17 Şubat 2017 Cuma

MEHMET AKİF İNAN

DÖNEMİN VE BÖLGENİN ÖZELLİKLERİ
Mehmet Akif İnan’ın yaşamını ve edebiyatçı kimliğini irdelemek için önce hayatının safahatının ele almak ve hangi zaman diliminde nerede bulunduğuna bakmak ve hangi çevrenin etkilerine maruz kaldığını tespit etmek gerekir.
Mehmet Akif İnan, 1940 yılında Urfa’da dünyaya gelmiştir. 1939 – 1945 yılları arası 2. Dünya Savaşı’nın yaşandığı, savaşın olumsuz etkilerinin bütün dünyayı kasıp kavurduğu yıllardır. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Batı’yla uyumlu bir politika izlemeyi tercih eden ya da paylaşımda Batının hissesine düşen Türkiye’de, 1946’da çok partili yaşama geçilmiş, 1950 yılında seçimle Demokrat Parti’nin millet eksenli iktidarı başlamıştır.
Türkiye Cumhuriyetinin ilanının ardından devletin yeni rejimine göre bir millet meydana getirme ameliyesi 1946 yılında çok partili yaşama geçinceye kadar yaklaşık 25 yıl devam etmiştir. Milleti biçimlendirme merkezden taşraya doğru gerçekleştirildiği ve radyo gibi kitle iletişim araçları çok yaygın olmadığı için Urfa geleneksel yapısını koruyabilmiştir.
Urfa’nın masuniyeti ve içine kapanık bir şehir olması dolayısıyla geleneksel kültür örselenmemiş, toplumsal değişim çok yavaş gerçekleştiği için yüzyılların birikimi yeni kuşaklara rahatlıkla aktarılabilmiştir.
Urfa’ya hakim olan kültü, sokakta, çarşıda, pazarda teneffüs edilen kültür, İslam kültüründen neş’et eden geleneksel kültürdür.

1.
Şair, yazar, gazeteci, eğitimci, sanat, fikir ve eylem adamı Mehmet Akif inan… Hicret Şairi Mehmet Akif İnan, Kudüs Şairi Mehmet Akif İnan, Ağabey Mehmet Akif inan, Derviş Mehmet Akif İnan, Teşkilatçı Mehmet Akif İnan, Sendikacı Mehmet Akif İnan… O, şüphesiz Urfa’nın son yüzyılda yetiştirdiği en önemli isimlerden biri. Altmış yıllık hayatına büyük işler sığdırmış. Az ama öz yazmış. Yazıları, konferansları ve teşkilatçı yapısı ile bir neslin yetişmesinde büyük roller üstlenmiş ki o nesil 200’li yıllarda ülkemize yön vermekte.
Kurduğu sendika ve konfederasyon bugün bir milyonu aşan üyesi ile ülkemizin en büyük en güçlü sivil toplum örgütü.
Hayatı boyunca inandığı davanın mücadelesini vermiş ve fakat sadece düşünce planında kalmamış, inancını hayata aktarmada da örneklik teşkil etmiş. Bir aşk ve gönül adamı, bir güzel insan. Adamlığın ne demek olduğunu yaşayarak gösteren dört dörtlük bir adam.
Bu dünyaya şekil vermeye çalışmış ama dünyevileşmemiş, gönlü hep ötelere sevdalı olarak yaşamış.
Dikleşmeden dik durmasını bilen, haksızlık karşısında asla susmayan, sadece içinde bulunduğu çevrenin değil, her düşüncedeki insanın hakkını, hukukunu korumaya çalışan ve bunu bir vasiyet gibi takipçilerine bırakan büyük bir insan…

Türkiye’de İslami gelişimin ana dinamiklerinden birinin Necip Fazıl’ın öncülüğünü yaptığı Büyük Doğu Mektebi olduğunu ve bu mektebin en has üyelerinden birinin de Mehmet Akif İnan olduğunu ifade eden Yazar Mehmet Şarmış, “Daha ilk gençlik yıllarından itibaren inandığı davaya hizmet etmeyi şiar edinmiş ve ömür boyu hiç zikzak çizmeden davasının mücadelesini vermiştir. İnan, şiir, dergi ve gazetelerde yazar, öğretmenlik ve son olarak sendikacılık yapmıştır. Nerede bir hizmet var, nerede bir davet var hiç yüksünmemiş, hiçbir dünyevi çıkar beklemeden oraya koşturmuş, yapılması gerekenin en iyisini yapmaya çalışmıştır. Şiirde klasik edebiyatımıza yeni bir soluk kazandırmış, yazıları ile topluma yön vermiş, öğretmen olarak binlerce idealist öğrenci yetiştirmiştir. En zor zamanlarda ülkenin hemen hemen her tarafını dolaşmış, binlerce kişiye konferanslar vermiş, en cesur söylemlerde bulunmuş, özellikle gençlerin yetişmesi ve ülkenin geleceğine el koyması için çırpınıp durmuştur. Aktif siyasete girmese de siyasetten de geri durmamıştır. Hiçbir şahsi beklenti içine girmeden o alanda da emeğini esirgememiştir.
 Hayatta iken Hicret ve Tenha Sözler adıyla iki şiir; Edebiyat ve Medeniyet Üzerine ve Din ve Uygarlık adlarında iki deneme kitabı yayınlamış, vefatından sonra kurucusu olduğu Memur-Sen dergi ve gazete yazılarından oluşan yedi kitap daha yayınlamıştır. (Söyleşiler, Edebiyat Kültür ve Sanata Dair, Mirası Kuşanmak, Siyaset Kokan Yazılar, Aydınlar Batı ve Biz, İslam Dünyası ve Ortadoğu, Cumhuriyetten Sonra Türk Şiiri)” dedi.
2.
Yakın tarih hakkında cesur değerlendirmeler yapıyordu.
Sendikal çalışmalar yapmak için zor günlerdi o günler. Maddi sıkıntıların ötesinde ‘bizim’ dediğimiz kesimin ilgisizliğine canımız çok sıkılıyordu. Bir keresinde 40-50 kişiyi tek tek telefon ederek davet etmiştim. Yiyecek, içecek ikramlar hazırlamıştık. Güzel bir başlangıç yapacaktık. Ancak tek bir kişi bile gelmemişti. Üzüldüğümü görünce ‘aldırma’ dedi, ‘bozma moralini, geçecek bu günler, alışacağız.’ Bazen kendisi de, bu işi yapacak birilerine devredip kendi işine dönmek istiyordu. Ama kendisinden daha ehil birileri çıkmadığı için işi bırakamıyordu. Direniyordu, umutluydu, umutlarını yakın çevresine aşılamaya çalışıyordu. Sendikaya gelenlerin çoğu edebiyat çevresinden dostlarıydı. Sohbetin merkezinde hep o olurdu.
3.
Her insanın hayatında, ailesinin ve çocukluğunun, doğduğu yerin ve içinde yetiştiği çevrenin önemli bir yeri vardır. Yaratılıştan gelen özellikler, içine doğulan bu çevreden aldığı etkilerle birleşerek kişiliğini oluşturur ve büyük ölçüde hayatına yön verir.
Mehmet Akif İnan’ın kişiliğinin oluşmasında, ailesinin ve hatıralarını dinleyerek büyüdüğü atalarının etkisi tabiidir.
Evce okumayı severdik. Babam her çeşitten kitap okurdu. Doğu ve Batı klasiklerinin önemli eserlerini bitirmiş biriydi. Ayrıca çağdaş yazarları da tanırdı. Şeyh
Sadi’den Shakespear’e, Geothe’den, Hamid’e, Akif’e, Necip Fazıl’a, Nur Risalelerine varıncaya kadar zengin bir okuma alanına sahipti babam. Sebilürreşat’tan Büyük Doğu’ya, oradan magazin dergilerine kadar eve birçok dergi taşırdı. Evimize gazete gelmedik gün olmazdı. Yurt ve dünya olayları yakında izlenirdi.
Ailesi ve atalarıyla ilgilli bilgilerden Akif İnan ile ilgili birçok ipuçları bulmak mümkündür. İnanca bağlılığı, Batı ve Sol karşıtlığı, kitap okumaya düşkünlüğü, cçmertliği, mala ve makama tamah etmemesi gibi.
4.
Çocukluk ve gençlik yıllarını yaşadığı Urfa, Akif İnan’ın duygu ve düşüncelerini derinden etkilemiş ve ileride olgunlaşacak sanatının alt yapısını oluşturmuştur. Urfa’nın Akif üzerindeki etkisi, hem dostları hem kendisi tarafından her fırsatta vurgulanmıştır.
Urfalı dışarıyı bilmezdi. Gördüğü Antep, yediği pekmez. Urfa’ya ilk lise 1946 yılında açılmıştır.
Türkiye çok partili siyasi hayata1946’da geçmiştir. 1950’ye kadar tek parti egemenliği vardı. Koyu bir devletçilik izleniyordu her alanda. Siyasi, ekonomi ve insan hakları konusunda serbestliğe çok kapalı bir toplum. Adı cumhuriyet fakat özü şeflik olan bir yönetim.
……
Bu sosyal siyasal ortam, Akif İnan’ın hayatında çok belirleyicidir.  Daha ilk gençlik yıllarından itibaren ülkeyi bu duruma getirenlere karşı cephede yer almış; ömrü boyunca bunun mücadelesini vermiştir. Batı’dan ithal bu ideoloji, özellikle de onun ülkemizde zorla uygulanan çok kötü kopyası ve onunla mücadele oluşturur. Şiirinin zeminini de bu mücadele şekillendirmiştir. ‘Anamı sorarsan Büyük Doğu’dur / Batı ki sırtımda paslı bıçaktır.’
5.
Akif İnan’ın çocukluğu ve ilk gençlik yılları, kiracı oldukları için farklı evlerde geçmiştir. Doğduğu evden sonra Zincirli Kapı Mahallesine,  kıs bir süre sonrada Su Meydanı Mahallesine taşınırlar. Bu mahallede üç farklı evde yaşamışlar. Hepsi, Akif İnan’ın ömür boyu özlemini duyduğu avlulu ve bahçeli evler.
Dönüştür ey kalbim bahçeli eve
Anlamı ezen o makinaları
6.
Urfa Lisesi bünyesinde bulunan ortaokula kaydoldu. Üçüncü sınıfta bir yıl kaldı. Ertesi yıl geçip liseye devam etti.
Yaz tatillerinde genellikle babasının bir arkadaşının kitapçı dükkânında (Hulusi Kitapevi) çalışmıştır. Bir tatilde ise Çiftçi Mallarını Koruma Derneğinde çalışmıştır.
7.
Çocukluğunda birkaç hastalık ve kaza geçiriyor. Bundan dolayı biraz cılızlaşıyor.
Kendinden 2 yaş küçük kardeşi Ali ile aynı sınıfa gidiyor. O benden daha çalışkandı. Zaten ben hiçbir zaman öyle hım şahım bir öğrenci olamadım. Eh düşe kalka idare ederdik. Çocukluğumda hatta delikanlılığımda oldukça duygusal, içe dönük ve romantik biriydim. Biraz da inatçılığım vardı. Bir hayli de kavgacıydım. O yaşlarda çok döğüşlere girmişliğim vardır. Bu dövüşçülük, lise döneminde spora, özellikle güreşe bulaştırdı. Lisede güreş takımının kaptanıydım.
8.
1950’den itibaren Türkiye’nin girmiş bulunduğu değişme süreci, herkesin üzerinde etkili oluyordu. Yavaş yavaş siyasi ve fikri bir uyanma başlamıştı. Aydın ve halka giderek üzerindeki korkuyu atıyordu. Çok partili hayat, insanlarımızı değişik fikirler savunmaya, inançlarını konuşmaya biraz fırsat vermişti. Farklı gazeteler ve dergiler çıkıyordu. Ben okuma seven bir aileden geldiğim için bu yayınları takip ediyordum. Çevremin ve ailemin muhafazakâr oluşu kişiliğimde de yerini bulmuştu. Bu kişiliğin üzerine yayınlar da eklemeye başlayınca daha sosyal bir alana doğru yol alıyordum. Benim gibi olan sınıf arkadaşlarım vardı. Birbirimizi etkiliyorduk. Hepimizde okuma tutkusu vardı. Doğu’nun ve Batı’nın Türkçeye çevrilmiş klasiklerinin belli başlılarını hızla deviriyordum. En sıkışık günlerimde bile 6 -7 saat verebiliyordum okumaya. Tatil günlerinde bu bazen 10 saati buluyordu.
Kurre Muhammed Hafızdan Arapça, farsça ve aruz dersleri almıştır. Amacı babasının kitaplığında bulunan Arapça ve Osmanlıca kitapları okumaktır. Sebilürreşat ve Sırat_ı Müstakim okumak için de Osmanlıca dersleri almıştır.
Okul, hem ortam olarak, hem zaman olarak, konuşmaya, tartışmaya, yeterince uygun değildir. Bu yüzden arkadaşlar kendi aralarında Urfa usulü gezmeye karar verirler. İlk sıra gecesi (gezmesi) Akif İnan’ların evinde gerçekleşir. O dönemde yayın az, kitap az ve kendilerine öncülük edecek, yol gösterecek kimseleri yok. Bu yüzden kendi kendilerini yetiştirmek üzere bir program yaparlar. O gruptan olup ömür boyu Akif İnan’la yol arkadaşlığını sürdüren Zübeyir Yitik, yaptıkları programla ilgili şu bilgileri vermektedir. ‘Gecenin ilk yarım saati günlük konuları konuşacağız. Ardından bir sat hafta içinde okuduğumuz yazı ya da kitapları birbirimize aktaracağız. Sonraki bir buçuk saate iki gruba ayrılıp kendi aramızda münazara yapacağız. Bu programı gerçekten uyguladık.’
Bir yandan da yazma hevesim başlamıştı. Mahalli gazetelerde bir uçtan yazıları çıkardı. Özellikle Demokrat Urfa Gazetesinde yazıyordum. Benim gibi yazıya meraklı arkadaşlarımdan Abdülkadir Billurcu, Zübeyir Yetik ve Nihat Armağan’la birlikte Derya adlı bir gazete de çıkarmaya başladık. Hepimiz lise son sınıf öğrencileriydik. Çevremizde rahmetli Mehmet emin Balyan, Sabri Arslan ve İbrahim Kızılgöl arkadaşlarımız da vardı. Okul dışından Nabi Kılıçoğlu, Cemal Kayar, Ahmet Rüzgar gibi destekçi ya da yazar arkadaşlar da bizimleydi.
9.
Demokrat Urfa Gazetesinde Hakiki Köşem üst başlığıyla Rahavi mahlası ile şiir ve yazılar yazar. Derya Dergisinde Cemal Kayar adını kullanmaktadır. (bana da söz et haberim olsun)
10.
Derya Dergisinin ülkenin dört bir yanına değişik düşünce ve aksiyon adamlarına gönderdikleri gibi Barla Kasabasında sürgünde bulunan Said-i Nursi’ye de gönderirler. Bediüzzaman’ın kardeşim Akif diye başlayan bir mektup ile cevap verir. Babası bu mektubu saklı tutar, zarar görmesinler diye.
11.
URFA’DAN MARAŞA
Lise son sınıfta iken meydana bir olaydan dolayı okuldan ayrılmak zorunda kalmıştır. Tarih öğretmeni Hamido…..
MARAŞ DÖNEMİ
1959 yılının Şubat ayında Maraş’a gider. Maraş, Akif İnan’nın anne tarafından birçok akrabasının bulunduğu, daha önce de ailecek zaman zaman gidip geldikleri bir yerdir. Burada dayılarının evinde kalmıştır. Anne tarafından akrabalarına ait olan ve bugün Dedeoğlu Konakları diye bilinen birbirine bitişik ve üç ahşap konak, sonraki yıllarda belediyeye devredilmiş ve belediyece restore edilerek sosyal ve kültürel hizmetlere tahsis edilmiştir. Mehmet Akif İnan’ın kaldığı oda da onun fotoğraf ve eşyalarının sergilendiği mini bir müze olarak tanzim edilmiştir.
Maraş Akif İnan’ın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Ömür boyu beraber olacağı arkadaşlarıyla burada tanışmıştır.
Alaeddin Özdenören (sınıf arkadaşı ve diğeriyle tanıştıran kişi)
Rasim Özdenören
Erdem Beyazıt
Cahit Zarifoğlu
Hepsi Urfa’dan gelen, aruzla şiir yazan bu yeni arkadaşı hayretle karşılar, merak eder ve tanışmak isterler. Akif İnan’da aynı istek olunca kısa zamanda tanışırlar ve kaynaşırlar.
Bu arkadaş grubu, bizim edebiyat tarihimizde örneği pek görülmeyen bir birliktelik sergilemişlerdir. Bundan böyle adları hep birlikte anılacaktır. Farklı üniversitelerde okusalar, farklı türde eser verseler, farklı meslekleri sürdürseler, zaman zaman farklı şehirlerde yaşasalar, farklı türlerde eserler verseler, farklı şiir ve edebiyat anlayışlarına sahip olsalar bile birbirine bağlayan çok önemli bir bağ vardır. İnanç, İslami hassasiyet… ve bu inancın etrafında oluşturdukları muhabbet, dostluk ve kardeşlik… Bu Birliktelik, ileride edebiyat dünyamızda derin izler bırakacaktır.
Ekipteki arkadaşlar, şair ve yazar Şeref Turhan’ın kitapçı dükkânında, çay bahçelerinde bir araya gelip sohbetler yaparlar. Aralarına Ahmet Beyazıt, Sait Zarifoğlu, Hasan Seyithanoğlu gibi sanat ve edebiyat meraklısı arkadaşlar da katılırlar.
Bu buluşmalarda sık sık Nuri Pakdil’den söz ederler. Nuri Pakdil Maraş lisesinde öğrenci iken çıkarmış olduğu Hamle Dergisini dillerinden düşürmezler.
Nuri Pakdil Maraş’a geldiğinde Mehmet Akif ile tanışırlar. Aralarında büyük bir dostluk başlar. Nuri Pakdil’in Akif İnan üzerinde çok büyük etkisi vardır. Edebiyat dergisini çıkarmaya başladıklarında bu dostluk daha da pekişerek devam eder.
TAKİP EDİLEN YAYINLAR
Büyük Doğu, Serdengeçti, Varlık, Yedi Tepe, Türk Düşüncesi, Dost,
Yenilik, Türk Dili, Salkım vb.
NECİP FAZIL KISAKÜREK İLE TANIŞMA
Mehmet Akif İnan’ın hayatında önemli bir yere sahip olan Necip Fazıl Kısakürek ile tanışması da ilk olarak Maraş’ta, Üstat bir konferans için geldiği sırada gerçekleşmiştir. Ama esas tanışma ve yakınlaşma Ankara’da olacaktır.
Akif İnan zamanının çoğunu okumayla ve bu tür faaliyetlerle geçirdiği için dersleriyle yeterince ilgilenmemiş ve bir kez daha sınıfta kalmıştır. O sıralarda yürürlükte olan yönetmelik gereği bir yıl bekleyecektir. (1959-1960) bundan dolayı bir yıl Urfa Yavuz Selim ilkokulunda ücretli öğretmenlik yapmış ve ilk öğretmenlik deneyimini burada yaşamıştır.
27 MAYIS DARBESİ
Yazmış olduğu yazılar, çevresi ve ailesinin Demokrat Partiye destekliyor olmasından dolayı 40 gün kadar askerler tarafından takip edilmiştir.
1961 yılında liseden mezun olmaya hak kazanır.
YEDİ GÜZEL ADAM
Akif İnan ve Maraş’ta tanıştığı arkadaşlarıyla ileride ‘Yedi Güzel Adam’ olarak anılacaktır. Aslında bu ifade Cahit Zarifoğlu’nun bir şiirinin ve bu şiirin geçtiği kitabının adıdır. Şair ‘Bu insanlar dev midir / Yatak görmemiş gövde midir’ dizeleriyle başlayan bu uzun şiirinde, yedi bölüm halinde yedi güzel adamdan bahseder. Kimdir bu güzel adamlar? Cahit Zarifoğlu’nun bütün şiirleri gibi çok soyut olan şiirlerinden kimlerin kastedildiği açıkça belli değildir. Bazıları Kur’an-ı Kerim’de sözü geçen ve makamları Maraşta bulunan Yedi Uyurlar/ Ashab-ı Kehf olduğunu, bazıları şiirde Peygamber Efendimizden, Hz. Musa’ya, hatta Sultan Abdülhamit’e kadar göndermeler olduğunu iddia etse de, Edebiyat Dünyası Yedi Güzel Adamın birbiriyle yakın dost olan yedi edebiyatçı olduğunu kabul etmiş ve bu şekilde meşhur olmuştur.
Ama yedi kişinin kimler olduğu da tartışmalıdır. Beşi herkes tarafından kabul edilir.
Cahit Zarifoğlu
Erdem Beyazıt
Rasim Özdenören
Alaeddin Özdenören
Mehmet Akif İnan
………
Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç öne çıkar.
Mavera Dergisinin kurucuları olan yedi kişidir deyip Ersin Nazif Gündoğan ve Bahri Zengin olduğunu söyleyenler de, Hasan Seyithanoğlu, Sait Zarifoğlu, Ali Kutlay başka isimleri de öne sürenler olmuştur.
Nuri Pakdil, verdiği bir röportajda ‘Tarih bir daha Yedi Güzel Adamların dostluğunu, arkadaşlığını, kardeşliğini kolay kolay göremeyecektir’ diyerek onları şu şekilde tanıtır.
Yedi Güzel Adam olarak nitelenen bizler, gerçekten, övünmek gibi olmasın, olağanüstü bir arkadaş topluluğuyduk.
Nuri Pakdil: Devrimciliği, yenilikçiliği, çok modern bir anlatıcılığın vuruculuğunu;
Mehmet Akif İnan: Eski edebiyatımıza vukufiyeti;
Rasim Özdenören: İtidali
Erdem Beyazıt: Beyazıtoğullarının bey tavrını.
Alaeddin Özdenören: Şiirde ve tavırda deli fişekliği
Cahit Zarifoğlu: içimizde en artist kişiliği
Hasan Seyithanoğlu:  Arkadaşlarını kanatları altına alan baba tavrını temsil ediyordu.
Aslında, Akif İnan dahil, ‘bu güzel adamlar’ bu isimlendirmeyi reddetmemekle beraber, hiçbir zaman çok da sahiplenmemişler ve sorulmadığı zaman kendileri dile getirmemişlerdir. Ama bu ifade edebiyat çevrelerinde ilginç bulunmuş ve çokça dillendirilmiştir.
Bu arkadaş grubunun yazma merakı ve birbirleri ile olan ilişkileri bir dizi film halinde Nisan 2014 TRT1’de ‘Yedi Güzel Adam’ adıyla yayınlanmaya başlamıştır.
Akif İnan, hep bu Yedi Güzel Adam’dan biri olarak anılacaktır.
ANKARA YILLARI
O yıllarda her üniversite, giriş sınavını ön kayıt yoluyla kendisi yapmaktadır. Akif İnan da birçok arkadaşı gibi önce İstanbul’a gitmiş ve orada okumanın yolarını aramıştır. Burada kaldığı birkaç ay boyunca Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, gibi arkadaşlarıyla birlikte olmuş, fırsat buldukça da sosyal faaliyetleri izlemeye çalışmıştır.
Bir ara Rasim özdenören ile gezinerek Yenikapı’ya kadar gidip bir çay bahçesinde otururlar. Sohbet sırasında Akif inan, ‘Rasimciğim, Sana Haşim’den okuyayım mı? Haşim’i sever misin? Diye sorar. O da bundan memnun olup ‘Oku Akifciğim’ der. Ve Akif İnan başlar okumaya. Bir, iki, üç, beş, onbeş, derken akşam olur Haşim’in seksen şiirini ezbere okur.
Akif İnan daha sonra Ankara’ya gelir. Niyeti Hukuk veya İlahiyat okumaktır. Ancak eskiden beri tanıdığı hemşerisi Salih Özcan’ın ısrarlı tavsiyeleri üzerine Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesine kayıt olur. Ancak okul derslerine gösterdiği ilgisizlik burada da devam eder.
Bu ilgisizlik bilgi noksanlığından kaynaklanan bir sorun değil. Fakültede öğretilen bilgilerin hepsine vukufiyeti olduğundan kaynaklanıyor.
Prof. Dr. Celal Tarakçı, fakülteyi bu kadar uzun sürede bitirmesi ile ilgili olarak ilgi alanının fakülte dışında oluşundandır der. Sanıyorum, o millete hizmet edebilmek için diplomanın, belki gerekli ama yeterli olmadığına inanıyordu. (1964-1971)
HİLAL DERGİSİ HİLAL DERGİSİ

Akif İnan yazı ve şiirleri birçok dergide yayınlanmıştır ama hayatında dört derginin özel bir yeri vardır: Büyük Doğu, Hilal, Edebiyat ve Mavera… Ankarada üniversiteye başladığı zaman Hilal Dergisinde bulur kendisini. Hemşerisi Salih Özcan’ın 1985’ten beri çıkardığı Hilal, devrinin önemli İslam Dergilerinden biridir. Mehmet Akif İnan, 1962 yılında daha çok genç yaşta bu derginin müessese müdürlüğüne getirilir ve bu görevi 1964’e kadar sürdürür. Dergiciliğin yanında kitap yayını da yapmaktadır.

Dergide bazen kendi adıyla, bazen adının ve soyadının baş harfleriyle , bazen de Müslümoğlu, Mehmet Hulusi gibi takma isimlerle yazılar ve şiirler yayınlar.

TÜRK OCAĞI DÖNEMİ

Türk ocağı o dönemde milliyetçi çizgide faaliyet gösteren çok önemli bir kurumdur. Hasan Aksay Akif İnan’ı yanına alır. (1964-1969) Türk Ocaklarında önce müze ve kütüphane, sonra merkez müdürlüğü yapar.

EVLİLİĞİ

Akif İnan, dergilerde yayınlanan şiirleri dolayısıyla kendisi ile mektupla bağlantı kuran edebiyat meraklısı Sevim Hanımla 1962’de tanışmış, 1964’te nişanlanmış, 23.07.1965tarihinde de Uşak’ta sade bir törenle evlenmiştir. Uşaklı olan Sevim Hanım kendisi gibi edebiyat öğretmenidir. 1967 yılında tek evladı olan kızı Şakire Banu dünyaya gelir. Akif İnan, çok sevdiği kızı ile yakından ilgilenmiş, iyi yetişmesi için elinden geleni yapmıştır.

İLK SENDİKA GÖREVİ

Mehmet Akif İnan, geçimini sağlamak üzere 1969-1972 yılları arasında Ankara’da Türk Taşıt İşverenleri Sendikasında uzman olarak çalışmıştır.

EDEBİYAT DERGİSİ

Edebiyat Dergisinin, Akif İnan’ın özellikle şiir hayatında çok önemli bir yeri vardır.
1969’da Nuri Pakdil öncülüğünde çıkan derginin kurucuları, Akif İnan, Erdem Beyazıt ve Rasim Özdenören olup, başta Cahit Zarifoğlu, Alaeddin Özdenören, Bahri Zengin ve İsmail Kıllıoğlu olmak üzere çok sayıda ismin katılması ile yayını sürdürmüştür. Derginin babası Mehmet Akif İnan’dır.
Dergide özellikle edebiyatın önemi üzerinde durulmuş ve edebiyat – medeniyet ayrılmazlığı vurgulanmış, sanat ve edebiyat, islami bir anlayışla ele alınmıştır. İslam medeniyetiyle yoğrulmuş olan toplumumuza dayatılan Batıcılığa ve yabancılaştırmaya şiddetle karşı çıkılmış, kurtuluşun ancak yeniden kendi medeniyetimize ve yerli üşünceye dönmekle mümkün olacağı ileri sürülmüştür. Çıkış amacı sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşmaya gene sanatla kalkacağız ayağa şeklinde özetlenmiştir. Bundan dolayı Edebiyat Dergisi, bazı çevrelerce yeni İslamcı akımın kümelendiği bir dergi olarak nitelendirilmiştir.

Mehmet Akif İnan, bir söyleşide Edebiyat Dergisinin İslami Edebiyat içindeki yeri şu ifadeleri kullanmaktadır: Edebiyat Dergisi ile bizim kesim ilk defa bir kora hareketine kavuşmuş oldu. Daha önce İslamcı çizginin sanatçıları Türk Edebiyatında solo yapıyorlardı.

Derginin yanında 30 kadar kitap da yayınlanmıştır.

Çıktığı zaman derginin dili büyük bir şaşkınlığa sebep olmuştur. O dönemde solcuların kullandığı öz Türkçe kullanılıyor diye sağcı ve İslamcı kesimler; muhteva islamidir diye de sol kesimler dergiden uzak durmayı tercih etmişlerdir.

Nuri Pakdil’e göre Antiemperyalist, antikapitalist, antimarksist, antifiravunist, sapına kadar İslam inancıma dayalı, islam düşüncesinden beslenen, yerli düşünceyi öne çıkaran bir dergidir Edebiyat.

ÖĞRETMENLİK HAYATI

Mehmet Akif İnan, 1972 yılında üniversiteden mezun olunca Uşak İmam Hatip Lisesine Edebiyat Öğretmeni olarak atanmış ve artık resmen Akif Hoca olmuştur.

1972’de Uşak’ta başlayan öğretmenlik hayatı, Sırasıyla 1975’te Ankara Üniversitesi Gazi Eğitim enstitüsü, !978 Demetevler Lisesi, !980’de tekrar Gazi Eğitim Fakültesi ve 1984’te Ankara lisesinde devam etmiştir. Son görev yeri 1986’da atandığı Ankara Fen Lisesi olup burada göreve devam ederken vefat etmiştir.

Görev yaptığı bütün okullarda öğrencileriyle yakın bir ilişki kurmuş, öğrencileri tarafından sevilen bir öğretmen olmuştur.

ASKERLİK DÖNEMİ

Askerlik görevini, 15 Temmuz – 31 Ekim 1975 tarihleri arasında İzmir Bornova’da yapmıştır.

MAVERA DERGİSİ

Akif İnan’ın hayatında önemli dergilerden biri de Mavera adlı aylık edebiyat dergisidir. Derginin isim babası Rasim Özdenören’dir.

İlk sayısı 1976 yılının Aralık ayında çıkan derginin kurucu isimleri, Akif İnan, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Bahri Zengin, Alaeddin Özdenören ve Ersin Nazif Gündoğan’dır. Tüm kurucuların eşit miktarda söz ve hak sahibi olduğu bir dergidir bu.

Rasim Özdenören tarafından kaleme alınan ve ilk sayıda kamuoyuna duyurulan bir mektupta derginin çıkış amacı,  ‘son birkaç on yıldır çok büyük aşamalardan geçerek bugün reddi mümkün olmayan bir düzeye ulaşan yerli düşüncemizin edebiyatına yeni açılımlar getirmek’ olarak ifade edilmiştir.

Son sayısı 190’da olmak üzere toplam 164 sayı(14 cilt olarak) yayınlanarak kendi sahasında en uzun ömürlü bir sanat ve edebiyat dergisi olarak tarih tarihindeki yerini almıştır.

GAZETE YAZILARI

Mehmet Akif İnan’ın yazı ve fikir hayatında gazetecilik de önemli bir yer tutar.

İlk olarak Yeni Devir Gazetesinde yazmaya başlamıştır. Onu ve arkadaşlarını bizzat Ankara’ya gelerek Abdurrahman Dilipak ikna etmiştir. 1977 yılında yayın hayatına başlayan, İslami kesime, özellikle gençlik kesimine hitap eden, siyasi olmaktan çok kültürel bir nitelik taşıyan bu gazetenin, islami yayıncılık alanında çok önemli bir yeri vardır. Büyük Doğu, Edebiyat, Diriliş, Mavera gibi dergilerin gazete yansıması gibidir.
Akif İnan’nın gazete yazıları, onun mütefekkir ve aydın kimliğini açıkça ortaya ortaya koymaktadır. Her yazıda, dava sahibi bir Müslüman duruşu vardır. Dünyaya, insana, olaylara hep inancı ve davası açısından bakar. Günlük olayları değerlendirirken bile derin tarihi bir bakış söz konusudur. Yine her yazıda, klasik bir köşe yazarının ötesinde bir sanat adamı duyarlığı hissedilir. İslam dünyasının durumu, Müslümanların hali, sorunları ve çözüm yolları üzerine sağlam düşünceler ortaya koyar. Günlük siyasi olayları konu alan yazıları bile polemikten uzaktır. Sık sık edebiyat, şiir ve sanat konularında da yazılar yazmış, bu alanın ihmalinin diğer sorunlara sebebiyet verdiğini ifade etmiştir.         

Yazılarında hep, olaylara tepeden bakan bir bilge adam edası vardır. Gidişattan memnun olmayan, sorunları ve çözümlerini bilen, zaman zaman dertlense de hep umutlu bir bilge adam.

MÜRŞİDİNİ BULMASI

Akif İnan’ın, oldum olası derviş meşrep bir yanı vardır.1980 yılı başında Siirt’in Baykan ilçesi Arınç Köyünde irşad görevini sürdüren Şeyh Ali Arınci Efendiye intisap etmiş, ondan vekillik görevi almış, böylece tamamen tasavvufi bir hayata yönelmiştir. Ancak bu yöneliş, kendisini hayattan koparmak bir yana davasını hayata hakim kılma azmini daha da bilemiştir.

HAC GÖREVİ

1980 yılında şeyhinin iki oğlu ile beraber Siirt’ten karayoluyla 20-25 gün kadar süren Hac yolculuğuna çıkmış ve İslam’ın en önemli vazifelerinden birini yerine getirmiştir.

KONFERANSLARI

Mehmet Akif İnan, konferans vermeye daha Maraş’ta öğrenci iken vermeye başlamış ve hayatı boyunca devam etmiştir. 70’li yılları sonları 80’li yılların başlarında bu konferanslar çok yoğunlaşmıştır. Davet üzerine yurdun hemen hemen her tarafını gitmiştir.

1 Nisan !979 yılında Adapazarı’nda düzenlenen bir mitingde yaptığı konuşma ve 1980’lerin ortalarında  da Şanlıurfa’da verdiği bir konferansta dolayı gözaltına alınmış ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinde yargılanıp serbest bırakılmıştır.

TELEVİZYON PROGRAMCILIĞI

Kanal7 televizyonunda kültür ve sanat üzerine haftalık sohbet programları hazırlayıp sunmuştur.

HAKK’A YÜRÜYÜŞÜ

Mehmet Akif İnan’ın sendikal faaliyetleri gittikçe genişliyor, kendisi de bu tempoya uymaya çalışıyor ve çok yoruluyordu. 1999 yılının Haziran ayında sendikanın Ankara’da bir miting sonrasında rahatsızlandı. Soğuk algınlığı ve zatürre teşhisi ile Gazi Üniversitesi Araştırma hastanesine yatırıldı. Sonraki günlerde akciğer kanserine yakalandığı ortaya çıktı. Uzun yıllar içtiği sigaranın etkisi ortaya çıkmıştı.

Bu arada hastalık hızlı ilerlemektedir. Tümör beyne sıçramıştır. O koca beyin giderek zayıflıyor, çöküyor. Son günlere doğru bilinci de kayboluyor ve artık kimseyi tanımamaya başlıyor.

Yanında bulunan Mehmet Sait Uluçay son anlarını şöyle anlatıyor: haber alır almaz hemen yanına gidildi. Başına hatimler defalarca Yasin’ler okundu. Okunan sureleri ayet ayet yaralı ciğerlerine çekiyor gibiydi. O ana kadar anlamsızca bir noktaya çakılmış, donuk, zayıf ve yorgun bakışları birden canlandı. Biriyle bakışıyordu sanki. Ve aniden gözlerinde beliren parlak bakışları ile kim bilir kimlere kur yapıyordu… Bu minval üzerine saat tam 01.55’te, son Yasin’in son sayfasını okuyordum ki, O, Kur’an’la girdiği seferini bitirmiş, yârine ulaşmış ve Leyla’sı ile hemhal olmuştu bile… O an gözüme ilişen takvim 06 Ocak 2000 Perşembe gününü gösteriyordu

Böylece, gönül ehli, Hak dostu, aşkın ve sevdanın şairi, Kadir Gecesinin arandığı Ramazan’ın bir sahur vakti hicret ederek, vuslata erdi.

Ertesi gün Cuma, bayramdan önceki gün. Yer Hasan Paşa Camii. Türkiye’nin dört bucağından gelmiş Akif İnan’ın dostları ve hemşerileri caminin içini dışını tıklım tıklım doldurmuş. Gelenler arasında Rasim Özdenören, Hasan Seyithanoğlu, Ramazan Kaplan, Erdem Beyazıt, Beşir Atalay, Fehmi Koru, Ahmet Hakan, Arif Altunbaş, Ahmet Bahçıvan, Bahri Zengin, Attila Maraş, Yasin  Hatipoğlu, Mehmet Sait Uluçay, nice milletvekilleri, sendikada dava arkadaşları ve halk…

YANKI
Toprak kuşatınca ten kafesini
Yeni bir günedir göçümüz bizim
Kalkarız rüyadan uyanır gibi
…….

KİŞİLİĞİ
Adımlarından karşısındakine güven telaki eden insanlardandı o. Yola beraber çıkılsa tehlikeleri ilk fark eden ve ilk göğüsleyen yiğit karakterli bir adamdı ve hal yaşam biçimine, denemelerine, konferanslarına ve şiirlerine sinmişti. Bir gönül adamı, 1000 yıllık medeniyet mirasının kalem işçisi, eğitimci, yayımcı ve sendikacı bütün bunlarla birlikte özüyle, sözüyle örnek bir insan…
Mehmet Akif İnan’ın en güçlü yanı kişiliğidir. Bir Şahsiyet / kişilik abidesidir.
Yakın arkadaşı Rasim Özdenören, bunu şu şekilde ifade eder: Hani öteden beri söylediğimiz bir söz var. Bazı insanlar yazılarını aşarlar, bazı insanlar yazılarının gerisinde kalırlar. Akif, yazısını aşanlardan biriydi. Yazılarında görünen Akif olduğundan çok azıdır.

Şükrü Karatepe de güçlü kişiliğe vurgu yapar: Toplumlarda her zaman bazı üstün nitelikleriyle diğerlerinden farklı olan ve öne çıkan insanlar bulunur. Bu insanlar ya eserleriyle ya da kişilikleriyle daha etkili olur ve kitleleri yönlendirirler. Akif İnan, eserlerinden çok kişiliğiyle etkili oldu ve örnek alındı.

Erdem Beyazıt: O, Maraş’a geldiği zaman yolunu bulmuş, oturmuş, kendine göre tasnif yapmış, bir dava sahibiydi.

Eskilerin heybetli dedikleri bir yapısı vardı.

Rasim Özdenören: Akif İnan yaradılıştan soylu bir insandı. Sevinçlerini etrafıyla paylaşır, derdini kimseye söylemezdi.
Ø  Güçlü bir kişilik
Ø  Şahsiyet abidesi
Ø  Arkadaşları arasından öne çıkan
Ø  Heybetli bir yapı
Ø  Geçmiş devirlerden kalan miras sahibi
Ø  Doğru bildiğini sonuna kadar savunan; o doğrudan ödün vermezdi
Ø  Kadirşinas, istikamet sahibi
Ø  Hakk’ın hatırını tutmak için gerekeni yapan
Ø  Gerekmedikçe kavga etmeyen, uzlaştırmacı
Ø  Davası ve arkadaşları için ön atılan, kendisi söz konusu olunca hep geride duran
Ø  Arkadaşlarını nefsine tercih eden
Ø  Sevinçlerini paylaşan, sıkıntılarını gizleyen
Ø   








4 Kasım 2016 Cuma

15 TEMMUZ

Günlük hayatımızda pek çok kelime kullanırız. Ne ki çoğunun anlamı üzerine hiç düşünmeyiz bile.

Her kelimenin bir hikayesi yoktur elbet. Bazı günlerin mutlaka bir hikayesi vardır. Kelimeleri öylesine öğreniriz. Olayları yaşarız. Öğrendiğimizin farkında olmadan öğreniriz. Yaşadığımız acı tecrübeler olayların vahim sonuçlarını anımsatır bizlere. Olaylar tecrübelerle yerleşir zihnimize. Ama bazı kelimeler, bazı kavramlar bir hikaye ile gelir yerleşir zihnimize.

Darbe evet, darbe kelimesi zihinlerimizdeki yerini her zaman korudu. Kimi zaman büyüklerimizden dinledik, kimi zaman okuduğumuz yazılarda hatırladık, kimi zaman da televizyon ekranlarından hep işittik. Ama böylesini hiç mi hiç tahmin edemedik.
15 Temmuz 2016 Cuma günü bizler için tıpkı yeryüzündeki diğer insanlarda olduğu gibi sıradan bir gündü. Sabah evden çıkıp işe gidecek, hep beraber Cuma namazını eda edecek ve günlük işlerimize devam edecektik.

Nihayet günümüz öyle başladı. Planladığımız şekilde devam etti. Akşam evlere gidinceye kadar…

Kimimiz uyumaya çalışırken, kimimiz farklı işlerle meşgul olurken farklı işler olmaya başladı. Birileri evet içimizden birileri canımıza ve vatanımıza kast etmek üzere üzerimize kurşunlar, bombalar yağdırmaya başladı. Canlarımızı aldı.

Âleme bin yıl nizam veren bir millet, tam bir asır, travmatik illetlerle boğuşmaya mahkûm edildi: Tarih yapmış hiç bir toplumun yaşamadığı bir yokoluş felaketiydi bu: Bütün rüyalarını, iddialarını, hayallerini, hafızasını, tarihini, tarihî derinliğini inkâr etmeye sürüklendi: Daha önce de dikkat çektiğim gibi, Batı'ya özenen, ödünç akılla, ödünç kavramlarla, ödünç bir dünyada yaşamaya icbar edilen bir yokoluş serüveniydi bu!

Modern zamanlarda ibret bahsi müşkül bir bahis. Yaşadıklarımızdan ibret çıkarabilmek için olanı biteni bütün boyutları ile kavramak elzem.

Fakat şu an bunu imkansız kılan bir atmosferle ve hikayenin başını çoktan unutmuş, sonunu korkuyla bekleyen bir haber dili ile karşı karşıyayız.

Hikaye nasıl başlamıştı?

Hikaye 1980'lerde kasetlerde ağlayarak vaaz eden “bir lokma bir hırka ile yaşayan” bir vaizin hikayesi olarak başlamış; hikayenin gelişme bölümünde ise, 28 Şubat'ın genleşip, genişleyen sürecinin idraksiz tanıkları olmuştuk.
Türkiye'de meseleyi bu şekilde kavrayabilecek çapta bir derinliğe, tarih felsefesi birikimine, köklü medeniyet perspektifine sahip donanımlı bir entelijansiya yok. O yüzden dünyada da, bölgemizde de, ülkemizde de ne olup bittiğini kavramakta zorlanıyoruz.

O yüzden sürekli olarak nedenleri atlıyoruz ve sonuçlarla boğuşup duruyoruz.


Türkiye tetikte olmalı, hainlerin gözünün yaşına bakmamalı! Urları temizlemeli!

Türkiye, urlarını temizleyecek...

Türkiye'ye tezgâh kurmaya kalkışanlar artık kara kara düşünecek...

Evet, bu halk, 15 Temmuz gecesi destan yazdı:

Hiç bir silah gücünün yürek gücünü yenemeyeceğini dünya âleme ispatladı!

Bu halkı kimse durduramaz artık!

Bu halkın önünde kimse duramaz artık!

30 Ağustos 2016 Salı

30 Ağustos

30 Ağustos, bir milletin düşmana karşı yekvücut mücadele etmesinin destansı belgelerindendir.
30 Ağustos zaferiyle taçlanan bu ruh ve şuur, milletimizi diri tutmaya ve bütün canlılığıyla geleceğimizi ihya etmeye devam edecektir.
15 Temmuz, içerden ya da dışardan her türlü işgale karşı bu şuurun sapasağlam ayakta durduğunu ispat etmiştir.
Türkiye'yi terörle zayıf düşürmeye çalışanlar emellerine ulaşamayacak, 30 Ağustos ve 15 Temmuzlarda olduğu gibi hezimete uğrayacaklardır.
Bu inançla, 30AgustosZaferBayramı 'nı kutluyor, İstiklal mücadelemizin yiğit kahramanlarını şükranla anıyorum.


5 Temmuz 2016 Salı

Ramazan Bayramı 2016



İdrak ettiğimiz Ramazan ayının ruh ve mana iklimimize bu yıl ektiği tohumların hayırlı meyveler vermesini, bütün bir yılımıza ve ömrümüze hayır bereket katmasını yüce Allah'tan diliyor, Ramazan Bayramınızı da en iyi dileklerimle tebrik ediyorum.

Bayramınız mübarektir; onun bereketine nail olmanızı dilerim.

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden, ülkemizin toprağından, milletimizin bayrağından öpüyorum. İyi  bayramlar annem babam kardeslerim akrabalarim erzurumum iyi bayramlar Türkiyem.iyi bayramlar emek ekmek mucadelesi veren madenci kardesim.iyi bayramlar daglarda yalnizligi Allaha teslim etmis coban kardesim.
İyi bayramlar utancımız, açlığımız Afrika... Iyi bayramlar meleklerin şehri Kudüs. İyi bayramlar acının ve ölümün ülkesi Suriye, Irak. İyi bayramlar gözyaşımız Doğu Türkistan.  iyi bayramlar afgan kardesim.iyi bayramlar zulme ugrayan myanmarli kardesim.iyi bayramlar kudusun ozgurluk mucadelesini veren yigit kardesim.iyi bayramlar bangledesle onuruyla sehadete yuruyen kardesim.iyi bayramlar habesistanda ozgurluk mucadelesi veren mubarek beldemizin aziz cocuklari.iyi bayramlar misir zindanlarinda ozgurluk mucadelesi veren muhammed mursi. İyi bayramlar gurbetimiz Berlin, Paris, Amsterdam... İyi bayramlar Yavru Vatan... İyi bayramlar kardeş Bosna, Azerbaycan musul kerkuk.iyi bayramlar Turk kardesim Arap kardesim Kurt kardesim.iyi bayramlar amerikada cezaevlerinde islami teblig yapan yigit kardeslerim. İyi bayramlar alın teriyle helal ekmek kazananlar... İyi bayramlar namuslular, şerefliler... İyi bayramlar kırgınlıklar, üzüntüler.. İyi bayramlar ey sevinç... İyi bayramlar ey hüzün.iyi bayramlar mekke medine kudus istanbul.iyi bayramlar dostlar....


30 Haziran 2016 Perşembe

Norm Fazlası Öğretmenler




NORM KADRO FAZLASI ÖĞRETMENLER HAKKINDA

Norm Kadro Fazlası Öğretmenler, 06.05.2010 tarihli ve 27573 sayılı Resmi Gazete'de Yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı Öğretmenlerinin Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinin; "İhtiyaç fazlası öğretmenlerin yer değiştirmeleri" başlıklı 41. maddesindeki; "(1)Eğitim kurumunun ya da bölümün kapanması, program değişikliği, Talim ve Terbiye Kurulunun öğretmenliğe atanacakların tespitine ilişkin kararıyla ders kaldırılması ya da norm kadro esasları gereğince yapılacak düzenlemeler sonucu öğretmen fazlalığı oluşması halinde; eğitim kurumunun ya da bölümün kapatılması veya program değişikliği sonucunda bu eğitim kurumlarında görevli öğretmenler, yeni eğitim kurumu açılarak öğrencilerin taşınması halinde bu eğitim kurumlarına, öğrenci azlığı nedeniyle kapatılan eğitim kurumlarında ya da bölümlerde görevli olanlar ise açık norm kadro bulunması halinde öncelikle öğrencilerin taşındığı eğitim kurumları olmak üzere il içinde alanlarında ihtiyaç duyulan eğitim kurumlarına özür durumları ve tercihleri de dikkate alınmak suretiyle atanırlar.
(2)Bu şekilde yapılan atamalarla fazlalığın giderilememesi halinde bu durumdaki öğretmenler tercihleri de dikkate alınmak suretiyle öncelikle il içinde alanlarında ihtiyaç duyulan eğitim kurumlarına atanırlar. Bunlardan il içinde alanlarında ihtiyaç bulunmayanlar, bulundukları ilde çalışılması gereken süre şartı aranmaksızın tercihleri doğrultusunda yer değiştirme döneminde il dışına atamaları yapılabilir. Bunlardan zorunlu çalışma yükümlülüğü bulunanlar, alanlarında ihtiyaç bulunan zorunlu çalışma yükümlülüğü öngörülen hizmet alanlarına atanırlar.
(3) Herhangi bir nedenle istihdam alanı daralan öğretmenler ile görevli oldukları eğitim kurumlarında norm kadro esasları çerçevesinde öğretmen norm kadro sayısının azalması üzerine hizmet puanı üstünlüğüne göre yapılacak değerlendirme sonucunda hizmet puanı en az olandan başlamak üzere norm kadro fazlası olarak belirlenir. Norm kadro fazlası olarak belirlenen bu öğretmenler; öncelikle görevli oldukları yerleşim yerindeki ya da ilçedeki eğitim kurumları olmak üzere il içinde alanlarında norm kadro açığı bulunan eğitim kurumlarına tercihleri de dikkate alınarak hizmet puanı üstünlüğüne göre atanırlar.
(4) Genel hayatı etkileyen deprem, sel, yangın ve benzeri doğal afetler nedeniyle olağanüstü durumların oluştuğu yerlerdeki eğitim kurumlarının öğretmen ihtiyacı öncelikle bu madde kapsamında bulunan ihtiyaç fazlası öğretmenlerle karşılanır. İhtiyacın bu şekilde karşılanamaması durumunda valiliklerce gerekli önlemler alınır.
(5)Bu madde kapsamında il içinde yapılan atamalarla fazlalığın giderilememesi durumunda valiliklerce fazlalığın giderilmesine yönelik il içinde yapılacak yer değiştirmeler, zamana bağlı olmaksızın en geç mart ayı sonuna kadar tamamlanması gerekmektedir. Bu şekilde yapılacak yer değiştirmeler, duyurusu yapılan eğitim kurumlarına öğretmenlerin tercihleri de dikkate alınarak hizmet puanı üstünlüğüne göre yapılır. Fazla konumdaki öğretmenlerden herhangi bir kuruma atanmak üzere başvuruda bulunmayanların görev yerleri, il içinde valiliklerce isteklerine bakılmaksızın belirlenir." hükümlerine göre yer değiştireceklerdir.
Bu hükümlere göre; norm kadro fazlası öğretmenlerin daha önce sadece öğretim yılının başladığı tarihten itibaren mart ayı sonuna kadar yapılabilen isteğe bağlı ve resen atamaları artık her zaman yapılmaktadır.
Yine aynı yönetmeliğin Ek 1. maddesindeki "Herhangi bir branşta norm kadro fazlası bulunan illerde fazla bulunan branşta ek ders ücreti karşılığında görevlendirme yapılamaz, vekil öğretmen çalıştırılamaz."hükümleri ile bir ilde aynı branştan norm kadro fazlası öğretmen var iken aynı branştan ek ders ücreti karşılığında görevlendirme yapılamayacağı ve vekil öğretmen çalıştırılamayacağı ilk defa kayıt altına alınarak oluşacak kamu zararları önlenmiştir. Fakat burada norm fazlası öğretmenlerin özür durumları dikkate alınarak bu kapsamda atama yerine geçici görevlendirme yapılması hukuki bir sorun doğuracağı muhakkaktır.
2015 – 2016 Eğitim – Öğretim yılına kadar genellikle öncelik norm fazlası atamalarına verilirdi. Ancak, bahsi geçen öğretim yılında norm fazlası öğretmenlerin durumları göz önünde bulundurulmaksızın öncelik özür grubu atamalarına verildi.
Elbette özür grubu atamaları hayati önem taşımaktadır. Aile bütünlüğü eğitim çalışanlarımızın olmazsa olmazlarındandır. Anadolu’nun yerleşim alanları düşünüldüğünde bunun bir an önce yapılması önem arz etmektedir.
Büyükşehirlerde bu durumu farklı bir bakış açısıyla ele almamız gerektiğini düşünüyorum.
2015 – 2016 Eğitim – Öğretim yılında ilçemizde norm fazlası olan öğretmenlerimiz öğretmen açığı bulunan ilçemiz okullarında görevlendirildiler. Birçoğu ilkokul sınıf öğretmeni olan bu öğretmenlerimiz görevlendirildikleri okullarda 1. Sınıfların sınıf öğretmeni olarak görev aldılar. Öğrencilerin okula alışma dönemleri, ilköğretim haftası, yazmaya – okumaya başladıkları dönemde Özür Grubu Atamaları yapıldı. Öğrenciler eğitime yeni bir öğretmen ile devam etmek zorunda kaldılar.
Bakırköy ilçesinde norm fazlası öğretmen sorunu çözülmediği gibi bu durumda olan öğretmenlerin sayısı daha da arttı.
2015 – 2016 Eğitim – Öğretim yılının sona erdiği bugünlerde bu sorunun derhal çözülmesi gerekmektedir. 
Bakırköy ilçesinde takriben 110 norm fazlası öğretmen bulunmaktadır. 50 öğretmenimiz emekliye ayrılmak için dilekçe verdi. İl içi ve iller arası atamalarda ataması yapılan öğretmenlerimiz oldu. 
Bakırköy ilçesinde bu sorunun çözümü için öncelikle norm fazlası öğretmen atamalarının acilen yapılması zorunlu hale gelmiştir.





9 Haziran 2016 Perşembe

Teşekkürler

"Mavi kuş"yazarın uslubu çok bilimsel,etkilryici,dolu dolu..
Özet ise anlaşılır  ve doyurucu..
"Son bakış "her zaman olduğu gibi derinden etkiliyor.. Günümüz sıkıntılı,fakat önümüz.."yemyeşil vadi "vazgeçmek gelmiyor insanın içinden bu yazıyı okuyunca..
Bu mübarek ayda.. Dualarım seninle..


Nurettin Topçu, Türkiye'nin Maarif Davası Kitabında, Öğretmen

Muallim Kimdir?
Âdemoğlunu, beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insanıdır muallim. Kaderimizin hakikatinin işleyicisi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur. Fertler gibi, nesiller de onun eseridir. Farkında olsun olmasın, her ferdin şahsi tarihinde muallimin izleri bulunur.
Devletleri ve medeniyetleri yapan da, yıkan da muallimlerdir. Muallime değer verildiği, muallimin hürmet gördüğü ülkede insanlar mesut ve faziletlidir. Muallimin alçaltıldığı, mesleğinin hor görüldüğü milletler düşmüştür, alçalmıştır ve şüphe yoktur ki bedbahttır. “Babam beni gökten yere indirdi. Hocam ise beni yerden göğe yükseltti” diyen İskender muallimi anlamıştır. Muallim, sade zekâların değil beşaretimizin, ibadetlerimizin müjdecisidir.
Muallimliğin tarihsel gelişimi
İlk çağda muallim, hakim, yani hikmet adamı idi. Ortaçağda muallimlik rolü, zahitlerin din adamlarının eline geçti. Halkı yetiştiren, ruhlara istikamet veren onlardı. Rönesans’tan sonra muallimi, tabiat hadiselerinin arkasında ve onların ışığında ilerleyen laboratuarlarda, atölyelerde buluyoruz.
İslam aleminde muallimliğin muhtevası
İslam âleminde iki büyük maillimin siması göze çarpar. Medresenin hâkimi olan müderris üstatlar ve tarikat mürşitleri şeyhler.
Milletimiz hangi muallim tiplerini tanıdı?
Milletimizin ruhi temellerinden olan İslam’da Peygamber ilk muallimdi. Öğreten o, inandıran o, yürüten o idi. Devlet ve mektep işlerini birleştirmiş devleti mektep haline getirmişti. Sonraki devirlerde bu ikisi ayrılmakla beraber birbirlerine sımsıkı temas halini muhafaza ettiler ve devlet adamı muallimin emrinde bulunduğu müddetçe cemaat ikbal halinde yaşadı. Muallim, devlet adamının bendesi olduğu zaman cemaat bozuldu, felaket baş gösterdi.
Kur’an’la hadisin ebedi muallimliğinde bunları yükseltmekten başka emelleri olmayan Ömerlerin devrinde İslam âlemi en mesut devirlerini yaşadı. İmam-ı Azam gibi muallimleri kırbaçlatarak zindanlarda öldüren ve ilmin üstünde korkunç bir devlet tahakkümü yaşatan Abbasiler eğer Osman oğulları tarih sahnesine çıkmasaydı, ahlakın ve ilmin hamisi olan İslam medeniyetine son vereceklerdi.
Anadolu’ya fetihlerle yerleşen Oğuzlar, başlarında Nizamülmülk gibi bir muallim buldular. Gerçekten büyük bir muallim olan bu vezir, bu fetihlerin ruh ve manasını, ahlakını ve devamının şartlarını nesillere telkin edecek muallimleri, Bağdat’ta açtığı Nizamiye Medresesinde topladı.
Daha sonra bu devlet binasının çatısını kuran Osmanlılar, muallimi baş tacı yaparak yükselmesini bildiler. Padişahlar, şehzadelerini muallime emanet ederler ve onların ruh yapılarını her bakımdan hocalarına teslim ederlerdi.
Orhan’ı yetiştiren, Fatih’i cihanda harika bir manevi olgunluğa sahip kılan muallimlerdir. İkinci Murat, mürşidine teslim bir zahit, Yavuz yalnız âlimin önünde eğilmesini bilen, muallimin mesuliyetlerine hürmeti bilmiş, kılıcının olduğu kadar ruh dünyasının da bir kahramanı idi. Dünyaya söz geçiren hükümdar yalnız müftüsüne itaat ediyordu. Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurun bile şeref olduğunu kabul ediyordu.
Bilin ki!
Bizim bütün tarihimiz, muallimin yükseltildiği devirlerde şan ve şerefle medeniyet ve ahlakın zirvelerine tırmanmış, muallimin alçaltıldığı dönemlerde ise uçurumlara yuvarlanmıştır.
Tarihte muallimin itibarsızlaştırılması
Muallimin alçaltılması, onun devlet emrinde bir bende haline getirilmesiyle başlar. XVII. Asırdan beri, şeyhülislamların birçoğu, devlet siyasetinin telkiniyle fetvalarını vermeye başladılar. Gaye hükümdara yaranmak, vasıta ise ilim ve şeriat oldu. Zamanla medrese istiklalini kaybederek, tamamıyla devletin eline geçti. Müderrisler, devlete ait menfaatlerin simsarı oldular. Devlet siyasetini güdenler bu mevkilere getirildi. Sonra daha beşikte iken ulema denen sabilerin başına sarık sarıldı. Nihayet sonuncusu, muallimliğin meslek halinden çıkarılması oldu.
Muallimliğin Önemi
Medeniyetler muallimle kuruldu. Muallimi her devirde, o devrin ruh ve idealinin hüviyetine bürünmüş görüyoruz. Devirlerin idealizmini yaşatan muallimlerdir. Ruhumuzun sanatkârı, hayatımızın nazımı olan muallimin aramızdaki yerinin yüksekliğini, vazifesinin genişliğini ve ruhi mesuliyetinin pek ağır olduğunu maalesef gençlere değil, bu gün muallimlere hatırlatmak lüzumunu duyuyoruz.
Muallim, gençlere bilmediklerini öğreten bir nakledici değildir. Bu iş, kitabın işidir, bilmediklerimiz kütüphanelerde bulunmaktadır. Muallim, genç ruhları bir örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir. İlk tahsil çağlarından başlayarak, bilhassa edebiyat, felsefe, tarih gibi kültür derslerinin genci kâinat karşısında kendine mahsus görüşlere sahip, bizzat kendisi için hayat kaideleri yaratabilen bir bütün insan olarak yetiştirmesi lazımdır.
Muallim, geçeceği yol bütün engellerle örtülü olduğu halde buna tahammül etmesini bilen, tahammül etmesini seven idealdir. İdealin düşmanları karşısında bile bunlara “beddua et” denildiğinde “hayır, ben beddua için gönderilmedim” diyerek, “bir gün gelecek bunlar davamıza en büyük hizmeti yapacaklardır” diyen rahmet müjdecisidir.
Muallimlik bir sevdadır!
Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir. Ruhun ulvi olan isteklerine nefsinden her şeyi feda eden sevginin ferdi ulaştırdığı örnek insan mertebesidir. Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Ruhlarımıza sunar ve hakikat âleminden haberler verir. 
Tahammülsüzlüğün, şikâyetin başladığı yerde muallimlik davası biter. Muallim, daima muvaffakiyetsizliğinin, zaaflarının sebebini arayarak kendini düzeltmeye çalışmalıdır. Gandi, talebelerinde hata görürse, bunun sebebinin nefsindeki kifayetsizlik olduğunu kabul ederek oruç tutuyordu. Muallim, kaderinin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken sonuna kadar nefsinden fedakârlık yapmayı göze alabilen cesur insandır. 
Tehdit ve dayakla öğretmek, muallimin işi değildir.
Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhi hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını yapar. Ruhumuza aşılar yapan doktor olarak muallim, ruh dünyamızın hem duygu, hem bilgi, hem de irade bölgelerinde tedavisini ve aşılarını yapmaya mecburdur. Şayet bunlardan bir kısmı ihmal edilirse ruhi yapı buhran içinde kalır, sayıklar ve kendine gelemez.
Eğitim En Küçük Yaşta Başlar!
Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlayacaktır. Kalbe yapılan ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sevdiği için aldatmamak, ihmal etmemek aşıları yapılır, cemaat sevgisi verir.
Görülüyor ki muallim, bizim bütün ruh yapımızın ustasıdır. Böyle olunca da ondaki sakatlıkların hepsinden mesuldür.
Eğer bir toplumda alış veriş pazarlıkla yapılıyorsa, çocuklar birbirlerini yumrukluyor, her biri birer baba olan büyükler birbirlerinden rüşvet alıyorlarsa…  İnananların imanına inanmayanlar saldırıyor ve inananlar da birbirlerinden intikam alıyorsa, eğer fazilet tarih kitaplarında bir efsane diye okunuyor ve ancak en büyük lokmayı kazanmasını bilen insan yüceltiliyorsa, mazlumların yanında onların gözyaşlarını kurulayan da bulunmadığı halde zalimler alkıştan sağırlaşmış hale geliyorsa... Eğer çocuklar büyüklerden daha kurnaz, yaşlılarsa çocuklardan daha ümitsiz bir hayatın kurbanı haline gelmişse… İşte orada muallim vazifesini yapamamıştır. Orada muallim yok demektir. Ve o diyarda muallimlik iflas etmiştir.
Bu vasıtaları kullanan hoca gelecek nesiller ve insanlık için zalim hazırlamaktadır. Bazen mektepte en pısırık olanın hayatta zalim ve ceberut karakter kazandığına bakılırsa o adamın, bu karakteri kendilerinden zulüm gördüğü hocalarından almış olduğuna hükmetmelidir. 
Daha mektepte iken köylünün altınlarını nasıl toplayacağını hesaplayan doktor veya hangi vasıtalarla apartmanlar sahibi olacağını tasarlayan hukukçu genç, elbette hocalarından insani bir merhamet terbiyesi olmamış demektir. Adalet, okulda her an hâkim olması istenen bir ruh kuvvetidir. Muallimin, merhameti içinde tam manasıyla adil olması onun genç ruhlara tesir kuvvetinin en büyük sırrıdır.
Muallim, para veya mevkiinde kalmak ve daha yükselmek için adalete uygunsuz vasıtaları kullanmaya başladığı zaman ruhlar öksüz kalır, kalplerde sefalet başlar. 
Muallim Meselesi Maarif Davamızın Ana Meselesidir!
Muallim meselesi, maarif davamızın ana meselesidir. Maarifi yapacak olan muallimdir. Şayet değerlendirilmezse, maarifi yıkan da o olur. Mektepte nöbet tutma ve bir takım kolların idaresi gibi vazifeler, muallimlik mesleğine vurulmuş darbelerdir. Koridorlarda talebeyi takip eden ve sınıflarda para toplayan muallim, ideal görevlerinden uzaklaştırılmış bir insandır.
Onu mukaddes idealinden uzaklaştırıcı olan bu şartlar, zamanla doğurdukları alışkanlık yüzünden muallimi kitaptaki bahislerin sınıfta tekrarını yapan bir büro müstahdemi haline getiriyor. Vazifesi sınıflara vaktinde girmek ve nöbet zamanları koridorda görünmek, neşredilen dergileri tastamam imzalamak ve müdürü memnun etmekten ibaret olan, talebeye karşı muamelesinde çekingen, imtihanlarda idareli, cebindeki not defteri özel işaretlerle dolu altmış küsur meslekten herhangi birinin müntesibi küçük baremli bir memurdur.
Dünyada Öğretmenlik
İngiltere’yi kuran, dünyaya hakim yapan, İngiliz milletinin kendisi için yaşattığı hudutsuz adalet idealidir. XX. Asır insanlığının içinde bunaldığı büyük ruhî buhrandan Fransız çocuğunu kurtaracak idealcinin muallim olduğunu yedi sene evvel Sorbonne kürsüsünde dersini verirken ölen fikir şehidi, asrın tarihçisi Mathiez söyledi.
Soruyoruz Gençler Size?
Maneviyetini, itiyatlarının kuruluşunu, ihtiraslarının ateşlenmesini, on, onbeş yıllık bütün gençlik devresi içinde kendilerine emanet ettiğimiz muallimlerden başka hangi sınıf insan, cemiyetinin ideal hayatının, ruhî idaresinin sahibi sayılır?
Şunu bilmeliyizki!
‘Üniversite profesörleriniz köy çocuğunu okutmaya başladıkları zaman memleket kurtulacaktır.’
Büyük ecdadının tarihinden getirdiği zekâ kabiliyetlerini her gün toprağa gömen köylü çocuklarını insanlık için örnek olacak bir medeniyetin sahipleri haline getirmeyi ülke edinen profesörler lazım. Şu halde mesele, her şeyden evvel bir nesle onu bu hakikate meftun kılacak aşkı aşılamak meselesidir.
Okuyup yazmayı belletmeye memur köy öğretmeni karşılayamaz.
Muallimlikten ayrılmayı bir nevi kurtuluş addettiklerini ve gençlere muallim olmamalarını tavsiye etmekte birbirlerine rekabet ettiklerini içimiz yanarak, gelecek hayatın tasavvuru arasında gözlerimiz kararak her gün görmedeyiz.
Filhakika bizim anlayışımıza göre muallimlik, bugün kendisinin bağlanmış olduğundan bambaşka gayelere sahip bir meslek olarak tanımlanmalıdır. 
ÖĞRETMEN
Muallim, gençlere bilmediklerini öğreten bir nâkil (nakledici) değildir. Bu iş, kitabın işidir, bilmediklerimiz hep kütüphanelerde bulunmaktadır.
ÖĞRETMEN
Yalnız bilinmeyeni bilmekle eski devrin ‘scolastique’ tahsili elde edilir. Kitaplardaki örümcek kafamıza nakledilir.
ÖĞRETMEN
Kültürlü adam, kafaları işletmesini bilen adam lâzımdır.
ÖĞRETMEN
Muallim tüccar değildir. Maaş ve ücretinin azlığı, çokluğu davası içinde mesleğe kıymet veren insan bu mukaddes vazifeyi yapıyor sayılmaz. Mektepçiliği ticaret edinen, muallimliği esnaflık haline koyan kültürsüz fukaranın işi değildir. Para değil, ruh işidir.
ÖĞRETMEN
Muallimleri maaş derecelerine göre tasnif etmek ne kadar budalaca bir hareket olursa, bulunduğu mektebin derecesine göre muallime kıymet vermek itiyadı da o kadar safiyane ve o kadar muzir bir itiyattır.
ÖĞRETMEN
 Muallim sadece bir memur değildir; belki genç ruhları kendilerine mahsus mânadan bir örs üzerine döverek işleyen bir program müfredatını sene sonuna kadar bitirmeye muvaffak olan, hatta yalnız dersini hakkile karayan talebe yetiştirebilen muallim vazifesini en mühim kısmını başarabilmiş sayılmaz.
ÖĞRETMEN
On, onbeş yıllık bütün çocukluk ve gençlik devresinde ruhlarının teşkilini kendilerine emanet ettiğimiz muallimden sade bu işlere beklemiyoruz. İlk tahsil çağlarından başlayarak, bilhassa edebiyat, felsefe, tarih gibi kültür derslerinin, dünya hayatında rol yapmaya namzet olan genci kâinat karşısında kendine mahsus görüşlere sahip, bizzat kendisi için hayat kaideleri yaratabilen bir bütün insan olarak yetiştirmesi lazımdır.
ÖĞRETMEN
Tahsili bitirdikten sonra hayata başlamak, bir büyük adamın itiraf ettiği gibi, elli yaşından sonra dünya hayatının kıymetlerini tanımak, iyiyle kötüyü, haklı ile haksızı, beni ve cemiyetimi yaşatanla çürüteni ayırdetmeğe ellisinde başlamak, filhakika çok acıklı bir hakikattır. Saadetle fazileti, ilimle politikayı şe’niyetle (realite ile)ideali ayırmasını muallim öğretecektir. 
ÖĞRETMEN
Birbirine zıt hakikatler olduğunu muallim gösterecek ve muallim bizi, bu kıymetlerden üstte olanı, hakikate götürücü olanı seçebilecek kemale erdirecektir. Tahsil alelade bir iş değil, bir mefkûre olmalıdır. Genç ruhların derin ve sürekli bir sürur halinde doğuştan sahip oldukları bu mefkûreyi, seneler içinde bir yığın bilgi halinde verebilen ve asıl ruhtaki olgunlaşmak ihtiyacını duyurmayan hatalı bir tahsil azar azar yok etmektedir.
ÖĞRETMEN
’’Kızlarını okutmayan millet oğullarını manevî öksüzlüğü mahkûm etmiş demektir; hüsranına ağlasın!’’ Ne doğru.
ÖĞRETMEN
  Fakaz biz asıl kızlarımızı okuttuktan sonra oğullarımızı  ruh öksüzlüğüne mahkûm ettik.
ÖĞRETMEN
Gafil ve cahil bir mektup müdürü ‘gençlik kendisine emniyet edinemez’ sözleriyle jurnal ederse buna hiç şaşmayalım. Gençlikten  körüne itaat bekleyen, ona yalnız kendi emir ve arzularını takip etmek gibi şuursuz bir tabiat telkin eden insan, idare ettiği yerde muallim hüviyetini bütün mânasile taşıyanın kadrini elbette bilmeyecek, elbette onu kendi gayesine, bu mukaddes meslek içinde yaşattığı kendi sefil ve hasis emellerine düşman bilecektir.
ÖĞRETMEN
    Bizim mefkûremiz, gençliği bu hatalı telakkilerden kurtarmak, muallim adını taşıyan, kendine ruhları emniyet ettiğimiz büyük idealcinin hakiki hüviyetini anlatmak; gençlere, fikir ve fazilet aşkını yaşatan, onu var kılan en mukaddes mesleğin muallimlik mesleği olduğunu anlatmaktadır.
ÖĞRETMEN
Muallim, köyde bilen, öğreten, irşad eden, yol gösteren, terbiye eden, hulasa veli, mürebbi ve emin vasıflarına sahip insan olacaktır.
ÖĞRETMEN
Ruhların mürşidi, hayatın nâzımı ve istikbalin en emin kefili olacaktır.
ÖĞRETMEN
Bizim hayatımızın bir mâna ve medeniyet seviyesine ermesi, asırlardan beri Anadolu’nun muhteris sahibi sadık koruyucusu olan Mehmetçiğe hayatımıza lâyık olduğu yeri vermekle kabil olacağını söylemiştik. Mehmetçiğe hayatta yer vermek, muallime en üstümüze yer vermekle ve onu en büyük mesuliyete sahip bir ideal adamı haline getirmekle kabil olacaktır. 
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR
Âdemoğlunu, beşikten alarak mezara kadar götürüp teslim eden, dünyanın en büyük mesuliyetine sahip insan muallimdir. Kaderimizin hakikatinin işleyişi, karakterimizin yapıcısı, kalbimizin çevrildiği her yönde kurucusu odur. Fertler gibi, nesiller de onun eseridir.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Ferdin şahsî tarihinde muallimin izleri bulunur. Devletleri ve medeniyetleri yapan da, yıkan da muallimlerdir.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Muallim, sade zekâlı değil, beşaretlerimizin, ibadetlerimizin müjdecisidir.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Medeniyetler muallimle kuruldu. Çin dünyasının kurucuları hakîmlerdi. Mezopotomya medeniyetinin ilk sahipleri pateslerdi.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Medreselerin çatısı altında üç kıtayı istilâ etti. Üstadların yükseltildiği devirdir. Muallimin ön plânda rolü olduğunu biliyoruz.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
İstiklâl harbimizde, cepheye sırtında gülle taşıyan köylü  kadın kadar, istilânın acısını damarlara aşılayan muallimin rolü olmuştur.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Muallimi her devirde, o devrin ruh ve idarenin hüviyetine bürünmüş görüyoruz. Devirlerin idealizmini yaşatan muallimdir.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
İlk çağda  muallim, hakim yani hikmet adamı idi. Ortaçağda muallimlik rolü, zâhidlerin, din adamlarının eline geçti. Halkı yetiştiren, ruhlara istikamet veren onlardı. Rönesanstan sonra, muallimi: zekâyı, tabiat hâdiselerinin arkasından ve onların ışığında ilerleten lâboratuvarlarla atölyelerde buluyoruz.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
XIX. asırda ise, teknikle tecrübenin üstadı olan bu muallimle yan yana ve ona rakip olarak romantik aşkın telkincisi muallimi görmekteyiz.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Doğu’da, İslâm âleminde iki büyük muallim simasi göze çarpar: Menderesenin hâkimi skolâstik üstadlar ve tarikatların mürşidleri şeyhler.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Medrese; ilâhî iradenin emrinde ilerleyen insan şuurunu inkâr ederek Aristocu muhafazakârlığında inat ettiği için yıkıldı.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Tarikatları ise, asırların arasında tâ kalbinden kemiren şerîr kuvvet alevîlik olmuştur. Ve böyle bozuk bir zihniyete, kolayca ortak olan hayatî hazlarla yüklü bir âdap ve erkân silsilesi, tarikatları çürütmeğe kâfi geldi. İslâm âlemi, bugün bu iki çürütülmüş zihniyetin harabesi halindedir. 
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Milletimiz, hangi muallim tiplerini tanıdı? İslam’da, Peygamber ilk muallimdi. Devlet ve mektep işlerini birleştirmiş, devleti mektep haline getirmişti.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Devlet adamı, muallimin emrinde bulunduğu müddetçe cemaat ikbâl halinde yaşadı. Devlet adamının bendesi olduğu zaman, cemaat bozuldu, felâketler baş gösterdi.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Kur’an’la Hadis’in ebedî muallimliğinde, bunları yükseltmekten başka emelleri olmayan Ömer’ lerin devrinde İslam âlemi en mesut devirlerini yaşadı.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Dünyaya söz geçiren hükümdar yalnız müftüsüne itaat ediyordu. Âlimin atının ayağından sıçrayan çamurun bile şeref olduğunu kabul ediyordu.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Bizim bütün tarihimiz, muallimin yükseltildiği devirlerde şan ve şerefle medeniyet ve ahlâkın zirvelerine tırmanmış, muallimin alçaltıldığı devirlerde ise uçurumlara yuvarlanmıştır.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Muallimin alçaltılması, onun devlet emrinde bir bende haline getirilmesiyle başlar. XVII. asırdan beri, şeyhülislâmların birçoğu, devlet siyasetinin telkiniyle fetvalarını vermeğe başladılar. Gaye, hükümdara yaranmak, vasıta ise ilim ve şeriat oldu. Zamanla, medrese istiklâlini kaybederek, tamamiyle devletin eline geçti. Müderrisler, devlete ait menfaatlerin simsarı oldular.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Devlet siyasetini güdenler bu mevkilere getirilirdi. Sonra da daha beşikte iken ulema denen sabilerin başına sarık sarıldı. Nihayet sonuncusu, muallimliğin meslek halinden çıkarılması oldu.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Altmışdört meslekten insan, bugün muallimin adını taşımaktadır ve muallim, cemiyetin bir köşesinde hâfızaları kımıldatan bir tekrar âletidir.Muallimin mesuliyetleri çoktur ve cemiyet hayatının her sahasına uzanmaktadır.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Bir memlekette ticaret ve alışveriş tarzı bozuksa, bundan mullim mesuldür. Siyaset, milli tarhin çizdiği yoldan ayrılmış, milletinin tarihî karakterini kaybetmişse, bundan mesul olan yine muallimdir.Gençlik avârinin dâvasız, aileler otoritesizse, bundanda muallim mesul olacaktır.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Memurlar rüşvetçi, mesul makamlar iltimasçı iselir muallimin utanması icap eder. Din hayatı bir riya veya taklit merasimi haline gelerek vicdanlar sahipsiz ve sultansız kalmışsa, bunun da mesulü muallimlerdir.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Yüreklerin merhametsizliğinden, hislerin bayağılığından ve iradelerin gevşekliğinden bir mesul aranırsa; o da muallimdir. Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü o, imanların zayıfladığı devirlerde bu gevşemenin mesulü yine onlardır.
ÖĞRETMENİN GÖREVLERİ NELERDİR?
Bu kadar yükü muallime yüklemek, ilk bakışta fazla gibi görünüyor. Lâkin hepimizin ruh yapısı muallimin elinden çıktığı düşünülürse, hiç de yanlış değildir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
1. Her şeyden önce muallim, hayatımızın sahibi olmaktan ziyade sanatkârdır. Kullanıcısı değil, yapıcısıdır. Seyircisi değil, aktörüdür. O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar, bize sunar; biz yaşarız. Bizim vazifemiz, bu hayata anlayış katmaktır, anlayışla ona iştirak etmektir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Balın yemeyip yaptıktan sonra bize bırakan arının bu hareketini şuurlandırıp bir ideal haline getirirseniz, onda muallimi bulursunuz. O, ruhumuzdaki kat kat fetihlerin kahramanı ve şerefli sahibi olduğu halde, bu hayatı yaşamayı değil, ona hizmeti tercih ile seçmiş fedakâr varlıktır.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
2.Muallim, geçeceği yol bütün engellerle örtülü olduğu halde, buna tahammül etmesini bilen, tahammül etmesini seven idealcidir. İdealin düşmanları karşısında bile bunlara ‘beddua et!’ diyenleri, ‘hayır, ben beddua için gönderilmedim’ diye susturarak, ’bir gün gelecek bunlar dâvamıza en büyük hizmeti yapacaklardır’ diye teşbir eden rahmetler müjdecisidir. 
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Gücümüzün yetmediği yerde kalbimizin beddualarına, yüzümüzün güldüğü yerde gönlümüzün kin ve nefretlere karşı gelerek, bu beddualara kinleri, içimizdeki gizli kirli bir şeyi yolarak atar gibi, ruhumuzdan sıyırıp atabilecek el, muallimin elidir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
‘Kime karşı olursa olsun, her düşmanlık, mutlaka kendimize düşmanlıktır’ itikadına kalbimize muallim sokabilir. Zira böyle bir inanış ve bu inanışla yaşayış, bir tekilin, bir mücerred düsturun telkinin eseri olamaz. Bu yolda adanmış bütün bir hayat ister. Ve bu yol, yolcuları saadet kıblesine götürür. Gandi, İngilizlere karşı kinini unutmak için, oruç ibadetine senelerce nefsini adadı.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Tahammülsüzlüğün, şikâyetin başladığı yerde muallimlik dâvası biter. Muallim, daima muvaffakiyetsizliğinin, zaaflarının sebebini arayarak kendine düzeltmeye çalışmalıdır. Yine Gandi, talebesinde hata görürse, bunun sebebinin nefsindeki kifayetsizlik olduğunu kabul ederek oruç tutuyordu. Muallim, kaderin karşısına çıkardığı engellerle mücadele ederken sonuna kadar nefsinden fedakârlık yapmayı göze alabilen cesur insan olmalıdır.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
3. Muallimlik sevgi işidir, ruh sevgisidir. Ruhun ulvî olan isteklerine nefsinden her şeyi feda eden sevginin ferdi ulaştırdığı örnek insan mertebesidir. İdeale istediğimiz kadar, hattâ bizden istenildiği kadar örnek olmak mecburiyetindeyiz. Muallim halk gibi, her yaşayan gibi yaşayamaz. Herkesin sevinip güldükleri gibi sevinip gülmemize ‘bizim bildiklerimiz mânidir. Peygamberimizin bunu pek çok anlatan bir sözü var: ‘Eğer bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız ve zevklerinizi yapamazdınız’    Ve bu hale ancak sevgi yolu ile ulaşılıyor. Nefsin arzularından geçme hali, aşkın meyvesidir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
4. Muallim, hepimizin her an muhtaç olduğu doktordur. İman ve anlayış vasıtaları ile bizi tedavi eder. Muallim, insan olan varlığımızı alır, ona sonsuzluk dünyası olan ruhî hayat istasyonlarında yol alacak kudretin ve değerlerin aşısını yapar. Hayat, var olanı olduğu gibi tanıtmaya kabiliyetlidir. Muallim var olması lâzım geleni öğretir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Realitenin üstadı bizzat kendisidir, idealinin üstadı ise muallimdir. Sanatkârın ve bahusus edebî sanat sahiplerinin bu muallim rolünü yaptıklarını unutmamak lâzımdır. Peygamberlerse, en büyük ruh doktorları idiler; bütün insanlığın ruhunu kurtardılar. 
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Kalbe yapılan ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sevdiği için aldatmamak, ihmâl etmemek aşıları yapılır, cemaat sevgisi verilir. Böylece aşkın terbiyesinden sonra ferdin şahsiyeti işlenir. Her hareketinde kendinin olma, kendi kendine bağlı kalma aşıları verilir. 
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Duyguları hiç yoğrulmaya muhtaç değilmiş gibi çocuğa tabiat eşyası tanıtılıyor. Kültür dersleri, farazâ tarih ve coğrafya bile, eşya dersleri gibi okutuluyor. En büyük boşluğa doldurulacak olan din dersleri kabul edildi.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Muallimin vermesi gerekli bilgiler, ruhî yapının ulaştığı devrede muhtaç olduğu bilgiler; ruhî yapıyı işleyerek ona aşı olacak bilgilerdir; onu olduğu yerden bir adım daha ileri götürebilecek bilgilerdir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Edebiyat dersinde, zihinlere biyografi ve yalnız edebiyat tarihlerini aktarmak, edebî zevki olduğu gibi, durmadan matematik formülleri ezberletmek zekânın mücerred dönüşünden ibaret olan matematik kabiliyetini körleştiricidir. İlkokul çocuğuna, kendileriyle henüz hissî  temasa geçmediği eşyanın bilgisini vermek isteyiş, ondaki hissî yapıyı bozar ve kendini arama işinden onu alıkoyar.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Muallimin, irade kabiliyetimizi işlemi rolü ise, evvelkilerden daha mühimdir.
Muallimin yalnız iyi alışkanlıklarımızı harekete geçirmesi ve fena hareketlerimizi frenlemesi lazımdır.
Her şeyden evvel gencin, kendisine hayat sahnelerinin hepsi açık bulunan bir hayat adamı olmaktan korunması lâzımdır. Tarik yoluyla irşat, ruhlara çevrilmiş bir heykelciliktir.
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Muallim, bizim bütün ruh yapımızın sanatkârıdır. Böyle olunca da ondaki  sakatlıkların hepsinden mesuldür.
Doktorumuzdur, kurucumuzdur, düzenimizin bekçisidir, münasebetlerimizin düzenleyicisidir ve yaşamımızın üstadıdır. Zira, bunların hepsinden o, haberi olsa da olmasa da, mesuldür. Muvazenesizliğin, medeni terbiyedeki düşüklüklerin mesulü yine odur. 
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
5. Muallim, sahip olduğu bu mesuliyetle içimizde en fazla hür olan insandır. Çünkü mesuliyetimiz, hürriyetimizin kaynağıdır.
Maarif demek, muallim demektir. Descartes ‘hür olmayan düşünce, düşünce değildir.’ diyor. Bu söze inanarak diyebiliriz ki; hür olmayan muallim , muallim değildir. Mahkûm edilmiş fikir ve irfandir. Fikir ve kültürün mahkûmiyeti en az vatan toprağının esaret altında kalması kadar acıklıdır. 
MUALLİM NASIL BİR İNSANDIR?
Muallimi bu karakterleri ile tanımayıp onun millet ruhunun yapıcısı olduğuna inanmayan bir zihniyet, muallimi basit bir memur kadrosu haline koyar ve her tarafından çiçeklenecek kültür ağacını kökünden baltalar.