İslâm dünyasının sorunu, mezhep çatışması değildir. İslâm dünyasının sorunu bağımsızlık sorunudur.
Böylelikle İslâm dünyasının asıl sorununu hem gizlemeye hem de mezhep çatışması gibi sahte sorunlar icat ederek Müslümanları birbirine düşürmeye, kırdırmaya çalışıyorlar; böyle böyle tam anlamıyla hedef saptırıyorlar!
Önce şunu bilelim: İslâm dünyasında tarih boyunca mezhepler arasında çatışmadan ötürü Müslümanlar birbirleriyle boğuşmadılar. İslâm dünyasının belini belini büken çatışmalar mezhep farklılıklarından ötürü yaşaednmadı. Tarih boyunca İslâm dünyasının belini büken asıl çatışmalar dışarıdan gelen saldırılardan ötürü yaşandı.
DIŞARDAN SALDIRILAR İSLÂM DÜNYASINI PERİŞAN ETTİ!
Sözgelişi, birinci büyük medeniyet buhranı, Müslümanların kendi aralarındaki gerilimlerden veya sorunlardan değil, bizatihî dışarıdan yani Moğol ve Haçlı saldırılarından kaynaklanmıştı.
Bir başka hayatî nokta da şu: Mezhep çatışması gibi görünen çatışmalar, aslında siyasî gerilimlerden, iktidar çatışmalarından ibaretti esas itibariyle.
Bugün de, iki asırdır iliklerimize kadar yaşadığımız ikinci büyük medeniyet buhranı, esas itibariyle, modernliğin meydan okuması, dolayısıyla Batılıların bütün medeniyetlerin, dinlerin ve kültürlerin kökünü kazıma saldırılarının bir sonucudur.
MÜSLÜMAN ZİHİN VE MÜSLÜMAN ZEMİN ÇÖKTÜ!
Batılılar, önce sömürgecilik tecavüzüyle ardından emperyalizm tecavüzüyle hem mevcut medeniyetlerin varlık nedenlerini hem de varoluş ve yaşama zemin'lerini yerle bir ettiler.
Bunun “dış güçler paranoyası”yla filan bir alakası yok. Yaşanan acı gerçek açıkça şu: Batılılar, modern ve postmodern süreçlerde önce fiilen sonra zihnen bütün medeniyetlerin zihin'lerini ve zemin'lerini tarumar ettiler. Dünyayı köleleştirdiler.
Eğer bu yakıcı gerçeği göremezseniz, dünyada, coğrafyamızda ve ülkemizde yaşanan hiç bir temel varoluşsal sorunu anlama, anlamlandırma ve aşabilme konusunda hiç bir entellektüel mesafe katedemezsiniz.
Özetle ve altını çizerek söylüyorum: Batı uygarlığı, bütün medeniyetlere, dinlere ve kültürlere ölümcül darbe vurdu, geliştirdiği, Heidegger'in “vahşî canavar” olarak tarif ettiği kaba veya smart teknolojik silahlarla bütün medeniyetleri kendine boyun eğdirdi.
Cins bilim felsefecisi Paul Feyerabend, “Batı uygarlığı dünya üzerindeki hâkimiyetini iki şeye borçlu: Silah ve reklam / medya” dememişti boşuna değil mi?
Buradan geleceğim nokta önemli: Batılılar, İslâm dünyasını önce kaba güç'le işgal ettiler, böl, parçala, yönet ilkesiyle her şeylerini ele geçirdiler ve kaynaklarını talan ettiler; sonra da postkolonyal süreçte, kendilerinin kontrol ettiği uydu elitleri devletlerin başına diktiler!
Şu ân Batı uygarlığının dışında hiç bir medeniyet varlık nedenini ve varoluş zeminini koruyabilecek durumda değil tam da bu nedenle.
Batılılar, bir yandan özgürlükler, insan hakları, demokrasi retorikleri geliştiriyorlar ama öte yandan da istedikleri yeri işgal ediyor, istedikleri lideri deviriyorlar.
İşte bu nedenledir ki, Obama, Türkiye›deki demokrasiden şikâyet ederken, Mısır'daki darbeden ve diktatörlükten şikâyet etmeyi aklının ucundan bile geçirmiyor!
Bütün bunları bundan sonra söyleyeceklerimin arkaplanını ve teorik temelini oluşturması için yazdım.
Şunu bileceksiniz: İslâm dünyasının en temel sorunu bağımsızlık sorunudur. Mezhep çatışması vesaire sorunu değildir.
HARİCÎLER VE ŞİA'NIN ÖNÜ AÇILIYOR!
Batılıların 100 yıllık en hayatî projesi şu: Bin yıldır, İslâm dünyasını dimdik ayakta tutan, içerden ve dışardan gerçekleştirilen bütün teorik ve pratik nitelikli saldırıları püskürtmesine yol açan Ehl-i Sünnet Omurga'yı çökertmek!
O yüzden Batılılar, özellikle de İngilizler, 200 yıldır, önce Vehhâbilik, ardından tam anlamıyla selefsizlik anlamına gelen net-selefilik üzerinden İslâm tarihinde hiç bir zaman omurga konuma yükselemeyen haricî mantığına İslâm anlayışının omurgası hâline getiriyorlar. Afrika'dan Asya'nın en ücra noktalarına, Arap dünyasından Balkanlar ve Kafkaslara kadar bu haricî mantığı şu ân omurga konumuna yükseltilmiş durumda.
17 Nisan 2016 Pazar
YUSUF KAPLAN
11 Nisan 2016 Pazartesi
AKASYA VE MANDOLİN
ESERİN KİMLİĞİ
ESERİN ADI: Akasya ve Mandolin
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYIN EVİ: Dergâh
BASKI SAYISI: 7. Baskı Eylül 2013
SAYFA SAYISI: 194
İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:
ESERDE İŞLENEN KONU:
İstanbul
ESERİN TÜRÜ:
Deneme
ÖZET:
Mustafa Kutlu, kitabında sevgi medeniyetinin evlerini, camilerini ve şehir yapısı anlatarak başlıyor. Günümüz şehirlerinin Batı Medeniyetinin eserleri olduğundan yakınıyor. Sevgi Medeniyetinde evlerinin avlularının olduğunu, her evin bahçesinin olduğunu belirtir. Sevgi Medeniyetinde avluların ve bahçelerin bol ağaçlı olduğunu sokakların ise daha az ağaçlı olduğunu söyler. Sevgi Medeniyetinde bütün sokakların camiye çıktığını vurgular. Dolayısıyla Batı medeniyetinin aksine Sevgi Medeniyetinde şehir meydanının olmadığını toplanma ve buluşma yerlerinin cami avlusu olduğunu üstüne basa basa söyler. Her şeyden önce Sevgi Medeniyetinin öncelikleri üzerinde duruyor: Buna göre; meyve değil tohum, kabuk değil çekirdek, ceset değil ruh önemli.
Mustafa Kutlu, İstanbul'u gezmenin bir adabı olduğunu belirtir: Şehri gezmeye Eyüp Sultan’dan başlanılmalı ve fetih kapılarından birinden girilmeli şehre.
Mustafa Kutlu, kitabında özellikle de, İstanbul’un ilgi ve alaka bekleyen, unutulmaya başlamış ve de kendi kaderine terk edilmiş tarihi ve kültürel dokusuna dikkat çekmek amacıyla birtakım örnekler vererek, halkımızın ve daha üst mercideki sorumlu kişilerin bu değerlere sahip çıkması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Kültürel değerlerin yanında çevresel bazı sorunlara da değinmeden edemiyor yazarımız. Şehirdeki, gerek yeniden kazandırma gerekse yeşillendirme çalışmalarından, bu çalışmaya katkısı olanların isimlerini de unutmayarak söz ediyor ama eskisi gibi olmadığını da ekliyor cümlelerine. Bizzat gezip gördüğü ve üzerinde araştırmalar yaptığı birçok tarihi ve kültürel örneklerle yakınmalarında ne kadar da haklı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor yazarımız. Bu çalışmaları sırasında yaşadığı bazı olayları da bazen gururlanarak bazen de sitem ederek anlatmayı da unutmuyor. Mustafa Kutlu, ayrıca, insanların artan ekonomik zorluklar ve geçim sıkıntısı nedeniyle bazı insani özelliklerini de artık kaybettiklerini birazda eskiye özlem duyarak ele alıyor. Göç olayına da değinerek bunun sonucunda şehrin kendisine has kültürel kimliğini günden güne kaybettiğini vurguluyor.Kitabın sonlarına doğru ise ülkemizdeki doğal birkaç güzellikten bahsediyor ve bunlara da sahip çıkılması gerektiğini anlatarak bu şekilde devam edildiği takdirde bizlerden sonra gelecek nesillere ne bir tarihi,ne bir kültürel, ne de bir doğal güzellik bırakabileceğimizi söyleyerek hepimize çok önemli şeyleri Yahya Kemal’in şiirleriyle süsleyerek anlatıyor.
SON BAKIŞ:
Batı uygarlığı, insanlığın başına gelmiş en büyük felâkettir. Bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan, hiç bir medeniyete hayat hakkı tanımayan bir uygarlık, insanlığın başına gelmiş en büyük felâket değil de nedir, değil mi?
Batılılar, farklı dinlerle, medeniyetlerle ve kültürlerle barış içinde yaşanabilecek, karşılıklı alış-verişe dayalı bir dünya kurmayı başaramadılar. Bunun nasıl bir şey olduğunu da, böylesi bir şeyin nasıl gerçekleştirilebileceğini de bilmiyorlar. Daha önemlisi de, böyle bir dertleri filan da yok Batılıların. Hiç bir zaman da olmadı zaten!
Ama bir yandan “uygarlık, insan hakları, özgürlükler” sloganlarını atıyorlar, bütün dünyayı bu şekilde ayartıyorlar, zihnen teslim alıyorlar; öte yandan da diktatörlerle iş tutuyor, kendilerine boyun eğmeyen ülkeleri istedikleri zaman işgal ediyor, liderlerini “canavar”laştırıyorlar!
Sömürgecilik, Batılıların dünyaya armağan ettikleri bir işgal yöntemi. Batı uygarlığı, tam anlamıyla bir kontrol ve kolonizasyon biçimi: Bütün insanlığa, insanlığın medeniyet birikimine saldırının zirvesi, en yıkıcı örneği.
İnsanlık tarihinde, tarihte geliştirilmiş bütün medeniyet birikimlerine saldıran, hepsinin köklerini kazıyan, ruh köklerini kurutan böylesine saldırgan bir uygarlık tecrübesi yaşanmadı!
ESERİN ADI: Akasya ve Mandolin
YAZARI: Mustafa KUTLU
YAYIN EVİ: Dergâh
BASKI SAYISI: 7. Baskı Eylül 2013
SAYFA SAYISI: 194
İÇERİK (MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:
ESERDE İŞLENEN KONU:
İstanbul
ESERİN TÜRÜ:
Deneme
ÖZET:
Mustafa Kutlu, kitabında sevgi medeniyetinin evlerini, camilerini ve şehir yapısı anlatarak başlıyor. Günümüz şehirlerinin Batı Medeniyetinin eserleri olduğundan yakınıyor. Sevgi Medeniyetinde evlerinin avlularının olduğunu, her evin bahçesinin olduğunu belirtir. Sevgi Medeniyetinde avluların ve bahçelerin bol ağaçlı olduğunu sokakların ise daha az ağaçlı olduğunu söyler. Sevgi Medeniyetinde bütün sokakların camiye çıktığını vurgular. Dolayısıyla Batı medeniyetinin aksine Sevgi Medeniyetinde şehir meydanının olmadığını toplanma ve buluşma yerlerinin cami avlusu olduğunu üstüne basa basa söyler. Her şeyden önce Sevgi Medeniyetinin öncelikleri üzerinde duruyor: Buna göre; meyve değil tohum, kabuk değil çekirdek, ceset değil ruh önemli.
Mustafa Kutlu, İstanbul'u gezmenin bir adabı olduğunu belirtir: Şehri gezmeye Eyüp Sultan’dan başlanılmalı ve fetih kapılarından birinden girilmeli şehre.
Mustafa Kutlu, kitabında özellikle de, İstanbul’un ilgi ve alaka bekleyen, unutulmaya başlamış ve de kendi kaderine terk edilmiş tarihi ve kültürel dokusuna dikkat çekmek amacıyla birtakım örnekler vererek, halkımızın ve daha üst mercideki sorumlu kişilerin bu değerlere sahip çıkması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Kültürel değerlerin yanında çevresel bazı sorunlara da değinmeden edemiyor yazarımız. Şehirdeki, gerek yeniden kazandırma gerekse yeşillendirme çalışmalarından, bu çalışmaya katkısı olanların isimlerini de unutmayarak söz ediyor ama eskisi gibi olmadığını da ekliyor cümlelerine. Bizzat gezip gördüğü ve üzerinde araştırmalar yaptığı birçok tarihi ve kültürel örneklerle yakınmalarında ne kadar da haklı olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor yazarımız. Bu çalışmaları sırasında yaşadığı bazı olayları da bazen gururlanarak bazen de sitem ederek anlatmayı da unutmuyor. Mustafa Kutlu, ayrıca, insanların artan ekonomik zorluklar ve geçim sıkıntısı nedeniyle bazı insani özelliklerini de artık kaybettiklerini birazda eskiye özlem duyarak ele alıyor. Göç olayına da değinerek bunun sonucunda şehrin kendisine has kültürel kimliğini günden güne kaybettiğini vurguluyor.Kitabın sonlarına doğru ise ülkemizdeki doğal birkaç güzellikten bahsediyor ve bunlara da sahip çıkılması gerektiğini anlatarak bu şekilde devam edildiği takdirde bizlerden sonra gelecek nesillere ne bir tarihi,ne bir kültürel, ne de bir doğal güzellik bırakabileceğimizi söyleyerek hepimize çok önemli şeyleri Yahya Kemal’in şiirleriyle süsleyerek anlatıyor.
SON BAKIŞ:
Batı uygarlığı, insanlığın başına gelmiş en büyük felâkettir. Bütün medeniyetlerin kökünü kazıyan, hiç bir medeniyete hayat hakkı tanımayan bir uygarlık, insanlığın başına gelmiş en büyük felâket değil de nedir, değil mi?
Batılılar, farklı dinlerle, medeniyetlerle ve kültürlerle barış içinde yaşanabilecek, karşılıklı alış-verişe dayalı bir dünya kurmayı başaramadılar. Bunun nasıl bir şey olduğunu da, böylesi bir şeyin nasıl gerçekleştirilebileceğini de bilmiyorlar. Daha önemlisi de, böyle bir dertleri filan da yok Batılıların. Hiç bir zaman da olmadı zaten!
Ama bir yandan “uygarlık, insan hakları, özgürlükler” sloganlarını atıyorlar, bütün dünyayı bu şekilde ayartıyorlar, zihnen teslim alıyorlar; öte yandan da diktatörlerle iş tutuyor, kendilerine boyun eğmeyen ülkeleri istedikleri zaman işgal ediyor, liderlerini “canavar”laştırıyorlar!
Sömürgecilik, Batılıların dünyaya armağan ettikleri bir işgal yöntemi. Batı uygarlığı, tam anlamıyla bir kontrol ve kolonizasyon biçimi: Bütün insanlığa, insanlığın medeniyet birikimine saldırının zirvesi, en yıkıcı örneği.
İnsanlık tarihinde, tarihte geliştirilmiş bütün medeniyet birikimlerine saldıran, hepsinin köklerini kazıyan, ruh köklerini kurutan böylesine saldırgan bir uygarlık tecrübesi yaşanmadı!
5 Nisan 2016 Salı
ŞEHİR MEKTUPLARI
ESERİN KİMLİĞİ
ESERİN
ADI: Şehir Mektupları
YAZARI:
Mustafa KUTLU
YAYIN
EVİ: Dergâh
BASKI
SAYISI: 7. Baskı Eylül 2012
SAYFA
SAYISI: 268
İÇERİK
(MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:
ESERDE İŞLENEN KONU:
İstanbul
ESERİN TÜRÜ:
ÖZET:
Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden çıkınız
yola. Olur ki uyuyakalırsınız. Sırtınızdaki çıkında ebedi gayenin dürülmüş
azıkları varsa ne mutlu size. Gece serindir, yapraklardan süzülen yel
gözlerinizdeki yaşları kuruturken ruhunuzda kainatın derin sessizliğini
taşıyarak sabaha doğru yürüyüp fecri başlatınız.
İslam şehirlerinde meydan uygulanmasına
rastlanılmaz. Meydan daha çok batı mahsulü şehirlerin önde gelen
özelliklerindendir.
Oysa bizde kanaat en tükenmez hazinedir.
Bizim medeniyetimiz, hayat telakimiz şu
kısacık ömür içinde hayatın manevi kalitesini yükseltmek hedefine yönelmiştir.
Burada maddi olarak hep zaruret içinde yüzelim, ele – güne muhtaç olalım anlamı
çıkarılmamalıdır. Ama tevazu, azla yetinme, israftan kaçınma, ayağını yorganına
göre uzatma ve daha sayacağımız birçok unsur bu hayat anlayışının temel
direklerini oluşturmaktadır.
Yeditepe’de yedi gün gül kokan şehr-i İstanbul tarihsel
serüveniyle ve dün-bugün çatışmasıyla kavrama uğraşısında olan metinlerden
oluşuyor. Kentin değişen yüzünü Osmanlılık vurgusuyla anlamaya çalışan yazarın
gelenekçi tutumunun ötesinde kente dair bi şehrengiz kaleme alma derdini dün ve
bugün çözümlemesi için oldukça gerekli bulduğunu da görebiliyoruz. Osmanlı
mimarisi ve bugünkü kent silueti arasındaki çatışmayı din-gelenek ve modernizm
algısının farklı bir reddi içinde yapan Kutlu, temelde gelenekçi çizginin
verilerini arabesk-pop ve yükselen değerler çizgisinde öykülerindeki gözlemci
yöntemini kullanarak ortaya koymayı yeğlemiş. Kentin tarihine dair
irdelemeler kadar, öznel çizgideki gözlemler bir yandan Tanpınar’ın Beş
Şehir’indeki İstanbul’u diğer yandan Ahmet Rasim’in “Şehir Mektupları”ndaki
izleri barındırıyor.
Gülhane’den, Beyazıt’a, kentin erguvanlarından, kavaklarına,
Osmanlı kültürünün yok olan kalıtlarından cumhuriyet modernleşmesinin sil
baştan ortaya koyduğu karmaşık kentli kültüre değişik başlıklarla yürüyen
metinler, öykülerinde taşralı Kutlu’nun İstanbul’u taşralı gelenekçiliğiyle
tanıma uğraşısı da sayılabilir.
Tramvaylardan, metroya, dolmuş kültürünün “göç” arka planına
kadar kente dair birçok değişim çizgisinin Kutlu’daki bu görünümleri hızlı
değişim sürecini yaşayan İstanbul’un her mevsim görünümündeki değişmeyeni
yakalama niyetini de ortaya koyabiliyor. Bu açıdan “Yağmurda İstanbul” başlıklı
yazının Tevfik Fikret’in Yağmur şiirinden Necip Fazıl’ın “bu yağmur kıldan ince
” dizesine kadar farklı bir değişmezliği taşıdığı savını da barındırıyor Kutlu.
Adeta mimari ve kültürel nesnenin ardındaki tarihi ve geleneği kavrama isteği
bu metinlerde yeni bir “kent algısı” içinde karşımıza çıkabiliyor. Bu da
Tanpınar’ın izinde İstanbul’u yeniden keşif sayabileceğimiz bir arayış.
Medreseleriyle, çeşmeleriyle, camileriyle ve yükselen büyük
beton yapılaşmasıyla düne dair bugünden yaratılan bu bakış ne kadar geleneğe ve
geçmişe göndermeler taşısa da bugünü de zorunlu bir kabullenişi beraberinde
getiriyor. Bu açıdan Sabancı Kuleleri’nden adeta hayranlıkla söz edilmiş
olması, geçmişin siluetiyle gökdelenlerin yaratacağı geleceğin pek de yazara
çelişkili görünmemesi metinlerde unutulan bir gerçekliği de ortaya koyuyor.
Metropolün yeni zenginlerinin yarattığı çok katlı yaşam kültürünün sınıfsal
eleştirisini yapmayınca düne göndermeler yaparken bugünün karmaşasını sadece
dehşetle seyreden tek boyutlu irdelemelerden hiç kurtulamamış Mustafa Kutlu. Göç’ün
gerekçeleri sağlıklı çözülemeyince adeta gökdelenlerden yükselen büyük hırsızlığı,
kentlerdeki gelir eşitsizliğini adeta görmezden gelmek istemiş Kutlu.
Geleneğin sahiplenicisi olmayı yeğleyen Kutlu’nun bu
metinleri aslında bugün muhafazakar algının düştüğü yanılgıyı da ortaya
koyuyor. “Çirkinleşen kent siluetinin inşasında yine yılların muhafazakar,
gelenekçi siyasetlerinden gelen yöneticilerin payı olabilir mi”, “bu
yöneticilerin siyasal rantlar uğruna göç zedelere kentin arsalarını parsel
parsel vermesinin arkasında hangi kültürel korumacı bakış alabilir” sorusunu
özenle sormaktan kaçınmış Kutlu sanıyorum. Kenti 50’lerden bu yana “taşı
toprağı altın” muştusuyla sanayileşmenin ve yozlaşmanın parçası kılan hangi
modernizmle ilişkilenmesi gerektiğini, bunun temelde kentin yeni burjuvalarıyla
ilişkisinin olup olmayacağını yanıtlamayı sanıyorum Mustafa Kutlu’nun
metinlerinde aramak doğa yasalarına da aykırı olsa gerek kuşkusuz. Cami ve
şadırvan köşelerinde şehrin ruhunu ararken, şehrin yoksulluğunu, rant alanlarını
ve aslında kayboluşunu Kutlu’dan sağlıklı bir biçimde çözümlemesini okur olarak
ben de pek bekleyemedim. Yine de şehre dair nostaljik bakış açısı bana biraz
daha Piyer Loti’nin oryantalizm kokan İstanbul’unu bir hayli anımsatıverdi. Bu
açıdan bugünün muhafazakarlığının modernizmin yeni liberal yüzüyle yaşadığı
kopmaz bağları görmezlikten gelemeyeceğimizi, muhafazakar algının aslında
kentin yeni ticaret sınıfıyla çelişkilerinin olamayacağını daha rahat
kavrayabiliyoruz. Aslında bugünün muhafazakarının da dünün oryantalisti kadar
batıcı olduğu gerçeğini de..
SON
BAKIŞ:
Bu kitapta yer alan yazılar taşralı bir hikayecinin yaşadığı şehri
(İstanbul) tanıma yolundaki gayretlerinin mahsulüdür. On yıl boyunca İstanbul'u
dolaştım, bu gezi izlenimlerimi Zaman gazetesinde "Bir demet
İstanbul" başlığı altında yayımladım.
"Şehir Mektupları", bu tutkulu serüvenin bir sonraki
aşamasıdır. Bu defa insan-şehir-mekan ilişkilerini okuyucularla paylaşan
denemeler olarak vücut buldu.
Şehrimizi tanımadan kendimizi, birbirimizi tanımamız zor.
Hele sevmek büsbütün müşkül.
Şehrimizi tanımadan kendimizi, birbirimizi tanımamız zor.
Hele sevmek büsbütün müşkül.
Şehir Mektupları
için yukarıda duyguları ifade eder Mustafa Kutlu. Bu denemelerin yazıldığı
gazete uzun süre ülkemizin ve dünyamızın gündemini işgal etti. Bu gazete ve
avanesi hoşgörü ile yola çıktığını hedefi nam-ı celil-i Muhammedi bütün dünyaya
yaymak olduğunu dillendiriyordu. Bu grupla Muş’tan İstanbul’a geldiğim yıllarda
tanışma fırsatım oldu. Yani lise yıllarımda, ama her hikmetse yaklaştıkça
uzaklaşıyordum onlardan. Sanki farklı bir hedefleri vardı. Görünün hoşgörü,
görünmeyen kin ve nefret. Müslüman’a nefret, ehl-i kitaba hoşgörü. Ülkemizin
eğitim alanını bütünüyle hegemonyalarına aldılar. Lise yıllarımızla bu grubun
dershanelerine giden öğrenci arkadaşlar taşıdıkları klasör ile sanki dünyanın
sayılı üniversitelerinden birinin öğrencisi imiş gibi bir eda ile yürürlerdi
okul koridorlarında. Gelinen noktada bu grubun faaliyetleri ve vatan – millet
sevgileri aşikar ortada.
Mustafa Kutlu
üstadım Ahmet Rasim’in kitabından esinlenerek şehir mektupları adı altında
gazetede İstanbul’u tanıtmak amacıyla şehri gezerek yazmaya ve tanıtmaya
başlıyor. İstanbul yazarken tarihi dokudan yani sur içinden başlıyor yazmaya.
Yazdığı dönemdeki İstanbul’u sevgi medeniyeti dönemindeki günlerini özleyerek
ve arayarak yazıyor. Köşede kalan unutulmaya yüz tutmuş tarihi eserleri
tanıtarak yazıyor. Okuduktan sonra inşallah fırsat bulursam ve nasip olursa
gidip Sirkeci Garının arkasında bulunan camide iki rekat namaz kılmak
istiyorum.
Avrupa kökenli can
dostumla şehr-i İstanbul’u gezerken ağaçların arasından, ormanların içinden
geçerek daha önce gitmediğimiz Göktürk beldesine gittik, ikimizde çok beğendik.
Hatta uzun süre can dostumun telefonunu Göktürk diye kaydettim telefonuma.
Can Dostumla
Yeditepe’de yedi gün gül kokan şehri dolaşmak ümidiyle.
NOT: Bu
değerlendirmede daha önce not aldığım bazı bilgileri son bakış kısmında
paylaştım.
4 Nisan 2016 Pazartesi
ANADOLU YAKASI
ESERİN KİMLİĞİ
ESERİN
ADI: Anadolu Yakası
YAZARI:
Mustafa KUTLU
YAYIN
EVİ: Dergâh
BASKI
SAYISI: 1. Baskı Mayıs 2012
SAYFA
SAYISI: 207
İÇERİK
(MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:
HİKÂYENİN KAHRAMANLARI:
Muzo
GÖNÜL: İstediklerini başarmış, düşüncesini başaramamış bir insan. Hayatı şekillendirmeye
çalışırken şekillenen şahıs.
ESERDE İŞLENEN KONU:
Kitabın temel vurgusu, insanın söyledikleri
ile yaptıkları arasındaki zıtlıklardır. Burada da ideolojiler - davalar ile
yaşanan gerçek arasındaki mesafe ve zıtlıklar gündeme getirilir. Bu hikâyede,
kanal sahibinin söyledikleri neredeyse tümüyle doğru, hakikat ve gerçek iken iş
icraata gelince kanal sahibi bu düşüncelere aykırı bir tutum sergiler. Para
kazanma hırsı yüzünden inançlarına aykırı olarak modernizme teslim olur.
Böylece düşünceleriyle yaptıkları arasında bir mesafe oluşurken ortaya ikiyüzlü
bir portre çıkar. Din dışı/hakikat dışı bir televizyonculuk yapan kanal
sahibinin çekmek istediği film bütün gerçeği ortaya serer: Medine Müdafaası…
YAZARIN ÜSLUBU:
Mustafa Kutlu'nun düşüncesi
"yazmaktan" çok, "anlatmaya" ayarlıdır. Öyküyü yazarak
"aktarıyor" değil de, karşısındakine muhabbet içinde "anlatıyor"
gibi davrandığını metinlerinde rahatlıkla görmek mümkündür. Bu anlamda onu,
yazı masasının başına oturup öykü yazan bir resimde değil de, bir köy odasında
veya bir kahvehanede, sigara dumanları
arasında yanındakine öyküler anlatan bir resimde düşünmek daha doğru olur.
Muhabbet eder gibi yazan, konuşmaktan çok konuşturmayı seven ve söz
tasarrufundan yana olan bir öykücü için söyleşi tekniği önemli bir imkândır.
ESERİN ANA FİKRİ:
Ülkemizdeki
özel televizyonların kurulması ve işleyişleri
ESERİN TÜRÜ:
Hikâye
ESERDE İŞLENEN TEMEL DEĞERLER:
Mustafa
Kutlu Anadolu Yakası kitabında kendi genel öykü çizgisindeki tüm özellikleri yansıtıyor.
"Nehir Söyleşi" alt başlığı ile çıkan kitap ilk önce okurda sanki
Kutlu’nun kendisi ile yapılan söyleşileri kapsadığı izlenimi uyandırsa da
kastedilen bir yazınsal biçim. Anadolu Yakası, yeni kurulan bir televizyon
sahibi ile bir gazetecinin yaptığı söyleşiden oluşur.
ÖZET:
‘Nehir söyleşi’ formatından bir uzun hikâye
çıkarmayı başaran Kutlu, bu yeni tarzıyla Türk edebiyatında bir ilki
gerçekleştiriyor. Kitabı eline ilk alanların Anadolu Yakası isminin altında yer
alan ‘Nehir Söyleşi’ ibaresini görünce ister istemez “Mustafa Kutlu ile
yapılmış bir söyleşi mi var karşımızda?” diye meraklanmasına yol açan kitapta,
“Anadolu Yakası” adlı yerel bir kanalın başarılı sahibi Muzo Gönül ile bir
gazete muhabirinin yaptığı ‘nehir söyleşi, hikâye formatında sunuluyor okura.
Yerel bir televizyon kanalı sahibiyle yapılan röportajdan doyumsuz bir uzun
hikâye çıkaran yazar, okura Anadolu ile İstanbul arasında gel-gitler yaşatarak
taşra-şehir eksenindeki değişimi gözler önüne seriyor.
Nehir söyleşiler çokluk bir başarı
hikâyesi anlatır. Başarılı adam ve kadınların çoğu şöhreti yakalamış, medyatik
olmuştur. İnsanlar bu kişilerin özel hayatlarını merak ederler. Onlar da her
gün medyada gözükmekten haz duyarlar.
Başarının ölçüsü farklıdır. Başarılı bir
öğrenci, başarılı bir sporcu, başarılı bir iş adamı, sanatçı varsa; başardı bir
“ev kadını” da olmalıdır.
Ve vardır.
Ama arayanı-soranı yoktur.
Kimse onu televizyona çıkarmaz, kimse
onunla filan dergi için röportaj yapmaz. Meğer ki adı bir sansasyona karışmamış
olsun.
Sansasyon ilgi uyandırır. Reytingi
vardır. Haberciler bu habere atlar. Bazıları günlerce ekranda kalır, etinden,
sütünden, tırnağından faydalanılır.
Patronun kulağına böyle bir dedikodu
çalınmış. Patron dediysem yanlış anlaşılmasın gazetenin sahibi değil. Amirimiz.
Haber müdürü, şef, her neyse. Beni çağırdı. Kapıyı kapadı. Ayakta: “Erol” dedi,
“Bir televizyonda taciz haberi var”. Heyecanlandım. Taciz haberleri iyi iş
yapıyordu. “Nerde” dedim. “Henüz doğrulanmadı, ama sıcak bir dedikodu, Anadolu
Yakası diye bir kanal var ya”. Duymamıştım. “O ne ya!” dedim. Patron küçümseyen
bir tavırla yanağımı okşadı. “Güya haberci olacaksınız. Daha memlekette kaç
televizyon var, isimleri ne, bundan haberiniz yok”. Hiç alınmadım “Ohoo!”
dedim, “Sürüyle. Hangi birini ezberleyelim”. Patron daha babacanlaştı, adam
olman için kırk fırın ekmek yemen lazım, mânasına omuzuma birkaç kez vurdu.
“Bileceksin ciğerim, bileceksin ki, bu âlemde bir adın olsun,”
Uzatmayalım lafı şöyle bağladı: “Kanal
sahibinin adı Muzo soyadı Gönül”. Ben güldüm “Ada bak hizaya gel” dedim. Patron
ciddileşti. “Cıvıma” dedi. Bir kâğıt uzattı. “Ad, adres, telefon burda; hadi
fırla” dedi. Kalktım. Tam kapıdan çıkarken, “Herif kanalı bizzat yönetiyor,
aynı zamanda hemşerin oluyormuş” diye ilave etti.
Gidelim, şu haberi didikleyelim.
Aslında bu kabil işlerden, bel altına
vurmaktan tiksiniyorum. Ama şöyle bir laf var bilirsiniz: “İş, iştir.” Bu
aşağılık bir yalan, ama hepimiz inanıyor ve pozisyonumuzu, paramızı,
şöhretimizi, konforumuzu terk etmemek için ya seve seve ya katlanarak çalışmaya
devam ediyoruz.
Bazı yürekli adamlar ceketini alıp,
kapıyı çarpıp çıkıyor. “Helal olsun” diyoruz ama, bir yandan da “Nereye gidiyor
acaba?” diye merak ediyoruz. Yürekli adamlar azalıyor. Demek ki ahlak çöküyor.
Hemşeri imişiz.
Bari tanıdık biri olsa.
Nasıl da etki altında kalıyoruz. Bu, bir
süre sonra bir virüs gibi bütün benliğimizi kaplıyor. “Taciz” lafını duyunca
heyecanlandım. Demek virüs beni de istila etmiş.
Kahretsin.
Telefon ettim.
Hafif aksanı olan tatlı bir ses. Kendimi
tanıttım, gazetemi falan. Heyecanlandı. Hemşeriyiz hem, deyince ferahladı,
sesine bir neşe bir hafiflik damladı. “Bir mesele var da, sizinle konuşsak
diyorum, belki bir röportaj yaparız” dedim. Hemen kabul etti. Yemek yer konuşuruz,
dedi, bekliyorum. Makinayı, teybi aldım, taksiye atladım. Yol boyu “Yahu şu iş
fos çıksa, taciz falan yalan olsa” diye dua ettim.
Ben nasıl bir adam oldum? Hem kendi, hem
öteki. Anadolu Yakası gerçekten Anadolu Yakası’nda. Sapa bir yerde ama binası
güzel. İşten anlayan birine dekore ettirmişler. Her taraf pırıl pırıl; yağ dök
yala. Muzo Gönül beni kapıda karşıladı.
Ortadan uzun boylu, saçları dökülmüş,
yanakları güldüğünde çukurlaşan, gözlerinin içi gülen, her hali ile köylü
olduğunu bas bas bağıran sevimli bir adam.
Oturduk, kahve söyledi.
Odanın dekoru da yerli yerinde.
Anlaşılan Muzo dekoratörün işine hiç karışmamış. Konuya girip “Televizyonda
taciz” dedikodusunu anlattım. Yüzünü buruşturdu. “Ya, tecavüz falan yoktur.
Size anlatırım. Bu herifin elinden neler çektiğimi anlatırım. Katıla katıla
gülersiniz. Lâkin yeminle söylüyorum yok öyle bir şey. Bizim bacanak her
gördüğü kıza-kadına asılır. Ama bu nasıl desem adamın pis nefsinden akan bir
şey. Asıldığı kız, hadi eve gidelim dese, korkar gidemez. Peşine düştüğü kadın
tenha bir köşede buna sarılıp “öp beni” dese heyecandan düşer bayılır. Onunkisi
sade dilinde, biraz yüz bulursa biraz elinde. Adam hasta yani. Tatlı, lâkin
çekilmez. Kanaldaki kızlar bunu biliyor ve çok ileri gitmezse aldırmıyorlar.
Bazıları sinirlidir. Daha ilk günden bunu öyle bir azarlamışlar ki yanlarına
yaklaşamaz. Ama bütün kızlar aynı değil, bazıları bunu sarakaya almak için,
aralarında geyik yapmak için kışkırtıyor. Bu da salağın önde gideni ya, hemen
sazan gibi atlıyor. Sazana kurban olayım, aslında çok akıllı balıktır. Bilmem
hiç sazan avladın mı?”
- Yoo! Balığa hiç çıkmadım.
- Sazan kolay kolay oltaya gelmez, seni
saatlerce oyalar. Meğer ki çok aç olsun. O zaman belki şansın yaver gider.
- Yani yok öyle taciz-maciz. Hepsi
bacanağın macerası diyorsunuz.
- Aynen öyle.
- Hepsi dedikodu.
- Ya! Bire bin katıyorlar. Bilirsin
medya dünyasını.
- Bilirim.
Ferahlamıştım. işte ortada taciz falan
yoktu. Ayrıca dünya tatlısı bir adamla tanışmıştım. Beni ısrarla yemeğe davet
etti. Sonra dedim, sonra inşallah. Çıktım. Sonraları gerçekten buluştuk, yemek
yedik, uzun uzun sohbet ettik. Muzo Bey gençliğinde futbol oynamış, meraklı,
beni maça götürdü. Çocukluğundan, ailesinden, bu kanalı nasıl kurduğundan
bahsetti.
Onu pek dinleyen olmamış galiba, pek
dostu olmamış. Benim samimi olduğumu hissedince döküldü. Ben bekâr, onun yarı
yaşında, mesleğinin daha başında bir gencim. Haliyle o anlattı ben dinledim.
Artık refleks haline gelmiş bir tutumla ne yalan söyleyeyim adamı konuşturmak
için her buluşmamızda çanak sorular sordum.
Muzo Gönül kaçın kurası. Çaktı bunu,
lâkin renk vermedi. İşte ne güzel ahbaplık ediyorduk, söze limon sıkmanın ne
âlemi var.
Macerayı baştan sona dinleyince dedim
“İşte sana bir başarı hikâyesi”. Kendi halinde bir serüven. Bu adamla bir
“nehir söyleşi” yapsam iyi olmaz mı? O günlerde “nehir söyleşi” kitapları moda
olmuştu. Çok okunuyordu.
Okunsa da, okunmasa da kararımı
vermiştim. Bu söyleşiyi yapacaktım. Tabii kendisi kabul ederse. Kabul ne kelime
havalara uçtu. “Yapalım hocam” dedi. “Yapalım elbette. Bizim de bu âlemde
kendimize göre bir adımız var.” Ve karşılıklı karar verdik. Onun makam
odasında, ağır ağır, sindire sindire konuşacaktık. Artık ortaya ne çıkarsa.
Ey okur! Bu şöhreti dünyayı tutmamış,
tanınmamış etmemiş, kendi halindeki adamın hayatı işte karşınızda. İster
okuyun, isterseniz “Ya, ne var bunda, ortalama bir adam işte, gözüme yazık”
deyip bırakın. Karar sizin.
- Abi isterseniz şu isim işinden
başlayalım. Herkes merak içinde. Adınız gerçekten Muzo mu? Yoksa Muzaffer mi?
Gülüyor, dediğim gibi gülünce gözlerinin
içi gülüyor, yanaklarında gamzeler, sevimli adam canım. Elindeki oltu taşı tesbihi
şaklatıyor.
- Bana bunu çok soruyorlar. Eh hakları
var. Sen de belki şaşıracaksın ama adım gerçekten Muzo.
Çıkarıp kimlik kartını gösteriyor.
- Bak. Muzo Gönül. Baba adı Hasan. Ana
adı Hanife.
İnanılır gibi değil. Bu yüzden şaşkınca
soruyorum:
- Nasıl oldu bu?
Tesbihi masaya bırakıp, telefonda
sekretere çay söyle diyor. Sonra bana dönüyor.
- Çaysız olmaz. Neyse başlayalım biz.
Evet sakil bir durum var ortada. Anadolu’da âdettir. Uzun isimleri kısaltarak
söylerler. Selahattin’e Selo, Gıyasettin’e Gıyas vesaire. Eh Muzaffer’e de Muzo
dendiği doğrudur. Ama bu nüfusa nasıl geçti mesele burada.
Çaylar geliyor. Muzo Gönül çayını
kıtlama içiyor. İri bir yudum aldıktan sonra dönüyor.
- Bizim kasabada Allah rahmet eylesin.
Refik Efendi adında bir nüfus memuru vardı. Sabah akşam içer, hiç belli
etmezdi. Çalıştığı masanın altında şişe hazır. Sade yüzü kızarıktı, biraz da
gözleri. Ütülü takım elbise giyer, ayakkabılarını pırıl pırıl boyardı. Görenler
onu kazanın kaymakamı sanardı.
Kafa sürekli iyi olduğu için mi, yoksa
yaradılıştan mı neşeli, latifeci bir adamdı. Herkese takılır, her söze bir
kafiye uydurur, eli bol, gönlü bol bir adam. Çok sevilirdi.
Babam evrakı uzatıp “Oğlanın adı
Muzaffer” demiş. Refik Efendi “Muzaffer mi?” diye sormuş. Babam tekraren “He
ya, Muzaffer” demiş. Refik Efendi kimlik kartını düzenleyip, mühürleyip babama
uzatmış. “Ömrü uzun, bahtı açık olsun” demiş. Babamın okuma-yazması yok. Kartı
cebine koyup “Allah razı olsun Refik Efendi, var mı benden bir dileğin”
deyince, Refik Efendi “Yok, yok, hadi selametle” diyerek babamı yolcu etmiş.
Ben daha “Ama” demeye kalmadan Muzo
Gönül çayın son yudumunu içerek yeniden tesbihe sarıldı.
- Peki hiç farkına varan olmamış mı?
- Olmuş tabii.
- Ne zaman?
- İş işten geçtikten sonra.
- Nasıl yani?
- Mektebe yazılırken öğretmen fark
etmiş, sormuş babama. “Oğlanın adını Muzo mu koydun?” diye. Babam o sıra
uyanmış. Ama gülmekten kınlıyor. öğretmen şaşkın ve sinirli.
- Yahu Hasan Efendi, sen anlamadın
galiba. Kimlik kartında oğlanın adı Muzo yazıyor; sen gülüyorsun, oldu mu
şimdi.
Babamın da gönlü geniştir, hiç
tasalanmadan:
- Yahu hoca. Oğlanın adını Muzaffer koy
dedim Refik Efendi’ye. Bilirsin kafası her daim iyidir ve böyle latifeler
yapar. Hem Muzaffer yazsa ne değişirdi ki. Yine oğlana Muzo diyeceklerdi.
Koyver gitsin. Öğretmen “Pes doğrusu” diyerek okula kaydımı yapmış.
Refik Efendi böyle tuhaflıklar yapardı.
Benimki iyi yine. Tulum, Tertip, Yaşa diye isimler var. Hepsi erkek.
- Yaşa nasıl olmuş?
- Oğlanın adı Yaşar, ama “r” harfini
unutmuş.
- Ya kızlar?
- Onlar daha bir âlem.
- Nar mı?
- Evet, Narin demişler. Nar yazmış.
- Kiraz çok var ama, Vişne acayip.
- Kızın babası itiraz etmiş. Refik
Efendi düzelt şunu demiş. O da:
- Kiraz’a razı oluyorsunuz. Peki
vişnenin ne günahı var deyip adamı kovmuş. Böyle renkli bir adamdı Refik amca.
Allah rahmet eylesin.
- Peki sonraları isminizi değiştirmeyi
düşünmediniz mi?
- Hayır. Düşünmedim. Ömür boyu herkes
bana Muzo dedi. Alıştım. Arada bir şaşıranlar, Muzaffer Bey diyenler oluyor,
hiç bozmuyorum. Çayları tazeleyim istersen.
- Olur.
Bir sigara yakıp elimdeki notlara
baktım.
- İlkokula kadar hayatınız nasıl geçti?
Kaç kardeşsiniz?
- İki. İkincisi kız. Hatice. Köyde
evlendi, çoluk çocuğa karıştı.
- İki çocuk az değil mi?
- Doğru. Köylük yerde az sayılır. Ama
anam Hatice’yi zor doğurmuş. Sonra mikrop kapmış, bir ameliyat geçirmiş. Çocuğu
olmamış.
- Babanız.
- Babam anamı çok sever. İki çocuk bize
yeter demiş. Üstüne kuma getirecek değil ya.
- Bazı yerlerde oluyor ama.
- Evet oluyor ama, işte söyledim. Babam
anamı çok sever. Yapmaz öyle şey.
- İlkokula kadar…
SON
BAKIŞ:
Bozkır
çocuğuyuz biz. Kuzunun, dananın peşinde dolaştık. Bulgur aşı ile ayran yedik.
Soğan bulduğumuza şükrettik. Çoraktır bizim oralar, susuz. Karşı geçenin dağ
eteği köylerinden katır sırtında meyve gelir, sebze gelir, biz ya buğday veya
arpayla değişirdik. Para yoktu kimsede. Ben ilkokula gidinceye kadar ne limon
gördüm, ne portakal. Küçükbaş hayvanımız çoktu. Kuyu suyu içerdik. Bizi ayakta
tutan süt-yoğurt-yumurta-bal.
Hayat Güzeldir onca mutluluk hikayesini okuduktan
sonra, okuma listesinin sırasında bekleyen üstadımın kitap listesini kontrol
ediyorum: Anadolu Yakası. Güzel bir kapak resmi karşılıyor beni. Kapak resminde
yeşillikler içerisinde Osmanlı mimarisinin harika örneklerinden biri görülüyor.
Bu resimdeki yapı nerede diye merak ediyorum. Okulumuz müdür yardımcısı ve Din
dersi öğretmeni Recep Bey yetişiyor imdadıma: Bursa Koza Hanın içindeki Koza
Mescidinin fotoğrafı.
Muza Gönül’ün yaşam öyküsünde benim gibi köy kökenli
herkes kendine bir şeyler bulur. Köyün yaşam şartları, doğası, komşu köylerle
olan ilişkiler, aşklar, sevdalar…
Biz köy kökenliyiz. Doğada yaşamı da biliriz, köye
gelen çerçiyi de.
Muzo Gönül tam bir başarı ile duruyor karşımızda. Okul
başarısı, sinema başarısı, iş başarısı. İş ve okul hayatında farklı mecralara sürüklense
de sevdasına her daim sadık kalıyor. Birçok şeyden vazgeçiyor. Sevdasından asla.
Ülkemizde kurulan özel televizyon kanallarındaki iş
işleyiş hakkında geniş bilgiler yer alıyor kitapta. İslami hassasiyeti olan
kanalların kurulması birçok çehrede mütebessime vesile olmuştur. Kanallarda görev
alanlar ise cennetlik görülmüştür. Bunlar hakkında laf ettirilmemiştir. Birçoğunun
gerçek yüzü sonradan ortaya çıkmış olmasına rağmen. Keşke bu kanallarda
ekonomik hassasiyetler ön planda olmasa.
Muzo Gönül’ün ekrana aktarmaya düşündüğü Medine
Müdafaası adlı kitabı yıllar önce büyük reis televizyondaki bir konuşmasında
söz edince haberimiz oldu, bizler aldık okuduk. İnşallah dizi olarak
televizyonda çekilir.
"Anadolu
Yakası" adlı yerel bir kanalın başarılı sahibi Muzo Gönül ile bir gazete
muhabirinin yaptığı 'nehir söyleşi, hikâye formatında sunuluyor okura. Yerel
bir televizyon kanalı sahibiyle yapılan röportajdan doyumsuz bir uzun hikâye
çıkaran yazar, okura Anadolu ile İstanbul arasında gel-gitler yaşatarak
taşra-şehir eksenindeki değişimi gözler önüne seriyor.
29 Mart 2016 Salı
HAYAT GÜZELDİR
ESERİN KİMLİĞİ
ESERİN
ADI: Hayat Güzeldir
YAZARI:
Mustafa KUTLU
YAYIN
EVİ: Dergâh
BASKI
SAYISI: 6. Baskı Eylül 2014
SAYFA
SAYISI: 167
İÇERİK
(MUHTEVA) ÖZELLİKLERİ:
ESERDE İŞLENEN KONU:
Hayatın
güzelliği.
ESERİN ANA FİKRİ
Hayata
iyilik bacasından bakılırsa ufukta yaşama sevinci görülür. Hayat güzeldir; her
şeye rağmen, her şeye dair.
ESERİN TÜRÜ:
Hikâye
ESERDE İŞLENEN TEMEL DEĞERLER:
Yaşama
sevinci, mutluluk.
YAZARIN ÜSLUBU:
Mustafa Kutlu’nun kullandığı dil yine bizden,
memleketten, sohbet odasından yansıyan sımsıcak, taptaze. Taze yapılmış
tereyağını ekmeğe sürer gibi akıp gider. Cana yakındır, doğuludur, kısa
cümleler kullanır, hareket vardır. Hep kendisi konuşur. Doğunun masalına
yatkındır yine.
ÖZET:
SEVİNÇ:
Güvercinlere kendi
öğünleri olan simitleri yediren, taşradan gelmiş iki simitçi çocuğun
sevinçlerini bu paylaşma işinde bulmaları anlatılmaktadır.
Bir gece vakti nöbet kulubesinde beklerden nişanlısının
fotoğrafına bakmasıyla hayatı kurtulan askeri anlatmaktadır. İlahi bir gerilim
ile kendisine saldıran teröristleri öldürmüştür. Nişanlısının, rüzgarın,
çiçeğin ve otların yani bir bilinmezin olağan dışı etkisiyle kahramanca
çarpışmıştır. Nöbetçi er hep gülümsemektedir. Mutluluğu kendisine destek olan
nişanlısının hasretinde ve gizemli yardımların sahibinde bulmuştur.
ÇİÇEK TEFSİRİ:
Büyük sıkıntılarla
hastaneye gitmiş bir adamın ciddi bir rahatsızlığı olmadığını öğrenip
çıktığında hayatın güzelliklerinin farkına varmasını anlatmaktadır. Aynı gün
içinde hastaneye girerken görmediği laleleri çıkarken fark etmiş ve olağanüstü
etkilemiştir. Kendine dert olan dükkanı boşaltmaya karar vermiştir.
İçinde yalnız
iyilik bulunan bir ihtiyar mutluluğu çocukların mutluluğunda buluyor. Mahallenin
çocuklarına unutulan topaç çevirme oyununu oynatıyor.
Küçük sevinçlerin
ilk aşkın ve bozulmamışlığın hikayesidir. Berber kalfasının aynı handa başka
bir iş yerinde çalışan genç kıza aşkına karşılık bulması ve buluşmaları.
Kargalar aleminde yaşam ve eğitim sistemi. Bir karga
yavrusunun uçmayı öğrenme macerasını, bu gelişimin kargaların hep bir elden
yaptığı çalışmayla nasıl gerçekleştiğini anlatıyor.
PARANIN YÜKÜ:
Zengin bir ihtiyar ölmeden önce tüm parasının dürüstlük
ve adaletle fakirlere dağıtılması işini gizlice kahyası Adil Efendi‘ye vasiyet ediyor. Hakkın rahmetine kavuşan
ihtiyar mutluluğu bu yükü emin şekilde sırtından atmakla buluyor.
HAYAT GÜZELDİR:
Ölümden dönmüş bir adam şunları diyor: “Yarabbi hayat ne
kadar güzel. Ama bizim gözümüz kör, kulağımız sağır. Ancak dara düştüğümüzde,
paçamız sıkıştığında görüyoruz bu güzellikleri. Bu ne kadar nimet! Bunların
hangi birine şükretmeli? Etrafımda olanlara mı, hayatta kaldığıma mı?”. Bu
kazanın kalp gözünü açtığını söylüyor ve Hz. Peygamber’in ahlakı ile davranmaya
niyet ediyor. “Ölümden
dönmüş bir adam olarak kahvesinden höpürtülü bir yudum” alıyor ve “Oh, be!..” diyor.
Sarhoş bülbülün
sonunda gülden aldığı intikamı anlatır.
ÇİĞDEM ÇİÇEĞİ:
Masalsı bir hava
içinde çiğdem çiçeği şifa vererek iyiliğin ve güzelliğin simgesi olarak ortaya
çıkıyor.
ŞAFAK PEMBESİ:
Hayatta çok çekmiş, dinine bağlı ancak bir süredir
sıkıntı içinde olan yaşlı bir kadının Hızır tarafından ziyareti ve
sıkıntısından kurtaracak haberi almasını anlatır.
Helvacı çocuk öyküsünde Kutlu sosyopolitik bir
değerlendirme yapar “Sanki
hükümet bir çırpıda iç ve dış borçlarımız temizledi. Sanki terör sona erdi,
cari açık kapandı. Evet, insanlarımız bu kadarcık olsun sevinmek, gülmek
istiyorlar. Bir iyilik
edip kalplerinde çırpınan kuş sakinleştirmek istiyorlar. İnsanlarımız kanaat
denilen şeyi biliyor, her vesile ile hatırlamak istiyor. Her an iyilik ve
adalet için fedakarlığa hazır. Ama karşılarında şu küçük adam kadar olsun içten
ve dürüst makamlar, insanlar, sözler olsun istiyor.”
HER KUŞUN BİR DALI VAR:
Kimsesiz ve
ayakkabıcı kalfası olan Sırrı suçsuz yere hapis yatar. Ustası hapisten çıkan
Sırrı’ya dükkanını verir, kızını vermeye de niyet etmektedir çünkü Sırrı iyi
bir insandır.
YARA:
Çocuk yaşta
babasını kaybeden bir adamın babasını anmaktadır.
Sivası’ın bir
köyünden İstanbul’a göçen bir ailenin, özelinde rüzgarın oğlu Süleyman’nın
hikayesidir. Koşmakta yetenekli Süleyman’nın ailesine destek olmak için simit
satmaktadır. Gazetede bir yarış olduğunu görür ve bu yarışa katılmaya karar
verir.
SEBEBİMSİN:
Büyük şehre
üniversite okumaya gelen İbrahim’in hikayesidir. İbrahim sağlam bir insan ve
dürüst bir delikanlıdır. Bir vesile ile tanıştığı Ayşe’ye burs bulur. Ayşe’nin
anasını bir işe yerleştirir. Ayşe’nin anası İbrahim’e duacıdır. “Ulan
İbrahim, Allah’ın köylüsü, sen bu kadar işi nasıl becerdin?”
Hacı abi
gençliğinde hovarda hacca gidip mürşid bulunca yardıma muhtaç bir aile için
vakıf gibi çalışır. Hacı bu yardımların kendisine nasip olmasına
şükretmektedir.
Karpuzculuktan
para kazanmanın hayaliyle mutlu olan iki garib çocuğun hikayesidir. Hikaye
içinde ilginç bir sanatçı değerlendirmesi de vardır: “Bazıları
sanatla zenaatı birbirinden ayırır. Beyhude bir ayrım. Daha doğrusu sanatçının
kendini ötekilerin üstünde tutmak için seçtiği ve gariptir destek bulduğu bir
şey. Batı’dan bize gelmiş. Bizde “dahi” yoktur. Herkes işini yapar. İşini iyi
yapmak ahlak gereğidir. Zenaat erbabının yaptığı bir sandalye bir mezar taşı
ile ressamın tablosu arasında ne fark var? Efendim ressam tablosuna kendini
katıyormuş, yenilik yapıyormuş vesaire. Öteki de yapıyor. Sanatçının yüce,
erişilmez bir mevkiye çıkarılması pagan döneminden kalmadır. İlla bir ayrım
yapılması gerekiyorsa onu Cenab-ı Hak kitabında bildirmiş.”, “Ulu olan ancak
takva sahibi olandır.
İster vezir, ister şair, isterse çömlekçi olsun. Dahilik abartıdır. Tevazu
asıldır.”
“Kusturica filimlerini aratmayacak görüntüler, sesler,
anılar” içeren bir
hikayedir. Bir kadın; yalnız,
bakımsız, aç. Çocuklarına
hasret. Uğraşmış, çırpınmış, kocası geri
dönmemiş. Üstelik epey zamandan beri çocuklarını da göstermiyormuş. Kadın, çaresizlikten intihara kalkışır.
Çocukları getirilir. Birden gam gider,
neşe yeniden can bulur.
Kırk yıldır bakkal
işleten Osman Efendi, yemyeşil bir köyde yaşamanın hayalini kurar, bu hayali de
bir arkadaşı vesilesiyle gerçekleşir. Mutlu bir şekilde o köyde caminin kerevetine dayalı sırtı akan suyu izlerken ruhunu teslim eder. ALLAH BES!/ Aslan
Yaşar’ın ve öğrencilik yıllarında ufak bir yardım ettiği arkadaşı Aykut’un,
insanlığın bitmediğinin hikayesidir. İşsiz ve perişan sokaklarda dolaşan
Yaşar’ın evine götüreceği ekmeği yoktur. Karısı çocuğuyla birlikte evden
ayrılır ve anasının evine gider. Yolda Yaşar’la karşılaşan Aykut, Yaşar’ın
halini anlar. Yaşar’ın marketleri vardır. Üç araba dolusu malzemeyi Yaşar’ın evine
gönderir. Yaşar karısını ve çocuğunu alıp tekrar eve getirir. Aykut Yaşar’a bir
de güvenlik işi ayarlar.
SON BAKIŞ:
“Hayat Güzeldir” hayata mutluluğun penceresinden
bakmaktır. Kutlu kitabında hiç olmadığı kadar yüksek
perdeden mutluluk temasını işlemektedir. Öykünün sonunda içiniz burulmaz,
üzülmezsiniz. Aksine art arda sevinç, yaşam, coşku, inanç bulursunuz. Okudukça
kimi zaman çocuklaşırsınız, kimi zaman yaşlanırsınız, kimi zaman
delikanlılık-genç kızlık çağlarımızın heyecanlarıyla heyecanlanır, kimi zaman
bir kuşun uçmayı öğrenmesinde hayatı bulur, kimi zaman da bir çiçeğin
faydasına masalı yaşarsınız. Hiç bir öyküde en ufak bir kötülük yoktur. Varmış
gibi olanın da üzerinde durulmaz. Öykülerin bir kısmında kahramanlar doğrudan
İslami yaşantıya ve düşünceye yakın dururlar. Yardımlaşmanın da insana verdiği
mutluluk bir kaç kez işlenmiştir. Bu tema kimi yerde dini bir bağlılığın kimi
yerde ise vicdanlı bir dostluğun sonucu olarak karşımıza çıkar.
Zafer Yahut Hiç hikayesinin gerilimli ve acı ile biten son sahnesinden sonra Hayat Güzeldir hikayesi günün ışımasına, kuşların uçmasına
vesile oldu.
Zafer Yahut Hiç hikayesi ile ilgili yapmış olduğum
değerlendirmeyi okuyan can dostum mesajla duygularını yazıyor ve
değerlendirmelerini gönderiyor. Son bölümünün biraz ortada kaldığını belirtiyor
ve bunu da benim son günlerdeki ruh halime bağlıyor, her zamanki nezaket dolu
cümleleriyle. Kendisine teşekkür ederek en kısa zamanda düzeltme yapacağımı
belirtiyorum, inşaallah diyerek. Can dostum sıkı sıkı tembihte bulunuyor,
lütfen yazmaya devam et diye. Kendisine ben okurum, yazmayı beceremem ama;
günün birinde kendisini yazacağımı söylüyorum.
Hayat Güzeldir hikayesini okuduğum zaman zarfında
ülkemizde ve dünyada siyasi olaylar ve terör olayları devam etti. Batılı devletlerin
neme lazım tavırları sonunda kendilerine de dönmüş durumda.
Dünyanın ve insanlığın bir an evvel sevgi medeniyetine
ihtiyacı var. Bunu bütün insanlığa sunmak anlatmak gerekiyor.
Bizlerin de bir nebze katkımız olsun diye çalışmalarımıza
devam ediyoruz. Toplantılar, seminerler, konferanslar...
Çağımızın sevgi medeniyetinin gönüllü elçilerinden Yusuf
Kaplan Beyi Bakırköy’de ağırlıyoruz. Verimli bir konferans tertipliyoruz. Sonraki
günlerde Bakırköy Buluşmalarımız usta kalemin köşesinde (Yusuf Kaplan) ulusal
basında yer alıyor.
Anlıyoruz ki derdimiz artmış, azalmamış...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)