk, çoğu zaman içgüdüsel bir
itiraz ve sezgisel bir direniş sergiler; ancak bu direniş bilinçle
beslenmediğinde dağılır, geçici dalgalar hâlinde kalır ve kalıcı bir medeniyet
idrakine dönüşemez. Halkın hissedişi güçlüdür, fakat bu güçlü hissediş her
zaman düşünceyle yoğrulmuş bir medeniyet diline dönüşemeyebilir. İşte tam bu
eşikte aydın, halka yukarıdan bakan değil; onun kalbini, suskunluğunu ve derin
sezgisini okuyabilen bir rehber olarak belirir. Aydının asli vazifesi, halktan
kopmak değil; halkın özünde saklı diriltici cevheri fark etmek, onu anlamın,
bilinçli yönelişin ve hikmetli istikametin ufkuna taşımaktır. Böylece aydın ile
halk arasındaki ilişki, yöneten-yönlendirilen bir mesafe olmaktan çıkar; aynı
hakikatin farklı tezahürleri olarak birbirini tamamlayan bir diriliş
ortaklığına dönüşür.
Bu sebeple
medeniyetin yeniden inşası, yalnızca dış düzenlemelerle yahut kurumsal
tasarılarla gerçekleşen bir süreç değildir; asıl imar, bilinçle yoğrulmuş bir
diriliş kadrosunun ortaya çıkışıyla mümkün olur. Aydın öncülüğünden mahrum
kalan bir toplumsal hareket, ne kadar güçlü bir enerji taşısa da, düşünceyle
yön tayin edilmediğinde kalıcı bir diriliş ufkuna ulaşmakta zorlanır. Çünkü
fikrî bir omurgadan yoksun kalan toplumsal dinamizm, süreklilik kazanamayan
dağınık hamleler hâlinde sönümlenmeye mahkûmdur.
Buna
karşılık kökleriyle irtibatını koparmayan, imanla beslenen ve tarih şuurunu
diri tutan bir öncü kadro, halkın iç dünyasında saklı bulunan dağınık enerjiyi
anlamlı bir yürüyüşe dönüştürebilir. Böylece medeniyet, yukarıdan dayatılan
soğuk ve mekanik bir tasarı olmaktan çıkar; halkın ruhundan neşet eden, aydın
bilinciyle derinleşen ve zamanla kendi iç ahengi içinde gelişen organik bir
diriliş düzenine dönüşür. Bu düzen, zorlamayla değil idrakle, dayatmayla değil
kök salan bir anlam inşasıyla varlık kazanır.
Sezai
Karakoç’un medeniyet tasavvurunda Batı Rönesans’ı ile İslam medeniyetinin
dirilişi arasındaki ayrım, temelde bilinç merkezli bir ufuk farkı olarak
belirir. Batı’daki diriliş, daha ziyade dış dünyanın canlanışı, maddenin
genişleyişi ve görünür hayatın hareketlenmesiyle anlam kazanırken; İslam
medeniyetinde diriliş, her şeyden önce ruhun ihyası, imanın derinleşmesi ve
manevî idrakin yeniden inşasıyla başlar.
Bu sebeple
Batı medeniyeti kudreti çoğu zaman dışsal ilerleme ve görünür güç üzerinden
temellendirirken, diriliş medeniyeti hikmeti, anlamı ve içsel olgunluğu esas
alan bir yükseliş çizgisi izler. Burada büyüme, yalnızca dış dünyayı
dönüştürmekle değil, insanın kendi iç âlemini yeniden kurabilmesiyle mümkün
olur. Asıl fetih, sınırları genişletmek değil; kalbin, aklın ve ruhun
derinliklerinde unutulmuş hakikati yeniden diriltebilmektir.
Bu bütüncül
medeniyet tasavvurunun kalbinde, ahiret inancı ile kıyamet şuuru sessiz fakat
belirleyici bir mihver olarak yer alır. Ahiret bilinci, insanın zaman idrakini
dar bir dünya çizgisinden kurtarıp ebediyet ufkuna açarken; kıyamet şuuru
hayatı sorumluluk, hesap ve murakabe disipliniyle derinleştirir. Böyle bir
metafizik temele yaslanan medeniyet, geçici başarıların aldatıcı parıltısına
kapılmak yerine kalıcı anlamın izini sürer. Nitekim bu bilinç bireyin iç
dünyasında ahlakı kökleştirir, toplum hayatında ise adalet, merhamet ve dengeyi
esas alan diriltici bir medeniyet nizamının mayalanmasına zemin hazırlar.
Bu çerçevede
diriliş kavramı, salt tarihsel bir canlanma hâdisesi olmaktan öte, imanla
beslenen derin bir metafizik yenilenme hamlesi olarak anlam kazanır. Zira
medeniyetlerin yükselişi de çöküşü de önce insan ruhunun sessiz coğrafyasında başlar.
Ruh anlam ufkunu yitirdiğinde değerler aşınır; değerler aşındığında toplumsal
bağ çözülür; toplum çözülmeye yüz tuttuğunda ise medeniyet iddiası içten içe
sarsılır. Bu bakımdan medeniyet meselesi, dış yapıları düzenlemekten önce iç
âlemi ihya etmeyi zorunlu kılan bir bilinç meselesine dönüşür. Diriliş
düşüncesi de tam bu noktada, görünür kurum ve şekillerden evvel görünmeyen ruhu
diriltmeyi esas alan, derin ve sabırlı bir iç inşa süreci olarak tecelli eder.
Bu medeniyet
tasavvurunda iman, ideolojik bir söylemin dar kalıplarına sığan bir kavram
değil; kalpte kök salarak insanı içten içe dirilten derin bir bilinç hâlidir.
İhlâsın kuvvet bulması, samimiyetin derinleşmesi ve hakikatle kurulan bağın
tahkim edilmesi, medeniyetin en sahih ve asli zeminini teşkil eder. Zira dış
kurumlar, ancak bu iç dirilişle anlam ve ruh kazanır. İmanın zayıfladığı yerde
medeniyet, içi boşalmış bir kabuğa dönüşür; imanın güçlendiği yerde ise yeniden
ruh, anlam ve istikamet bulur. Böylece medeniyet, önce gönülde kurulan, sonra
bilinçte olgunlaşan, toplumda kurumsallaşan ve zamanın akışı içinde süreklilik
kazanan diriltici bir varoluş düzeni hâline yükselir.
Sezai
Karakoç’un medeniyet tasavvuru; diriliş kadrosunun öncülüğü, fikirle yürütülen
bilinç mücadelesi, Batı taklitçiliğini aşan özgün bir idrak, köklere yönelen
derin bir dönüş, aydın ile halk arasında kurulan sahih bütünlük, iman
derinliği, tarih sürekliliği ve ruh merkezli bir inşa anlayışı etrafında örülen
bütüncül bir düşünce mimarisidir. Bu mimaride medeniyet, dış dünyayı kuşatan
bir güç ve hâkimiyet düzeni değil; insanın iç âlemini dirilterek anlam
kazandıran diriltici bir nizamdır. Şehirden beslenen fakat şehirle
sınırlanmayan, geçmişi romantik bir nostaljiye hapsetmeden hatırlayan; taklidi
reddedip öz idrake yönelen bu anlayış, halkın sezgisini, aydının bilincini ve
vahyin istikametini aynı hakikat ufkunda buluşturur. Böylece medeniyet, kalpte
filizlenen, bilinçte derinleşen, fikir mücadelesiyle olgunlaşan ve diriliş
hamlesiyle tarih içinde yeniden ayağa kalkan, içten dışa doğru genişleyen
varoluşsal bir hakikat olarak tecelli eder.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder