19 Şubat 2016 Cuma

UZUN HİKAYE



ESERİN KİMLİĞİ
ESERİN ADI: Uzun Hikaye
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYIN EVİ: Dergâh
BASKI SAYISI: 1. Baskı Şubat 2000
SAYFA SAYISI: 114
İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:

HİKÂYENİN KAHRAMANLARI:
Şeref
Okul müdürü
Savcı

ESERDE İŞLENEN KONU: 
Kutlu'nun hikâye anlatıcılığının en güzel örneklerinden bu, sıkıntılı bir dönemde yaşamaya çalışan umut dolu insanların serüveni. Bizim topraklarımızda, bizim insanlarımızın arasında. Oraları bilmeyen birinin mekan, karakter ve atmosfer yaratmada bu derece başarılı olabileceğini düşünmüyorum. Klasikler dışında okuduğum kitaplara dönmeyi pek sevmem ama bu bir Türk klasiği bana göre, Mustafa Kutlu da edebiyatımıza pek özgün bir soluk kazandıran harika bir yazar.

Uzun Hikâye, Bulgaristan Göçmeni Ali ile oğlunun başından geçen olayların göç olgusu zemininde ve nostaljik bir atmosferde anlatıldığı uzun bir hikâyedir. Uzun Hikâye’nin en dikkat çeken tarafı, otobiyografik özellikler göstermesidir. Oldukça akıcı bir dil ile kaleme alınan Uzun Hikâye’de anlatılanlar, yazarının hayatındaki bazı olay ve kahramanlarla paralellik arz eder.

Kutlu´nun tür olarak ilk uzun hikâyesi. Eser aslında annesini kaybeden bir çocuğun babası ile yaşadığı uzun, çalkantılı, dokunaklı bir macerayı dile getiriyor. Adalet duygusuna sürekli vurgu yapılan hikâyede anlatım esaslı bir üslup kullanılmıştır. Baba daha düzeli bir hayat kurmasını özlediği oğlunu büyük şehre gönderir, lakin kader genç adamı tıpkı babasının yürüdüğü yolun başına getirip bırakır.

ESERİN ANA FİKRİ
Mustafa Kutlu Uzun Hikaye adlı eseri 1940'lı yıllarda başlıyor ve 1970'li yılların sonuna kadar uzanıyor. Bulgaristan Göçmeni Ali ile oğlunun başından geçen macera anlatılıyor. Hayatı boyunca yerleşik düzeni olmayan ve oğluyla kasaba kasaba dolaşan Bulgaryalı Ali'nin hikayesi. Bazen neşeli, esprili, bazen de dramatik ve hüzünlü fakat sıcacık bir hikaye. Nostaljik bir havada anlatılan Hikaye’de dikkat çekici özelliklerden biri otobiyografik gösterilmesi. Akıcı bir dille kaleme alınan Uzun Hikayede anlatılanlar, yazarın hayatındaki bazı olay ve karakterlere eş değer…

ESERİN TÜRÜ:

Hikâye

ÖZET:
Mustafa anlatıyor, şu koşan çocuk. Bir zamanlar 16 yaşındaki genç. Babasını ardında bırakıp bir başına yola çıkan genç adam. Babasının daktilosuyla bir solukta döküyor hikâyeyi. Uzun, çünkü dolu dolu bir hikâye bu. Yolların, kasabaların, mücadelenin ve umudun hikâyesi.

Ali, dedesiyle beraber Bulgaristan'dan göçüp Eyüp'e yerleşir, rızklarını topraktan çıkarırlar. Mahalleli önce diş bilemiş, sonra dede Pelvan Sülüman bir silkelemiş adamları. Pabuç bırakacaklardan değil, bildiği yoldan ayrılmayan bir adam. Doğruluktan şaşmaz. Ali de dedesinden alıyor bu huyunu. Münire’ye aşık oluyor, belalı ailenin kızı. Abileri kızı zengin birine yamamaya çalışıyor, dövüyorlar kızı bir de. Ali bu ağabeylerinden ve yamanacakların olduğu sinemayı yakıyor, Münire'yle birlikte düşüyorlar yola. Uzun hikâye böyle başlıyor. Bir istasyondan diğerine, kök salacak bir yer bulana kadar yolculuk devam edecek. Bitmiyor bu yolculuk; Münire'nin ağabeylerinden kaçış bir süre sonra sona erse de ilk duraklardan birinde Ali'nin adı sosyaliste çıkmış, lakap olarak kalmış. 1960'ların Türkiye'si için ana avrat küfretmek oluyor birine sosyalist demek. Dönemin siyasi ortamı bunu gerektiriyor, bu yüzden de sözde sosyalistliği yüzünden hiçbir yerde tutunamıyorlar. Doğruluk, dürüstlük oluyor sosyalizm, komünizm, vatan hainliği, daha neler neler. Dönem insanının çıkarları doğrultusunda kavramları nasıl çarpıttığı ve kötülüğe kılıf bulabildiği söz konusu, bu yüzden Ali duramıyor hiçbir yerde, ailesiyle birlikte kasabadan kasabaya. Umutları hiç kaybolmuyor, bir ev bulacaklar mutlaka.

Üç durak var, hikâye ilkiyle başlıyor. Tren şefiyle arkadaş olan Ali, adını daha önce hiç duymadıkları bir kasabada indiriyor ailesini, eski bir vagonu ev haline getiriyor ve orada yaşamaya başlıyorlar. Ali'nin ağzı laf yapıyor, yakışıklı adam, jilet gibi giyiniyor her gün. Önemli bir insan intibası uyandırıyor, yerliler de seviyor adamı. İş mi ayarlanacak, Ali hemen ayarlıyor. Her şey yolunda gidiyor, ta ki oranın kan emicilerinin ağına takılana kadar. Ali arzuhalci, Ali kitapçı, Ali okul kâtibi. Ali okulun bahçesini işleyip cennet haline getiriyor, müdür bey her şeyin üstüne konuyor, Ali de alıyor bir gece bütün meyveleri sebzeleri, konu komşuya dağıtıveriyor. Başka bir durağa.

Münire hamile, bir gece fenalaşınca doğruca ilk trenle hastaneye. Mustafa evde bekliyor ki beraber dönsünler. Ali dönüyor, elinde annenin pardesüsü. Sarılıp ağlıyorlar. Mustafa, babasının ilk kez o zaman ağladığını görüyor. Biri annesini kaybediyor, diğeri de hayatını büyük bir mutlulukla paylaştığı karısını. Ali için yolculuk eksik kalıyor, Münire yanında olmayacak ama Mustafa var, Münire'nin fotoğrafı var, bir de saka kuşuyla küpe çiçeği. Münire'den hatıra. Yola devam.
Mustafa büyüyor elbette. Annesi öldüğünde küçüktü, lise çağına geldiğinde bir kasabada babası arzuhalcilik yaparken hikâye biraz kendisine dönüyor. Kasaba yaşantısı, dönemin gençleri, aşklar, yazılan mektuplar, dönemin sosyal ve siyasal ortamı. Bu kitabı üç kez okudum ve son okuyuşumda, birkaç aydır küçücük bir kasabada yaşadığım için, İstanbul'un kaosundan uzaklaşıp küçük yerlerin yaşam tarzını gördükten sonra tam olarak anladım. En ufak bir hareketiniz bile laf olur, yayılır sağa sola. Yabancılanırsınız. Yeri gelince adam yerine koymazlar bile. Mustafa'nın gençliğini yaşadığı ortam böyle bir ortam. Tabii babasına çekmiş o da, hiçbir şeyin altında kalmıyor ama yolculuklardan da sıkılıyor, ayrılmak istemiyor artık büyüdüğü kasabadan. Son ayrıldıklarında eskinin eşkıyası, yeninin zabiti Zopuroğlu sıkıştırıyor iyice Ali'yi, polisler basıyor evi. Gidiyorlar. Son kasaba, baba-oğul için dönüm noktası oluyor. Mustafa üniversiteyi kazanamıyor, babasının devraldığı kitapçıda çalışıyor. Aşık olduğu kız Mustafa'yla kaçmak istemeyince, Ali de yerel bir gazetede yazdıkları yüzünden hapse girince yol yine gözüküyor, bu sefer Mustafa tek başına gitmek zorunda. Son ziyarette Ali, Mustafa'ya daktilosunu veriyor, bir bildiği var. Başa dönüyoruz, Mustafa her şeyi bir gecede yazıveriyor o daktiloyla, babasının o güne kadar çalamadığı mızıkasını çalabiliyor bu kez. Yeni bir hikâye başlıyor, önceki kadar umut dolu. Sevgi yok belki ama o da olur. Bir gün her şey olur, kervan yolda düzülür.

  SON BAKIŞ:

12 Şubat 2016 Cuma Antalya’ya gideceğiz. Sendikamızın 10. Türkiye Buluşması için. Sabah erken saatlerde yola koyuluyoruz. Sabah namazını Havaalanında eda ediyoruz.
Aslında benim planım bu buluşma ve bu buluşmanın fikir babası Rahmetli Erol Battal ile ilgili bir hatıra yazmak.

Otele yerleştikten sonra Uzun Hikaye’yi alıyorum elime, başlıyorum okumaya. Bitirinceye kadar devam ediyorum.

Tahsin Beyle kitap kritiği yapıyoruz: Kutlu’nun en güzel eseri olduğuna karar veriyoruz.

Toplantılar, sunumlar, ikili görüşmeler…

Bir hatibin konuşmasında dillendirdiği Demirci Mehmet Efe ile ilgili Hıdır Beyle konuşma fırsatı buluyoruz; daha doğrusu endişelerimizi dile getiriyoruz.

Uzun hikaye’nin beni ilgilendiren tarafı Burgazlı arkadaşımın olması. Hikayenin kahramanı Bulgaristanlı olunca Burgazlıyı arıyorum, kitap hakkında konuşuyoruz. Bu vesileyle dertleşme imkanına kavuşuyorum.
İyi ki varsın Burgazlı…


10 Şubat 2016 Çarşamba

Teşekkürler

Bir kez daha kendimden bir şeyler buldum yazdıklarında.. Daha da samimi ve içten özlüyor insan sevdiğini hasretle, Bazen ağlıyor bazen de ağlatıyor..göçmen kuşlar gibi uçmak zorunda kalabiliyor.. Uzaklaştıkça daha da yaklaşıyor sevdiğine.........
Yazılarının devamını bekliyorum..


9 Şubat 2016 Salı

ARKAKAPAK YAZILARI




ESERİN KİMLİĞİ

ESERİN ADI: Arkakapak Yazıları

YAZARI: Mustafa KUTLU

YAYIN EVİ: Dergâh

BASKI SAYISI: 8. Baskı Aralık 2014

SAYFA SAYISI: 98


Türk hikâyeciliğin yaşayan ve efsane ismi Mustafa Kutlu, Arkakapak Yazıları ile hikâyeciliğin halka ulaşmasında önemli katkılar sunmuş. Mustafa Kutlu’nun hikâyeciliği bu memleket için çok önemlidir.


Mustafa Kutlu hikâyelerinde özümüzden kopmadan dünya ile birlikte olabileceğimizi dile getiriyor. Kutlu, satırlarında batılılaşmadan batılı olabileceğimiz gibi kendi öz kültürel değerlerimizle günümüz dünyasının sahnesinde yer alabileceğimizi dillendiriyor.


 Mustafa Kutlu, hikâyenin gelişmesine ve günümüzde okuyucuya ulaşılma noktasında büyük katkılar sağlamıştır. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerini incelediği konuları bakımından birçok kategoride incelemek mümkündür. O hikâyelerinde Türkiye’nin sosyal, siyasal, ekonomik, sosyolojik olarak bir portresini çizer. İşlediği konular ve ele aldığı kahramanlar içinde yaşadığımız toplumun bir parçası olarak sokakta, çarşıda karşılaşacağımız durumlar ve kişiler. Ama Mustafa Kutlu bunları ele alırken sihirli bir şekilde onları sayfalarda dikkat çekici bir şekilde canlandırmayı başarmıştır. Bu da onun hikâye türündeki ustalığından kaynaklanmaktadır.


Arka Kapak Yazıları kısa kısa hikâyeler şeklinde, resimlerle zenginleştirilmiş bir eser olarak okuyucuya sunulmuş. Kitapta Kutlu’nun olaylara, durumlara, günlük yaşantıdaki meselelere nasıl bir bakışla baktığının görmek mümkün.  Kitap 22 olaya 22 ayrı hikâyeyle karşılık veren bir yazarın seyir günlüğü gibi. Olayları kendinde bıraktığı etkileriyle birlikte, şiirsel bir üslup ile yazmıştır.


”Güvercin Avlayan Martı” hikâyesinde yazar değişen dünyanın, kirlenen çevrenin ekosistemi nasıl bozduğunu gördüğü bir martının bir güvercini nasıl öldürdüğü üzerinde işleyerek sunmuş. İnsanların gün geçtikçe dünyayı bozduğunu, doğallığın git gide sona erdiğini, kendi sonunu hazırlayan insanların bu sonu görecek kadar da vakitlerinin olmadığını sitem ederek hikâyeye işlemiş.


Hikâyelerin çoğu modernleşen dünyanın, kirlenen evrenin etkilerini kimi zaman insanlar üzerinden kimi zaman hayvanlar üzerinden değerlendirerek aktarılmış. Yazar bu etkilere bir dur diyerek, sitem ederek, kızarak hikâyelerinde işlemiştir.

Modernleşen, sanayileşen, büyüyen kentlerin büyük çevre ve toplum kirliliğine yol açtığı sosyolojik bir bakış açısıyla incelendiğinde sanayileşmenin getirmiş olduğu sorunlar arasında sayılabilir. Köylerden kentlere yapılan göçler şehirlerde yığınlaşmaya yol açmıştır. Gecekondular kurulmuş, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için büyük sanayi tesisleri kurulmuş, bu sanayi tesisleri doğal dengeyi bozacak fütursuzca bir işleyişle hem doğal dengeyi bozmuş hem de insan sağlığını bozmuştur.

Yazarımızın birçok konuda maharetli olduğunu biliyoruz. Kitapta yer resimleri muhtemelen kendisi çekmiştir. Kitapta yer alan resimlerden (Güzel Bir Gün Nasıl Olur) birinin tekrar gözden geçirilmesinde fayda var diye düşünüyorum.


Arkapak Yazıları kitabını okuduğum süre zarfında ilimizde birçok gelişme oldu. İl milli eğitim müdürümüzün değişeceği duyumu üzerine birçok kişi ve kişilerle görüşmek zorunda kaldık. Adaylardan biri geldi biri gitti. Üsküdar Üniversitesi ile İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü arasında imzalanan ‘Hayatı Fark Et Dünyan Değişsin’ projesinde Muammer Bey gitmeyeceğini söyledi. Bu konu, hala gündemdeki yerini koruyor.


Okullar yarıyıl tatiline girdiler. Öğrencilerimiz bugün gelmediler okula. Okul onlarsız hem öksüz hem de yetim. Benim için zor bir tatil oldu. Her gün görüştüğüm arkadaşlar yurt dışına gittiler. Şimdi telefon hem öksüz hem de yetim. Bazı şeyler anlam yitirdi.


Tatil de bize hasret ve özlem bıraktı.


Yaşam devam ediyor, sendikacılık faaliyetlerimiz devam ediyor. Nezih bir ortamda (Valide Sultan Kız Koleji) misafirlerimizi ağırlıyoruz. Bütün hizmetleri el birliği ile elcağızımızla yapıyoruz.


Sevdiğimiz arkadaşlar yurt dışından dönmeye başladılar göçmen kuşlar misali kimisi ile yüz yüze görüşme imkânımız oldu, kimisini hala özlüyorum. İnsan bazen sevdiklerini özlüyor, hasretle; bazen sevdiğine ağlıyor, bazen de sevdiğini ağlatıyor.


Hafta sonu Antalya’da sendikanın Türkiye Buluşması var. Rahmetli Erol Beyin projesi. Gitmeden önce ‘Geçen Gün Anakaradaydık’ yazısını yeniden okumak lazım.


İlahi, beni nefsimin zilletinden çıkart, kabre girmeden önce beni şüphe ve şirkten temizle. Ancak, senden yardım diliyorum, ancak sana tevekkül ediyorum, beni bırakma, beni hüsrana uğratma. Senin fazlına ve ikramına rağbet ediyorum, beni mahrum etme. Sana, senin tarafına instisab ediyorum, beni uzaklaştırma. Senin kapında duruyorum. Beni kabul et.

(kitaptan alıntı)




4 Şubat 2016 Perşembe

BİR ÇAĞIN VİCDANI OLMAK


Son yıllarda bilim ve teknolojide yaşanan akıl almaz gelişmeler ile günümüz insanı eskiye göre çok daha iyi şartlarda yaşamakta ve istediği her şeye kolayca ulaşabilmektedir. Ne yazık ki bu durum beraberinde insanların pek çok konuda duyarlılıklarını kaybetmelerine de neden olmaktadır. Böylece yalnızca kendini düşünen, diğer insanlara ve çevresine karşı duyarsız kimlikler ortaya çıkmıştır. Özellikle maddî kaygıları öne çıkaran anlayış; insanı, insanî değerlerden koparmaktadır.

Gazeteler, TV kanalları açlık ve yoksullukla savaşan milyonların ve denizlerde boğulan Suriyeli mazlum mültecilerin haberleriyle dolu. Bu haberler açlıktan ölen ve yeni bir yaşam umuduyla ölüm yolculuklarında, denizlerde boğulan insanların sayısının her geçen gün insanı dehşeti düşürecek boyutlara çıktığını, çıkacağını hatırlatıyor. Bir yanda açlıktan ve çaresizlikten ölenler, diğer yanda onların bu açlığına ve çaresizliğine karşı duyarsız milyonlar, milyarlar! Doyumsuz bir ihtirasla, çılgınca, maddî güçlerini, servetlerini artırmak isteyenler! Diğer insanların “açız!” feryatlarına kulaklarını tıkayanlar…

Yoksulluk içimizde büyüyor. İçimiz yoksul, içimiz aç… İçimizdeki yoksulluğu, insanî değerlerle, sevgiyle doldurmak zorundayız. İnsan olmanın anlamını o zaman idrak edebiliriz. Elbette herkes daha iyi şartlarda yaşamak ister. Ne var ki bu isteğin aşırı boyutlara yükselmesi, insanı dünyevi ihtiraslarla adeta canavarlaştırır, bütün ahlakî değerleri görmezden gelerek, yalnızca kendini düşünen mekanik bir aygıt haline getirir. Bu olumsuz gidişin farkına bile varamaz. Çünkü onun gözü artık kör, kulakları sağır, yüreği kararmıştır.

 Yalnızca kendisini düşünen, bencilliği kendisine ilke edinen değil, açlık ve sefaletle kıvranan insanları da gören, onların acısını duyan ve yürekleri titreyen, bu anlamda kendisine düşen sorumlulukla bir şeyler yapmaya çalışan insan… Çağımız işte böylesi insanlara muhtaçtır.

 Çocuklarını iyi yetiştirmek adına farkında olmadan her şeye ulaşabilir hale getiren anne babalar! Bin bir türlü imkân içinde yine de doymayan, bir şeyler üretmek, başta ailesi olmak üzere, diğer insanlara yararlı olmak yerine “hep isteyen” bir alışkanlıkla mutluluğu ellerinden kaçıran gençler! Yalnızca ekonomik kaygılarla; sosyal, kültürel, ahlakî değerleri gözden kaçıran bilim adamları… Hayata kendi “at gözlükleri” ile değil, “insanî” bir pencereden bakmayı bir öğrenebilsek/öğretebilsek…
İnsanlar, yaşadıkları dönemlerin olumsuz koşullarına karşı durmak için her zaman bir arayış içinde olmuşlardır. Bu arayışın adresi, kimi zaman Hilful Fudul, kimi zaman Ahilik Teşkilatı, kimi zaman dernek- vakıf, kimi zaman da sendika olmuştur. Her dönemde bu sivil Toplum Kuruluşları yolu ile insanlığa hizmet etmişler ve inandıkları değerlerin mücadelesini vermişlerdir.

İşte bizde bir çağın vicdanı olmak istiyoruz, bir çağın! Daha doğrusu, insanlığın idrakine vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, yüreklere dokunmak, insanları insanlığından ayıran bütün duvarları yıkmak istiyoruz! Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak vazifesi görmek istiyoruz; kelimeden, vicdandan, sevgiden bir köprü..."

İnsanlar zamanın ya içinde yaşarlar ya da dışında. Zamanın içinde yaşayanlar, ki bunlara vukuf-ı zamanî veya ibnü’l-vakt denir, yaşadıkları zamanın farkındadırlar, vakti idrak ve eda ederler; içinde bulundukları zamanın yükümlülüklerini üstlenirler ve en mühimi, niçin yaşadıklarının bilincindedirler. Biz de, yaşadığı zamanın farkında olan insanlarız. Sendikacılığımız da bu çerçevededir.


Bugün elde ettiğimiz birçok kazanım, zor günlerde yapılan çalışmaların, verilen büyük mücadelelerin eseridir. Bu çerçevede; öncelikle eğitim sistemimizin kanayan yaralarından başörtüsü zulmü ve katsayı adaletsizliğine son verilmiştir. Kapatılan imam hatip orta kısımlarının tekrar açılması, okullarda ibadet hakkının kullanılabilmesi için mescitlerin açılması, siyer ve temel dini bilgiler derslerinin okullarda okutulması ve milli güvenlik derslerinin mevzuattan çıkarılması gibi temel meseleler çözüme kavuşturulmuştur. Bunlarla beraber 4+4+4 eğitim modelinin uygulanması ile toplum nezdinde kangren haline gelmiş birçok sorun çözülmüştür. Eğitime kendini adamış eğitimcilerimizin özlük hakları ile ilgili yoğun çalışmalarımız neticesinde toplu sözleşme hakkı elde edilmiş ve beraberinde nöbet ücreti gibi teknik hususlarda kazanımlar sağlanmıştır. Öğretmene saygı yürüyüşü ve ortak akıl mitingleri ile birlik ve beraberliğimiz, katılımcı yaklaşımımız ve demokratik bir baskı unsuru olarak sivil toplum örgütü işlevimizi nasıl etkin bir şekilde kullandığımız gözler önüne serilmiştir. Fakat derdimiz sadece eğitim değildir. Şüphesiz bu, bizim asli mücadelemizi eksik bırakır! Her sınıfın bir yetim kardeşi var projesi ile yetim çocuklarımızın önlerindeki engelleri ortadan kaldırmaya ve yanlarında olduğumuzu göstermeye çalıştık. Dünya mazlumlarına yardım kampanyaları yolu ile bir nebzede olsa elimizden gelen desteği vermek istedik. Ve bu bahsedilenlerin ötesinde birçok çalışmaya imza attık ve atmaya devam edeceğiz. 

Boynumuzdaki yükü Cenab-ı Allah izin verdikçe inançla ve özveriyle taşımaya devam edeceğiz… 

2 Şubat 2016 Salı

İSLAM DÜNYASININ ÖNEMLİ ŞAHSİYETLERİ


  • Abdülhamit Han Hazretleri
  • Hasan El Benna
  • Mehmet Akif Ersoy 

YÖNETİCİ KANUN TASARISI

İSLAM DÜNYASINDAN ÖNEMLİ ŞAHSİYETLER


  • Abdülhamit Han Hazretleri
  • Hasan El Benna

HÜZÜN VE TESADÜF

ESERİN KİMLİĞİ
KİTABIN ADI: Hüzün ve Tesadüf
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYINEVİ: Dergah
BASKI: 10. Baskı, Mart 2014
SAYFA SAYISI: 90

Şiirsel, kısa hikayeler.  Yer yer şaşırtıcı, insanı gülümseten, hüzünlendiren, yaşamın ayrıntıları. Az sözle çok şey anlatan öyküler. Lirizm. Klasik paragraf anlayışı yok.  Serbest şiir dizilişinde cümleler…

Mecrasını bulamamış, hangi denize döküleceği meçhul bir dere. Seyfettin’i severdik… Çünkü çizgiden çıkan bir yanı vardı. Biraz şairdi, japon estamplarına, bitpazar antikalarına tutkundu. Naz çeker, gözyaşı siler, dert dinlerdi. kendisi için bir hayat kurmaya, onu başkalarından kıskanmaya, insanlarla arasına bir mesafe koymaya çalışmadı. tabiatıyla dağınık bir manzara arz ediyordu.

KİTAP BULUNAN HİKAYELER:

– Seyfettin’i Severdik
Su Sesi
– Hikâye
– Bahar Dalı
– Hikâye
– Hüzün ve Tesadüf
– Uç Selahattin Uç

Üniversite yıllarımızda Seyfettine çok benzeyen arkadaşlarımız vardı. Herkesin derdi ile dertlenen, sorunlarına yardımcı olan arkadaşalardı onlar.

Fakülte koridorlarında herkes ile selamlaşan kişilerdi onlar. Dertleri vardı onların dertlerini anlatırlardı herkese. Cennete davet eden bir üslupla.
Üniversiteye yeni gelmiş olanlara care olurdu onlar…

Hüzün ve Tesadüf hikayelerini okuduğunda her hikayede insan yaşantısından adeta birer bölüm görürsünüz.

Seyfetin’i severdik hikayesinde üniversite yıllarına dönen insan, Mahzun Mücahit hikayesi ile yıllar sonra evine dönen bir babaya duyulan hasret ile  solar taşar.

Bu hikayede yaşamın her deminden birer izlenim var: Sevdasına ağlayan da var, sevdasını ağlatan da…

1 Şubat 2016 Pazartesi

YOKSULLUK İÇİMİZDE

ESERİN KİMLİĞİ


ESERİN ADI: Yoksulluk İçimizde

YAZARI: Mustafa KUTLU

YAYINEVİ: Dergâh

BASKI SAYISI: 16. Baskı Aralık 2014

SAYFA SAYISI: 104

TÜRÜ: Hikâye

İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:

HİKÂYENİN KAHRAMANLARI:

ENGİN

SÜHEYLA


ESERDE İŞLENEN KONU:


Yoksulluk İçimizde hikâyesinin konusu; aynı devlet dairesinde çalışan Engin ve

Süheyla arasındaki aşk, Engin’in Süheyla’yı terk edip zenginliğin peşinden gitmesi, Süheyla’da ve Engin’de gerçekleşen kültür değişikliği ekseninde oluşan doğu‐batı çatışması ve yer uyumu ile birlikte, kahramanların sonuçta millî ve manevî değerleri tanıması” şeklinde tespit edilebilir.


ESERDE İŞLENEN TEMEL DEĞERLER:


 Yoksulluk İçimizde; Mustafa Kutlu’nun hikâyeciliğinin en olgun örneklerinden biri kabul edilir. Kutlu; bu eserinde Engin ve Süheyla aşkı çerçevesinde kahramanlarda görülen sosyal değişim olgusu merkeze alınmak üzere, aşka, sosyal değişime, eşyaya İslâmî bir yorum getirmeye çalışır.

Yoksulluk İçimizde; Kutlu’nun, kahramanların başlarından geçen maceralardan ziyade değişen zamanın, toplum yapısının çeşitli alanlarında yaptığı yıkıntıları ve değişmeleri, estetik bir boyutta ve yeni bir tarzla işlediği, Türk hikâyeciliğine yeni bir boyut kazandıran eseridir.


ESERİN ANA FİKRİ:

Zenginlik dış unsurlara, eşyaya bağlanmakla değil, içimizi zenginleştirmekle olur ki eşyadan ve onun bizi kendisine çeken kuvvetinden kurtulmanın yolu da manevî değerlere yönelmektir. Asıl zenginlik Hakk’ı bilip O’nun yolunda yürümektir.


YAZARIN ÜSLUBU:


Mustafa Kutlu ve Yoksulluk İçimizde, bir monografidir. Bu kitapta, son dönem hikâyeciliğimizin mühim isimlerinden Mustafa Kutlu ve onun Türk hikâyeciliğine yeni ufuklar açan Yoksulluk İçimizde adlı eseri değerlendirmeye çalışılmıştır. Ülkemizde tek bir eserden hareket ederek; edebi eseri, geniş bir çerçevede hayatı anlamlandırmaya çalışan çeşitli makaleler ve yazılar bulunmakla birlikte kitap halinde neşredilmiş monografi incelemesi yok denecek kadar azdır. Bu sebeple bu kitap, sahasında bir örnek teşkil edecektir kanaatindeyiz.


ÖZET:


Mustafa Kutlu’nun Yoksulluk İçimizde adlı eserinin ilk hikâyesi olan

Akasyalar Açar mı? Aldığı haber sonrası bütün dünyası yıkılan Süheyla’nın ruhi durumu üzerine kurgulanmıştır. Hikâyede, sevgilisi Engin’in başka birisiyle nişanlandığını öğrendikten sonra Süheyla’da görülen ruhi değişim işlenir. Yazar, oldukça başarılı tasvirlerle ve girift tahlillerle bu durumu ustaca vermeyi başarmıştır. Yoksulluk İçimizde adlı eserinde eşyaya tavır alan Mustafa Kutlu, eserin ilk hikâyesinde de eşyayı kendi hâl diliyle tasvir etmiş, eylemleri genel olarak nesnelere yüklemiştir. Yazar, bu hikâyesinde eşyaları en ince ayrıntılarına kadar tasvir etmiş, böylece hayatımızda eşyaya ne kadar önem verdiğimizi göstermeye çalışmıştır. Eşyanın yerilmeye çalışıldığı ve manevî değerlere yönelmemizi öğütleyen Yoksulluk İçimizde’de “eşya”, yazarın eserini kurgularken sıkça kullandığı figüratif bir unsur olarak karşımıza çıkmıştır. Yazar, bu sebeple sık sık tekrarlara ve ikilemelere başvurarak dikkatleri eşya üzerine çekmeye çalışmıştır. Gerek kullandığı yeni tekniklerle gerekse yeni muhteva açılımlarıyla hikâyeciliğimizde yeni ufuklar açan bir yazar olan Mustafa Kutlu; bu hikâyesinde, kahramanın ruh hâlini, daha çok eşyanın değişen durumu ve eşyayı tasvir ederken kullandığı sıfatlarla açığa vurmuştur. Ayrıca yazar, bir durum hikâyesi olan Akasyalar Açar mı?’da oldukça akıcı, ahenkli bir üslûp ve günlük konuşma diline yakın bir dil kullanmıştır.


SON BAKIŞ:


 Ataulllah İskenderî’nin Hikem-i Ataiye’sinden sözler almış.


Talep şan değildir. Razı ol, şan da senin, nam da senin. Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Gömülmeyen şey, nabit olmaz.


Dünya suretlerinin bulaştığı ayna nasıl parlar? Huzura girmeden önce tövbe sularında yıkan.


 Ölüme ağlama. Kalbe bak. Hata ve isyan ile pişman, ibadet ve taat ile neşveli değilsen, zaten ölüsün.


 Marifetin mukabili inkâr, ilmin mukabili cehalettir.


Günümüz insanı, bilim ve teknolojinin son imkânlarıyla geçmişe göre, çok daha iyi şartlarda yaşıyor. Ne yazık ki bu şartlarda yaşayan insan, pek çok konuda insanî duyarlığını da kaybedebiliyor. Çeşitli nedenlerle, yalnızca kendini düşünerek diğer insanlara ve çevresine karşı sorumsuz davranabiliyor.
Özellikle maddî kaygıları öne çıkaran anlayış; insanı, insanî değerlerden koparıyor. Böylece insan, açlık ve yoksullukla kıvranan insanları görmezden geliyor. Gazeteler, TV kanalları açlık ve yoksulluk sınırında yaşayan milyonların haberlerine yer veriyor. Açlıktan ölen insanların sayısının her geçen gün insanı dehşeti düşürecek boyutlara çıktığını, çıkacağını hatırlatıyor. Dünyadaki bu görüntünün, adeta tokluktan ölecek noktaya gelen insanlarla çok daha acı bir tabloya dönüştüğünü vurguluyor. Bir yanda açlıktan ölenler, diğer yanda onların bu açlığına karşı duyarsız milyonlar, milyarlar. Doyumsuz bir ihtirasla, çılgınca, maddî güçlerini, servetlerini artırmak isteyenler. Diğer insanların “açız!” feryatlarına kulaklarını tıkayanlar… Günümüz hikâyecilerinden Mustafa Kutlu’nun bir eseri: “Yoksulluk İçimizde”, adeta günümüz insanının asıl önem vermesi gerektiği yanını bizlere hatırlatıyor. Yoksulluk içimizde büyüyor. İçimiz yoksul, içimiz aç… İçimizdeki yoksulluğu, insanî değerlerle, sevgiyle doldurmak zorundayız. Duyarsızlığımızı, ancak gönlümüzü doyurmamızla giderebiliriz. İnsan olmanın anlamını o zaman daha iyi fark ederiz. Maddî anlamda hepimiz iyi imkânlarda yaşamak isteriz elbette. Ne var ki bu isteğin aşırı boyutlara yükselmesi, insanı maddî ihtiraslarla adeta canavarlaştırır. İnsan, maddî hırsla bütün ahlakî değerleri görmezlikten gelerek, yalnızca kendisini düşünen bir hale gelir. Bu olumsuz gidişin farkına bile varamaz. Çünkü onun gözü artık kör, kulakları sağır, yüreği kararmıştır. Yalnızca kendisini düşünen, bencilliği kendisine ilke edinen değil, açlık ve sefaletle kıvranan insanları da gören, onların acısını duyan ve yürekleri titreyen, bu anlamda kendisine düşen sorumlulukla bir şeyler yapmaya çalışan insan… Günümüz, böylesi insanlara muhtaç. Çocuklarını, gençlerini insanî duyarlıkla yetiştirmeye çalışan ana babalar. Bin bir türlü imkân içinde yine de doymayan, bir şeyler üretmek, başta ailesi olmak üzere, diğer insanlara yararlı olmak yerine “hep isteyen” bir alışkanlıkla mutluluğu ellerinden kaçıran gençler. Yalnızca ekonomiye dikkat çekerek; sosyal, kültürel, ahlakî değerleri gözden kaçıran bilim adamları…
Hayata kendi “at gözlükleri” ile değil, “insanî” bir pencereden bakmayı bir öğrenebilsek/öğretebilsek…

Mustafa Kutlu’nun bu hikâyesinin öncesinde ve sonrasında pek çok İslami hidayet romanı yazıldı fakat hiçbiri ilk baskısını 1981 yılında yapan Kutlu’nun bu eserindeki derinliği yakalayamadı. Yoksulluk İçimizde, her seviyeden okuyucunun kendi derinliğine göre bir şeyler yakalayabileceği bir eser…

“Yoksulluk İçimizde” Mustafa Kutlu’nun pek çok eseri gibi roman ile hikâye türlerinin arasında bir yerde duruyor. Çünkü eser için; bir solukta okunması yönüyle hikâye, çok derin tahliller içermesi bakımından da roman denebilir.

Eser aslında yaşadığımız çağa, bu çağın değerlerine sağlam temeller üzerine oturmuş bir eleştiri yapıyor. Eserin gerçek manasıyla anlaşılabilmesi, derin bir okuma kültürünü gerektiriyor. Çünkü Kutlu, yaptığı atıflarla, kullandığı sembollerle yaşadığımız çağı ve yaşam tarzıyla, zihniyetiyle çağın çarpıklıklarının sürmesini sağlayan; bedenî ve maddî hazlara bağlı bir mutluluk düşüncesini besleyip büyüten, Dünya muhabbetini sayısız teferruat ile zenginleştiren, mutluluğu eşyada arayan, sürekli eşyaya koşan modern dünya insanını –bizleri- derinden derine eleştiriyor. Bu eleştiri sırasında anlamca çok derin ifadelerle birlikte okunma bakımından çok sade bir üslup kullanılıyor. Her okuyucunun seviyesine göre pay çıkartabilmesi fakat her türden okuyucunun da eseri sıkılmadan okuyabilmesinin nedeni de bu.

“Yoksulluk İçimizde” feministinden muhafazakârına, overlokçusundan ceo’suna kadar her kesimden, seviyeden insana çok şey vaat ediyor. Uzun lafın kısası; bu kitap sizi kalbi olan bir dünyaya çağırıyor. Hem de zevk alarak okuyacağınız bir hikâye eşliğinde…


8 Ocak 2016 Cuma

BU BÖYLEDİR

ESERİN KİMLİĞİ

ESERİN ADI: Bu Böyledir
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYIN EVİ: Dergâh
BASKI SAYISI: 13. Baskı Eylül 2014
SAYFA SAYISI: 90
İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:

HİKÂYENİN KAHRAMANLARI:

Bu Böyledir’deki sekiz hikâyenin tamamında yer alan şahıs kadrosu birbirleriyle bağlantılıdır. Süleyman ve ailesinin yanı sıra eserde yer verilen ana şahıslara ait müstakil bölümler mevcuttur. Bu şahıslar, ana kahraman olan Süleyman’ın hâl ve geçmiş zaman dilimlerinde onun hayatından geçen kişilerden müteşekkildir. Eserlerinin genelinde şimdiki zamanı anlatan Kutlu, Bu Böyledir’de yapıcı geriye dönüş tekniği ile Süleyman’ın hayatında iz bırakan ve hâli hazırda hayatta bulunmayan kahramanlar hakkında okuyucunun kafasında oluşan soruların cevabını verir. Bu şahıs kadrosunu oluşturan figürlerin kimisi ana kahraman, kimisi dekoratif konumdadır. Kutlunun Bu Böyledir’de gerek ana kahramanı gerekse figüratif kahramanları tanıtırken farklı teknikler uyguladığı görülür. Bazen açıklama yöntemi ile şahıs hakkındaki bilgileri bizzat kendisi verir bazen de dramatik yöntemi kullanır ve şahıs; davranış, düşünce ve duygularıyla kendi kendini ortaya koyar. Özellikle modern roman ve hikâyede sık sık uygulanan iç monolog ve bilinç akımı teknikleri Kutlu’nun hikâyelerinde kahramanın kendi kendisini tanıtmasına imkân sağlaması bakımından önem arz eder. Kutlu’nun bu konuda kullandığı bir başka yol ise şahsın, hikâyenin diğer kahramanlarınca okuyucuya tanıtılmasıdır. Örneğin, hikâyenin başkahramanı, olan Süleyman hakkındaki ilk bilgiler, onun eşi tarafından verilir: “Süleyman tuğla ocaklarında çalışıyordu. Yüzü gözü güneşten kavrulmuştu. Zayıftı. Kafası üç numara kazınmıştı. Sipsivri bir oğlandı.” Eserde bulunan sekiz hikâyenin tamamı orta yaşlarda düz bir tip olan Süleyman’ın çevresinde gelişiyor. Süleyman hafızlığa devam ediyor, annesi ve kardeşlerine bakmak için tuğla fabrikasında çalışıyor. İki yıldır kaldığı felsefe dersinden geçiyor. Evleniyor. Bütün bunlar özetleme tekniği ile Süleyman’ın ağzından verilir: “Felsefeden geçip diplomaya kavuştum.

ESERDE İŞLENEN KONU: 

Batılılaşama serüvenimiz içinde bazı sanatçılarımız hep Batı’yı referans almış ve bunda o kadar ileri gitmişler ki bu toplumun köklerine inmeyi akıllarına bile getirememişler. Akıllarına getirdiklerinde ise olumsuz çağrışımlar üzerinde durmuşlardır.
Allah’ın, es Sâni’, el Bedi’ gibi sıfatlara sahip olduğunu ve evrenin, Allah’ın sanatının bir tecellisi olduğunu gören bazı sanatçılarımız ise, hiçbir şeyin olamayacağı gibi sanatın da Allah’tan bağımsız olamayacağını kabul ederler.
Mustafa Kutlu’nun da bariz/ayırıcı özelliklerinden birisidir bu. Kutlu, hikâyelerinde, kişiyi, onun yaşadığı evi, evin bulunduğu mahalleyi, mahallenin bulunduğu şehri anlatırken bizim köklerimize işaret etmeyi asla ihmal etmemiş, bu toplumun medeniyet köklerine sürekli vurgu yapmıştır. Öyle ya bin yılı aşkın bir süredir kendisiyle şekillenen değerlerden soyutlayarak bu toplum nasıl anlaşılabilir. O bunu görmezden gelmemiştir. Mesela birçok hikâyesinde olduğu gibi bu hikâyede de (s. 13, 37) camiyi mekânın ayrılmaz bir parçası olarak yansıtır. Cami, köyde/mahallede/şehirde vardır ve davetkârdır. Yeşillikler içerisinde bir huzur adasıdır.
İnsani ilişkileri temiz bir üslupla ele alır. Bir hikâyenin bir romanın yazılması için illa çarpık ilişkilerin işlenmesi, cinsel tasvirlerin yapılması gerekmediğini, insanın tabii ve fıtri duygularının cinselliğin karanlığı içinde kaybedilmeden de anlatılabileceğini ispat eder.
Bir kuş sesi kadar güzel, bir ney sesi kadar içli ve bir çimen yeşili kadar ferahlatıcı bir üslubu yanında Kutlu, hikâyelerinde farklı anlatım tarzlarını başarıyla kullanır. Örneğin bu hikâyenin bir yerinde (s.36) Kur’an’ın çokça kullandığı çarpıcı ve dikkat çekici üslubu kullandığı gözden kaçmaz:
“…Ağaçların devrildiği, kayaların demir matkaplarla delindiği, suların önünün kesildiği zaman; Bulutların kirlendiği zaman; O durgun göl kenarında, kamışlıkta, akşam, balıkların ve su kuşlarının, rüzgârın ve titreyen çimenlerin, kertenkelenin, sincabın ve tarla kuşunun birlikte söylediği ilahi ansızın kesildiği zaman
Görüldü ki; ovayı bir baştan bir başa bıçak gibi kesen geniş, kara, parlak, sıvaşık bir yol açılıvermiş.”
Tasvirleri çok canlıdır. Berrak suyuyla şarıl şarıl akan bir dereyi tasvir ediyorsa, size o suyun sesini, güneşin altın sarısı rengiyle su da yansımasını hatta suyun tadını hissettirir. Daha da ötesi tasvir etmediği halde derenin etrafındaki yeşillikleri ve suyun altında yıkana yıkana kayganlaşmış küçük renkli taşları bile görürsünüz.
Mustafa Kutlu’nun bu hikâyesi de dâhil hemen hemen bütün hikâyelerinde şu şarıltısı, toprak kokusu, güneş parıltısı ve gökyüzünün mavisi yani kısaca her insanın yakın olmak isteyeceği şeyler var. Onu okurken, su şarıltısını dinler, toprağı koklar, güneşin hararetinde sırtınızı ısıtır ve sonsuz bir maviliği seyredersiniz. Cırcır böceğinin geceye esrarlı bir hava katan sesini, söğüt ağacının serinleten yapraklarını, çalı çırpıyı, mavi mavi, pembe pembe, kadife kadife gülen çiçekleri de eklemek gerek. Bir de mahalleyi, mahallenin, üstü ağaç dallarıyla kaplanmış çeşmesini, bodur ve sevimli minaresiyle camisini, insana dünya ahiret dengesini hatırlatan mezarlığını görürsünüz onun hikâyelerinde. Ama her şeyden önce bu tabiatta, bu mahallede yaşayan, gülen güldüren, ağlayan ağlatan, hüzünlenen, inanan iman eden insan üzerinde durur.
Sade cümleler içinde hikmet dolu ifadeler kullanır. Bu ifadeler bu kısa halleriyle bile aslında bir hayat tarzının, bir uygarlığın eleştirisidir.
 Örneğin, “Lunapark parlıyor, kendinden başka her şeyi karartarak” cümlesiyle (s. 9) belki de batı tarzı ışıklandırılmış yerlerdeki eğlence şekline bir eleştiri getirmekte, aslında gecenin gece gibi gündüzün de gündüz gibi yaşanması gerektiği üzerinde durmaktadır. Nitekim hikâyesinin başka bir yerinde (s. 39) insanların artık geç yatıp geç kalktıklarından bahseder. Hikâyenin kahramanlarından Yorgancı Hafız Yaşar bu durumu, “gece gecedir, gündüz de gündüz” diyerek eleştirdiğinde alaycı bakışlara maruz kalır. O ise bu bakışlara ısrarla, “Evet öyle diyorum. Gece ibadet ve uyku, gündüz, çalışma” karşılığını verir. (s. 40) Bu bize, “Uykuyu dinlenme yaptık, geceyi (karanlığıyla sizi örten) bir elbise yaptık. Gündüzü geçim zamanı yaptık” (Nebe, 9-11) ayetlerini hatırlattı. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerini yazarken Kur’an’dan beslendiğini de

ESERİN ANA FİKRİ

Hayatta başarılı olamamış bir insanın başarısızlığının devam etmesi.

ESERİN TÜRÜ:

Hikâye

YAZARIN ÜSLUBU:

Kutlu’nun, hikâyelerinde genel olarak “Tasavvufî dil üzerinde çalışmakta” olduğu görülebilir. Bu dil, doğal olarak mecazlarla sembollerle ve metaforlarla doludur. Kutlu’nun bu yönü, Bu Böyledir’de sembolik, bol çağrışımlı ve mecaz yönüyle dikkat çeker ve yazarın az sözle çok şeyler anlatmak istediği görülebilir. Kendisi bu konuda şunları söyler: “Sözü mümkün olduğu kadar yoğunlaştırmak, aza indirmek taraftarıyım.” Eserleri, şiir tadında, lirik bir hava içerisindedir. Bu durum onun “…şairliğinden kaynaklanıyor.” Onun hikâyeleri tüm bu yönlerine rağmen muğlâk ve kapalı değil tam aksine sade, samimi ve açıktır. O, eserlerini günümüz insanının rahat bir şekilde anlaması için onlara güncel bir dille seslenen hikâyeler yazar. Halk tarafından konuşulan ve anlaşılan dili kullanır. Az da olsa yöresel ifadelere ayran ezmek (s. 25), sökün etmek (s. 56) gibi yer verir. Ayrıca halk arasında sıkça kullanılan argoya kaçan ifadeleri kullanmaktan da çekinmediği görülür: lan (s. 13), ulan (s. 53, 67), teres (s. 47), karı aklı (s. 50), karı milleti (s. 48), kart karı (s. 50), basmış kalayı (s. 68).20 Kutlu’nun Bu Böyledir adlı hikâyesinde ayrıca türkülere, şiirlere ve Kuran-ı Kerim’deki ayetlerden aynen alınmış veya esinlenmiş cümlelere yer verildiği görülür. Kahramanlarını da kendi şivelerine göre konuşturur. Onlar, kendi yaşadıkları yerden kendilerine has kelimelerle konuşabilirler.

ZAMAN:

Kutlu’nun hikâyelerinde, geçmiş veya gelecek zamandan kesitler sunulsa da şimdiki zaman ihmal edilmez ve yaşanılan zamanla bağlantılar kurulur. Kutlu böyle yaparak içerisinde bulunulan anın değerinin anlaşılmasına çalışır. Kutlu, bir mülakatında şunları söyler: “Benim hikâyelerim hep şimdiyi anlatır. İki de bir hem geçmişe hem geleceğe bakarken asıl olarak şimdinin şiddetini, şimdinin insanlara yüklediklerini dile getirir.”6 Onun hikâyeleri hatıralardan ve hayallerden müteşekkil şimdidir. Bu Böyledir adlı hikâye yaz mevsiminde gerçekleşir ve yaşanılan -şimdiki- zamanı anlatır. Zaman itibariyle kesin bir saat verilemez. Ancak hikâyenin başında lunaparkın geceyi aydınlatan ışıkları görünür. Hikâyenin bitişinde ise saatler gece on biri gösterir. Bunlar göz önüne alındığında hikâye, akşam başlar ve birkaç saat sonra gece biter, denilebilir. Zaman olarak hikâyede kronolojik bir seyir takip edilir. Eserde şimdiki zaman anlatır fakat gerektiğinde geri dönüş ve ileri sıçrayışlarla hikâye içerik bakımından desteklenir. Eserde zamanla alakalı en dikkat çekici şey, lunaparkta zamanın geçtiği hissedilmesine rağmen saatin on birde sabit kalmasıdır.
MEKAN:
Her anlatının gerçek veya hayali bir mekâna ihtiyacı vardır. Genel olarak anlatılan olayların sahnesi durumunda olan mekân, Kutlu’da beraber yaşanılan toplumun maddi ve manevi değerlerini içinde barındıran bir yerdir. Okuyucunun yabancı olmadığı, bildiği, toplumun büyük bir kesiminin aşina olduğu yerleri tercih eder. Buralarda okuyucu da yaşamıştır veya hâlen yaşamaktadır. Yazar, gerçek hayatta karşılaştığı mekânları, hiçbir şekilde bozmadan, aynen resmetmeye çalışmaktadır. Genel itibariyle hikâye ve romanlarda anlatılan mekânlar ve mekânların yapılan betimlemeleri, orada oturan kişilerin ruh hâlinin ve sosyal kimliğinin öğrenilmesinde yardımcı olur. Kutlu’nun eserlerinde bu durum ile sık sık karşılaşılır. Bu Böyledir’de genel olarak tabiatın veya çevrenin ayrıntılı betimlemelerine fazla yer verilmemiştir. Buna karşın “Çok katlı binalar, mağazalar, tıkış tıkış arabalar”10 gibi cümleler, şehirleşmenin onun ruhunda meydana getirdiği sıkıntıyı vermesi açısında örnek olarak gösterilebilir.

ÖZET:

Kutlu’nun hikâyeleri gerçek hayatın bir parçasıdır. Olağanüstü üstü sayılabilecek, okuyucu şaşırtacak büyük olaylara yer verilmez. Onun hikâyelerinde hayatta rastlanılan, yaşanılan durumlarla karşılaşılır. Ancak Kutlu, bunları sanatın sağladığı imkânlarla edebîleştirir ve amacı doğrultusunda onu, yeniden biçimlendirir. Bu durum, Bu Böyledir adlı eserde de görülür. Kendi içerisinde sekiz bölümden oluşan Bu Böyledir adlı eser, ismini birinci bölümdeki hikâyeden alır. Bu hikâyede lunaparkın renkli ve hareketli tasviri yapılır. Buradaki insanların ve bunların amaçlarından bahsedilir. Bu kısımda Süleyman, karısı Zinnure ve küçük kızları ile birlikte lunaparktadır. Süleyman, poligonda atış yapar ve tavşanı vurmaya çalışır. Tavşanı vurduğunda talihinin döneceğini düşünür. İkinci bölüm “Bahtımın Yıldızı”nda Süleyman’ın gençlik, okul ve evlenme dönemleri hakkında bilgiler verilir. Zengin bir adam olan Rauf Bey’in oğluyla evlenme hayalleri kuran Zinnure’nin hikâyesi, kendi ağzından anlatılır. “Süleyman’ın Seçimi” adlı bölümde Süleyman kendisini sınıfta bırakan felsefe hocası Şinasi ile Lunaparkta karşılaşır. Bu esnada geriye dönüşle felsefe dersi ile macerasını, nasıl memur olduğunu, Hafız Yaşar’la karşılaşmasını okuyucuya aktarır. “Red Cephesi”nde şehirleşme sonucunda yolların yapımı, elektriğin gelişi ve hayatın değişmesine karşı Yorgancı Hafız Yaşar’ın tek kişilik direnişi anlatılır. Hikâyenin “Manifatura” adlı beşinci bölümünde, bilinç akışı yönteminin çok başarılı bir şekilde uyguladığı görülür. Burada Süleyman’ın dayısı Rafet’i, dolayısıyla da günümüz modern insanı anlatılır. Bunların ibadet esnasındaki yoğunlaşamamasına ve huşu eksikliğine değinilir. “Kahkaha Çiçeği” adlı başlık, Süleyman’ın felsefe hocası olan Şinasi’nin eşinden ayrılması sonucunda bir otel odasında yaşamını devam ettirmek zorunda kalması gibi bilgileri içerir. “Su Sesi”nde evlenememiş genç bir kız olan, zabıt kâtibi Sabahat’in gözünden hayat anlatılır. “Son” adlı hikâye birinci hikâyenin devamı niteliğindedir. Süleyman ve ailesinin lunaparktan çıkmaya çabalaması ve çıkamama macerası burada tüm yönleriyle anlatılır.

  SON BAKIŞ:

Doksan sayfalık bir hikaye kitabı ve onun ilgili yapılmış onlarca çalışma. Bu kitabı okuyup bitirdikten sonra bir bakayım yapılan çalışmalara dedim. Sayısız çalışma buldum internette. Üniversitede hocam olan sayın M. Fatih Andı Beyin Bu Böyledir hikaye kitabı ile ilgili Seksen Sonrası Türk Hikayesi Sempozyum bildirisi buldum, okudum.
Bu Böyledir Hikayesi ismini Hz. Zekeriya ve Hz. Meryem’in durumlarını Yüce Allah’a arz ettiklerinde cevaben aldıkları Bu Böyledir hitabına atfen yazılmış.
Hikayemizin baş kahramanının ismi ve soy ismi bireysel özellikleriyle son derece çelişkili. Hz. Süleyman (as) ve Kanuni Sultan Süleyman’a benzer hiçbir özelliği olmayan hikayemizin baş kahramanının soyadı bir başka çelişki taşır bünyesinde: Koç…
İnsanların hayatlarında değişiklikler önemlidir, ancak bu değişiklikler bir anda olmamalı.