17 Mayıs 2018 Perşembe

AHLAK

 Kitabın Adı: Ahlak
Yazar: Nurettin TOPÇU
Yayınevi: Dergâh
Sayfa Sayısı: 222
Baskı Sayısı: 4

KİTAPTAN SEÇMELER…
AHLAKIN KONUSU

İnsanlar, ilk medeniyetlerin kuruluşundan beri, kendi hareketlerinin değerlendirilmesi temeline dayanan ahlak ile uğraştılar. Çin’de Konfüçyüs, Hindistan’da Buda ahlaklı yaşamanın yollarını araştırırken bu yolların mutluluğa götürdüğünü söylediler. Bunlar gibi, ilahi birer ahlak sistemi getiren peygamberler de, ahlakdışı davranışların, sonunda insana pişmanlık getirici olduğunu ya da insanlığı mutlaka felakete götüreceğini anlattılar. Eski Yunan’da ahlakın akla dayalı sistem halinde kurucusu olan Sokrates, ahlak kültürünün ‘’kendini bilmek’’ten başka bir şey olmadığını söyledi. Ondan önceki Yunan düşünürleri hep madde dünyasının yapısını anlamaya çalışıyorlardı. Sokrates, onların yanlış yolda olduklarını, hakikati araştıran gözlerimizi dışımızdaki dünyadan çekip kendi içimize çevirmemiz gerektiğini ileri sürdü; insan düşüncesini ‘’fizikten ahlaka yükseltti’’. Ona göre aklın, sapıklıklara düşmeden dosdoğru ilerleyişi ile ahlakın hakikati elde edilir.
Akıl insanı mutlaka iyiye götürür.
Eflatun ahlakı ‘’iyilik ilmi’’ diye tarif etti.
Kant ahlakı ‘’ ödev ilmi’’ diye tarif etti.
Bize içinizden seslenen, doğru yolda yürümemizi öğreten vicdanın sesidir.
Ancak kendi vicdanlarının sesine kulak tıkayanlardır ki her türlü ahlaksızlığı yapabilirler ve böylelikle akıllarının gösterdiği yoldan uzaklaşmış olurlar.
İyilik yapanların her zaman akıllı insanlar olduğunu görüyoruz. Akılsızların iyilik yapma sevgisine sahip olduklarını söyleyemiyoruz. Büyük ve küçük iyilik yapan bir insanın budala olduğunu düşünemiyoruz. Düşmanlarına bile iyilik yapanları tebrik etmekten zevk duyuyoruz
Bazıları da ahlakın konusunu duygular alanında aradılar.
Bir iyilik yaptığımız zaman içimizde sevinç ve kendimizi tebrik duyguları buluyoruz.
Milletleri uğrunda, sahip oldukları varlıkları ve hatta canlarını bile feda eden kahramanların bu hareketi bir fikir ve hikmet eseri olmaktan çok, içlerinde sürekli olarak yaşattıkları yüksek duyguların zorunlu sonucudur.
Ahlak hakkında daha yeni görüşleri ortaya koyan sosyologlar onu, toplumun emirleriyle yasaklarına uymakta aradılar ve şöyle tarif ettiler: ‘’Belli bir devirde belli bir insan topluluğu tarafından benimsenmiş olan davranış kaidelerin bütünüdür’’ . Bu anlayışa göre ahlaklık denen şey, devirler ve toplumlar arasında değişebilir. Her toplum içinde yaşadığı şartların hazırladığı kendine özel bir ahlak anlayışına sahiptir.
Kendi varlığının zorunlu olarak ortaya koyduğu ahlakın dışında başka ahlak kaideleri ona zorla kabul ettirilemez. Bunun için yapılan zorlamalar, toplum yapısında sakatlıklar doğurur. Toplumun yaşattığı davranış kaidelerinin karşısında ferdin işi, bu emirlere uymaktan ibarettir. Uymayanlar, anormal ve ahlakdışı insanlardır.
Sosyolojinin ahlak görüşünü daha ileri götürenler ahlakı, her toplumda benimsenmiş olan yaşayış tarzının tanınmasından ibaret bir ‘’örf ve adetler ilmi’’ haline getirdiler.
Ahlakın konusu üzerindeki görüşlerin hepsinde ortaklaşa olan, onda ruhsal ve sosyal unsur bulundurduğudur.
Ancak düşünen varlık olan insanın serbest kararının eseri olan hareketler ahlaki sayılıyorlar ve yalnız insan ahlak olayını yaşayabiliyor. Derece derece yüksek ahlak değerini taşıyanlar hareketlerimiz, öbürlerinden daha şuurla yaptıklarımızdır. Aynı zamanda hiçbir ahlak hareketi yoktur ki, değişik görünüşler altında da olsa, gizli veya açık bir sevinç duygusuna bağlanmış olmasın.
İnsan eğer yalnız başına yaşasaydı, ahlak diye bir şey söz konusu olamazdı. Çünkü ahlaklılık ve ahlaksızlık diye, mutlaka bir insanın başka insanlar üzerinde yaptığı istenen veya istenmeyen etkilere denir. İnsanın kendi kendisine karşı ahlaklı veya ahlaksız olabileceği düşünülemez.

AHLAK VE İLİM
Ahlakın Karakterleri

Bir ilimin var olabilmesi için, onun kendine özel, yani başka ilimlerinkinden ayrı bir konusu ve bu konuyu incelemeye elverişli yine kendine özel metotları bulunması lazımdır.
a)     Hâlbuki ahlak, var olandan işe başlayarak, olması lazım geleni yani ideali araştırır.
b)    Ahlakın kaideleri, evrensel oldukları bilinen bir takım ilkelerden çıkarılır.

a)     Ahlak yalnız irade olayları alanında psikoloji ile elele veriyor.
b)    Psikoloji, insan ruhunda hürriyetin var olup olmadığını araştırır.

Özet
Ahlakın kendine özel konusu ve metotları vardır. O da bir ilimdir. Ancak ideali araştırması ve kaideler ortaya koyması bakımından öbür ilimlerden ayrılır. Hürriyetimizin değerlendirilmesi bakımından psikolojiden de ayrılır. Ahlak incelemelerinde sübjektif metot kullanılır. Ahlak, örf ve adetleri tanıtan sosyolojiden de ayrılır.


AHLAK VE SANAT

Ancak ahlaklılık bununla da kalmıyor. Başkalarını sevindirmek, yoksulları varlığa kavuşturmak, mazlumları zulümden kurtarmak için yapılan davranışlarda, belli fertlere ve cemiyetlere uzanan fedakârlıklarda bile sadece vicdanın emrine uymanın kendimizde geçiren sevincini yaşıyoruz. Ahlakta başkalarına faydalı olmak belki bir sonuçtur. Lakin ahlak hareketini yaparken her şeyden önce böyle davranmaya mecbur olduğumuzu içten duyarız. Başka türlü davranmak bizi insanlığımızdan utandırır.
Namık Kemal ile Mehmet Akif’in kendindeki karakter ihtirasını şiirleştirirken insanın ahlaki sefaleti karşısında bazen çok şiddetli olduğunu görüyoruz. Ömer Seyfettin, eski ve yeni Türk Kahramanlarını yaşatan hikâyelerinde, hiçbir kuvvet karşısında alçalmayan Türk ruhunun yüceliğini tanıtmak istemiştir. Faust dramını yazan Alman şairi Goethe, aynı zamanda büyük bir ahlakçı idi.

AHLAK VE DİN

Geçen asrın sonlarında Fransa’nın iki şehrinde yapılan istatistikler, dini inançları zayıflatan öğretimin ilerlemesiyle intiharların da arttığını göstermektedir. Eskimolar arasında yapılan araştırmada, toplu olarak dini merasimlerle geçirilen kış mevsiminde intihar sayısının azaldığı, av yapmakla dağınık geçirilen yazın intiharların çoğaldığı görülür. Bu gözlemler, dini inançların, ruhu kuvvetlendirme yoluyla intiharı önlediğini ortaya koymaktadır. Yalnız intihar değil, bütün ahlak dışı haller, ruhun zayıflamasından doğarlar. Hırsızlık yapan, çok defa yoksulluğa dayanamayan zayıf ruhlu insandır. Kazanç yolunda dostluklara kıyan, başkalarının üstün varlığına tahammül edemeyen haset sahibidir. Zalimin zulmü, ruh kuvveti olmayan kişinin korkusundandır: Ya kendini koruyamamak veyahut da etrafında kendinden başka ve üstün kuvvetlerin bulunması korkusundan.
Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u aldıktan sonra bu şehrin Rum halkına çok iyi davrandı. Onlara imtiyazlar verdi. Dileklerini benimsedi ve onları bazı vergilerden affetti. Bu büyüklüğün karşısında Rumlar onu çok sevdiler. Daha fethin ikinci yıllarında Türkleri İstanbul’dan çıkarmak ve Bizans’ı kurtarmak için, Avrupa’da Paris şehri etrafında Hristiyan milletlerin katıldığı bir Haçlı ordusunu hazırlanıyordu. Bundan Türk sultanı telaşlanmadı. Çünkü o, af yolu ile Bizanslıların kalbini kazanmıştı. İstanbul’dan Paris’e koşup giden piskoposlar (papazlar) heyeti, Haçlıları, şu sözlerle şaşırttılar ve emellerinden vaz geçirdiler:
-Sakın bizi kurtarmak için Türklerle harbe gelmeyin. Bizi karşınızda bulursunuz. Biz Türk padişahı ile çok iyi anlaştık. Onunla yaşamak istiyoruz.
Bu olay ruh kuvvetinin kılıç kuvvetine, hiçbir ölçüye vurulamayacak kadar üstünlüğünü göstermektedir.
Başka bir örneği de Haçlı Seferi’nden verelim: XI. Asrın sonunda Haçlılar, Kudüs şehrini Müslümanlardan alınca bu şehrin Müslüman halkından yetmiş bin insanı öldürdüler. Bu olaydan 88 yıl sonra Kudüs’ü Haçlılardan geri alan Türk hükümdarı Salâhaddin-i Eyyubi, şehre girdikten sonra hiçbir insana dokunmadı, intikam almadı, vaktiyle yapılan fenalığı, fenalıkla karşılamadı.
Bu olayların ortaya koyduğu gibi, zulüm yapmayarak kalp kazananların bu hali, ruhlarının kuvvetli oluşundan ileri gelmektedir.
Dünyamız güzel, insanlar sevimli olur. Hayat yaşanmaya değer ve yeryüzünde sonsuz yaşamanın aşkı canlanır. Ruhu kuvvetli insan, ahlaklı insandır. Kin, zulüm, kıskançlık ve düşmanlık duyguları, ruhun kuvvetsizliğinden doğmaktadır.
Ahlaklı insan, ruhundaki kuvveti arttırdıkça, kötülüklerden kurtulur, yalancılık, riyakârlık ve dalkavukluk gibi kirlerden temizlenir. Olgunlaşır ve yükselir.
Ruh kuvvetini bizde arttıran kaynağın dinde olduğunu söyledik. Dinlerde birtakım düzenli hareketler halinde yapılan ibadetlere gelince, bunların gayesi de yine ruh kuvvetini arttırmaktır. Bu gayeden ayrılınca manasız hareketler halinde kalırlar ve kendilerini yapan insanı otomatlaştırırlar.

AHLAK DUYGUSU SAYGI

Hepimiz, insanın bütün yaratıklara üstlüğüne inanıyoruz. Bu inanç her şeyden önce, başka varlıklarda bulunmayan değerlerin kendimizde bulunduğu veya bulunması gerektiği düşüncesinden kaynayıp gelmektedir. Bu inanca sahip olmadan yaşayamıyoruz. Şüphesiz insanda, hayvanların sahip olduğu içgüdüleri şuurla besleyen duygular da vardır. Ancak insan kendi şahsiyetini yuğurmada iken, hayal gücünün dünyasını, kendinde, hiçbir zaman hayvanda benzeri görülmeyen yüksek duyguların bulunduğunu belirten hayallerle doldurur. Başka insanlara da bu gözle bakar.
Saygı öyle bir cevherdir ki biz istesek de istemesek de layık olduğu yerde mutlaka doğacaktır.
Saygı bütün ahlak duygularının kaynağıdır.
Kendilerine karşı saygı duyulanların bu saygıya layık olup olmadıkları ayrı bir konudur. Saygıyı duyan insanın asıl kendi ruhunda bir büyüklük yaşanmaktadır. Saygısı ne kadar çok ise insan o kadar büyüktür.
Saygının hareketler halinde belirtilmesinde, tarihimizden örnekler verelim: Osman Gazi, Anadolu’ya geldiği zaman misafir olduğu Şeyh Edabali’nin evinde yatak konulan Kur’an’ın karşısında ‘’Allah kitabının huzurunda yatılmaz’’ diye bütün geceyi saygı duruşunda geçirmişti.
Fatih Sultan Mehmet, Hükümet adetlerine aykırı olduğu halde hocası Molla Gürani ile karşılaştığı yerde elini öperdi. Kendi deyişi ile zamanın imam-ı azabı olan Molla Hüsrev’e camide bile rastlasa ayağa kalkardı.
Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden dönüşte yolda atının ayağından kendisinin elbisesine çamur sıçratan İbni Kemal’in bu hareketini kızgınlıkla karşılamamış, çamura bulaşan kaftanını çıkarmış ve ‘’Âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur bile bizim için şereftir. Alınız bunu tabutuma örtünüz!’’ demişti. Bu hareketiyle ilme ve âlimlere karşı saygısını gösterirken sonraki nesillere de en büyük örnek olmuştu.
Başkalarını aldatmak, başta gelen bir saygısızlıktır. Aldatılan insanın, karar verici irade sahibi şahsiyetini tanımamaktır, ondaki insan olan varlığı hiçe saymaktır.
Başkasına verdiği sözü tutmayan, başkalarının insanlığına saygısız demektir. Bu bir ahlak düşüklüğüdür. Ahlaklı adam, verdiği sözü mutlaka yapar.
Başkalarının her türlü fikirlerine saygılı olmalıdır.
Hiç kimsenin başkalarının da kendisi gibi düşünmelerini istemeye hakkı yoktur. Her günkü yaşanan olaylar üzerinde olduğu gibi bir toplulukta, bir mecliste herkes kendi görüşünü serbestçe söyleyebilmen ve karşısındakiler onu saygı ile dinleyebilmelidirler. Başkalarının görüşleri bizimkine ne kadar aykırı olursa olsun, insan düşüncesinin eseri olduğu için onu sakin, saygılı ve edepli halde dinlemeliyiz. Olgun ve medeni insanlar böyle yaparlar. İnsana saygı bilmeyen geri ve barbar topluluklar ise, kendi görüşlerine uymayan sözler söylenip tenkitler yapılınca bağırır, saldırır ve yumruklaşırlar.
Olgun ve medeni insanların en değerli zihni karakteri, hoşgörüdür. Hoşgörü, başkalarının görüş ve düşüncelerini, dini, siyasi her türlü inançlarının saygıyla karşılamaktır. Başkaları bizden başka türlü düşünebilirler, bize gülünç görünen örflere bağlanabilirler, bizim küçük gördüğümüz değerleri yaşatabilirler. Bizim insanlık görevimiz, bunların hepsini saygıyla karşılamaktır. Hoşgörüye sahip olmayışın doğurduğu hamlığa taassup adı verilir. Taassup, düşüncenin her alanında hakikatle hürriyetin düşmanıdır, fikirler dünyasında yapılan zulümdür.
Bir okulun veya herhangi bir kurumun kendinde yaşattığı düzeni koruma kuvvetine disiplin denir. Disiplinsiz ne bir okul, ne bir ordu, ne de herhangi bir kurum yaşayamaz. Düzen bozulunca işler aksar. Bu halin ilerlemesi ise mutlaka yıkımdır. Disiplin bir kurumu yaşatan ruhsal bir güçtür. Ona saygı duymalıdır. Her yerde toplum düzenini bozan davranışa anarşi derler. Anarşi ahlakın tam karşısındadır.
İnsan, sözleriyle davranışlarında başkalarına karşı nazik olmalıdır. Nezaket, medeni ve olgun insanın karakteridir. Yapmacık değil de samimi yanı inanılmış olduğu zaman, insan karşısında duyulan saygının eseridir. İnsanın büyüklüğüne inanmaktan doğar. Kaba olanlar, insanı bir bedenden ibaret gören, ruh varlığından bilgisi olmayanlardır. Kabalık insanı adım adım hayvanlığa yaklaştırır.
Hep birbirimize karşı nazik davranmakla sevgimiz artar, ruhumuz kuvvetlenir ve yaşamak güzelleşir.

ALİ FUAD BAŞGİL’DEN OKUMA PARÇASI

-Çalışmak için müsait gün ve saat bekleme. Bil ki, her gün ve her saat çalışmanın en müsait zamanıdır.
-Çalışmak için müsait yer ve köşe arama. Bil ki, her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.
-Çalışmaya oturduğun zaman tıpkı ateş hattında düşman gözetleyen bir asker gibi uyanık ol ve dikkat kesil. Bütün ruhi ve bedeni kuvvetinle kendini işe ver.
-Çok düşün ve iyi bil ki, çalışmak mutlaka hareket etmek veya okumak, yazmak değildir. Düşünen bir insan, maden kuyularında kazma sallayan işçiden daha çok çalışıyordu.
-Sebat et, genç dostum, sebat et! Damlaya damlaya göl olur. Aynı noktaya düşen damlacıklar, zamanla mermeri bile deler.
-Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yaptığını ve yarın ne yapacağını kendine sormadan uyuma.
-Dikkat et: Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve manalı olsun.
-Kişinin kıymeti dilinin altında ve kalemin ucunda gizlidir. Onu söz ve yazı açığa vurur.
-Çok konuşma, Yerinde ve özlü konuş. Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.
-Dilini tut ve bil ki, dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.
-Bir kimsenin yüzüne karşı söyleyemeyeceğini arkasından söyleme ve bil ki arkadan konuşma korkaklığın en iğrenç şeklidir.
-Yalan söyleme. Yalan söyleyen, tutulmak korkusu içinde yaşayan hırsız gibidir.
-Herkesçe beğeniler asıl güzellik, ahlak güzelliğidir. Çünkü ahlakı güzel insan her yaşta güzeldir.
-Dostlarına vefalı, düşmanlarına müsamahalı ol ve yere yıktığın düşmanını tekmeleme, alicenaplık göster. Vefa ve alicenaplık yüksek ahlakın iki parlak şiarıdır.
-Büyüklere hürmet et. Ta ki büyüdüğün zaman sende küçüklerden hürmet göresin.
-Kusurlarını kendin gör. Ta ki onları tamir ve ikmal edebilesin.
-İyiliğe karşı iyilik adalettir. İyiliğe karşı kötülük cinayettir. Kötülüğe karşı iyilik ihsan ve atıfettir ve insanlığın en büyük derecesidir.
-Kendinden üsttekilere değil, kendinden alttakilere bak, rahat edersin.

İNSAN HAYATININ GAYESİ ERDEM VE MUTLULUK

İnsan, yalnız fizyolojik fonksiyonlarıyla yaşamayan yaratıktır. Onun bedene ait fonksiyonlarını belki bir vasıta olarak kullanan ruhsal fonksiyonları vardır. Ruhsal yapı, insanı geçmişten gelerek geleceğe çevrilen idealist bir varlık halinde yaşatmaktır. Onun yaşattığı temel ideal, mutlu olmaktır.

SOSYAL YAŞAYIŞ KURALLARI

İnsanın hür oluşu ona, toplum içinde yalnız kendi isteklerine uyarak yaşamaya hak kazandırmaz. Hürriyetimiz sınırsız değildir. Bedenin hürriyeti bir yandan ruhun hürriyeti sınırlandırır.
Hürriyetini seven insan, başkalarının hürriyetine saygılı olmalıdır. Başkalarının hürriyetine saygılı olmak, toplum düzenini kuran ve yaşatan bütün kurallarına uymakla olur.
Medeni hayat ilerledikçe sosyal yaşayışın kuralları çoğalır.
Özet
Fertlerin her zaman uymaları zorunlu olan, toplu yaşayış kuralları vardır. Ferdin hür oluşu, bunları çiğnemesinde değil, belki onlara uymak istemesinde aranır. Medeniyet ilerledikçe bu kurallar çoğalır. Disipline uymak, olgunlukla ahlaklılıktan doğar.

ALIŞKANLIK VE AHLAK TERBİYESİ

İnsanlar doğuştan, düşünme yetisine sahip oldukları gibi ahlak yetisine de sahiptirler. Şuurun gelişmesinde zihnin terbiyesine lüzum olduğu gibi ahlakın gelişmesinde de ahlaki terbiyeye ihtiyaç vardır. Çevrenin iyi şartları kötü bir insanın iyiliğe doğru yönetilmesine yarayabildiği gibi, çevrenin fena şartları bir iyinin kötülüğe sürüklenmesine yarayabilir. Kötülükten uzaklaştırmak ve iyileri daha ileri iyiliklerin hizasına yükseltmek, ahlak terbiyesinin işidir.
Ahlakta öğütlerin faydası vardır ancak kendine hazır olanlar üzerinde öğüt etkili olur. Ona hazırlanmamış olanlar için öğüt ‘kuru nasihat’tir, onlar öğütlerden kuvvet alamazlar, çünkü onu benimseyemezler.
1.Ahlaklılık ve ahlaklı davranış, söz veya fikir halinde ileri sürülmeden önce onu hareket halinde yaşatmak ve ahlak olayını yaşayan insanda iyilik duygusunu yaratmak lazımdır. Düşünmeden önce duymalı, öğrenmeden önce ıstırabını çekmelidir. ‘’Bir şeyin ıstırabını çekmeyen, onu ne tanır, ne de sever’’ deniyor. Musset’in sözüyle ‘’İnsan bir çıraktır, onu yetiştiren ıstıraplar yani çekilen acılardır.’’ Acı çekmek, yaşamakla olur. Bu sebepten insan yaşadıkça ve acılar çoğaldıkça ahlakı yükselir ve değerlenir.
2.Ahlak terbiyesinde, kötülüklerin denenmesinden kaçılmalıdır. Sempati duygusu, hareketler dünyasında ruhları birbirine yaklaştırıcı ve davranışlarda da bulaşma sağlayıcı olduğundan, kötü olmamak için kötülüklerden uzak durmamız gerekiyor. ‘’Ben kötü insanlara yaklaşırım ama kötü olmam’’ sözü psikolojinin gerçeklerine aykırıdır. Üzüm üzüme baka baka kararır. İnsan yaklaştıklarından huy kapar. Bu yüzden her çevrenin kendine özel terbiyesi vardır.
3.Kendimizden örnek vererek iyiliği sevdirmeliyiz. Bir öğretmen öğrencilerine kendindeki çalışma, saygı, ödev, adalet ve millet sevgisi, kanunlara bağlılık gibi halleri davranışlar halinde göstermeli, bütün bu üstün ahlak değerlerine kendi varlığını örnek yapmalıdır.
4.Ahlakı yükseltmede göz önünde tutulacak önemli bir iş de, kişinin şahsiyetine değer vermektir. Bir insanın kötülüklerini yumruk halinde yüzüne vurmakla o insan düzeltilemez.



Özet
Ahlak terbiyesi çok basamaklı bir çalışma ile olur. Ahlaklılık bilgi olmadan önce hareket halinde yaşanmalı ve böylece yaşanmış bir duygu olmalıdır. Kötülüklerin denenmesi çok defa zararlı bir denemedir. İyiliği aşılayanın kendinden örnek vermesi gereklidir. Eğitilen kişinin şahsiyetine değer vermelidir. Ahlak yolunun aydınlatılmasında öğütlere de ihtiyaç vardır. Sonunda ahlaki davranış, alışkanlık haline getirilmelidir. Geleceğimizin sahibi gençlikte kazanılan iyi alışkanlıklardır. Kötü alışkanlıklar, insanı esir eden en tehlikeli kuvvetlerdir.

AHLAKIN PSİKOLOJİK GÖRÜNÜŞÜ

Ahlakın, biri psikolojik öbürü sosyolojik olmak üzere iki türlü görünüşü vardır. Ahlaki davranışlarımıza temel olan değer hükümleri düşüncenin eseridirler, ruh yapımızdan doğarlar. Adalet, merhamet, ödeve bağlılık gibi değerlerin, insan düşüncesinin evrensel hakikatler diye tanıdığı temeller olduğunu biliyoruz.
İyi ile kötüyü ayırt etme yetisi bizde doğuştan vardır.

BENLİK VE ŞAHSİYET

İnsan, düşüncesiyle ilkin kendi varlığını anlıyor. Bu bilgi ile beraber kendi hareketlerini yine kendi idare ettiğini de anlıyor. Bu anlayış benlik fikrini meydana getiriyor. Şu halde benlik veya şahsiyet, insanın kendi kendinin farkında olması ve kendi hareketlerini idare etmesidir.
Özet
Benlik veya şahsiyet, insanın, kendi kendisinin farkında olması ve kendi hareketlerini idare etmesidir. Şahsiyetin temel yapısında akıl ve hürriyeti görüyoruz. Benliği meydana getiren unsurlar, maddi, ruhsal ve sosyal olmak üzere üçe ayrılırlar. Çocuğun benliği vücudundan ibarettir. Olgunlaşma ile ruhsal benlik meydana çıkarak maddi benliğin değerini azaltır. Daha sonra sosyal benlik doğar. Bu, toplumdaki yerimizin bize sunduğu benliktir. Sosyal benlik geliştikçe ruhsal benliği törpüleyici bir kuvvet olabilir. Üst-ben, ana-babadan ve atalardan gelip de, içimize sinerek farkında olmadan davranışlarımızı idare eder.
Şahsiyet, somut ve her zaman hareket hazır bulunması gereken bir bütündür. Bütün hareketlerimizde şahsiyetimizin damgası vardır. İyi bir ahlak terbiyesi, şahsiyetin bütününü değiştirme gayesini gütmek zorundadır.

KARAKTER

İnsan düşüncesinin ölüme kadar hiç kesilmeyen sürekli ve değişmez bileşimine benlik veya şahsiyet demiştik. Onun davranışlar ve tepkiler halinde görülen özelliklerine karakter diyoruz. Karakter, bir ferdi veya fertler zümresini başkalarından ayırt eden, alışkanlık haline gelmiş hareket ve tepki tarzlarının bütünüdür. Hareketlerin ortaya koyduğu karakter, insanın zeka, duygu ve irade yapısının özelliklerini gösterir.

8 Mayıs 2018 Salı

2017 - 2018 ÖĞRETİM YILI MEZUNİYET KONUŞMASI

22. dönem mezuniyet programımıza hoş geldiniz diyor, sizleri saygıyla selamlıyorum.

Bugün burada,  ortak bir sevinci paylaşmak için toplanmış bulunuyoruz. Sevincimiz bugün itibariyle okulumuzdan 189 öğrencimizi geleceğe uğurluyoruz.

Bu gururu bize yaşatan öğretmen Kadromuza; ortaya özgüvenleri yüksek, insan ilişkilerinde başarılı,  Milli ve Manevi değerlerimize bağlı, erdemli, kişilikli ahlaklı vatanını ve milletini seven, demokrasiye inanmış ve insan haklarına saygılı gençler yetiştirdikleri için kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum.

Kıymetli velilerimiz, sizler bu törenin, en mutlu ve en onurlu kişilersiniz. Çocuklarınızın dört yıllık  eğitim yaşamı boyunca, onların sevinçlerini ve üzüntülerini paylaştınız. En kötü zamanlarında onların en büyük destekçisi, siz oldunuz. Bundan sonraki öğrenim hayatlarında hem de yaşamlarında onların en büyük destekçileri olmaya devam edeceksiniz. Öğrencilerimizin yetişmelerinde ve okulumuzun gelişmesinde yardım ve çabalarınız için hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.

Sevgili Öğrencilerimiz,  Sizinle son iki yıldır birlikte olabildik. Ancak inanıyorum ki biz sizlerle, bu süre zarfında kalpten kalbe ve asla kopmayacak bir bağ kurduk. Dönem sonu itibariyle mezun olacak ve hayatın basamaklarını tırmanmaya başlayacaksınız. Burada kazandığınız insani değerleri, birlik beraberlik ruhunu, akılcı düşünebilmeyi,  görev ve iyi vatandaşlık bilincini ve medeni çizgiyi mütemadiyen hissedeceksiniz, yaşayacaksınız. Bir düşünür  “ insan gayesi nispetinde büyüktür” der. Sizlere gaye insan olmayı, medeniyet ülküsünü ve yenilikçiliği, değişimciliği, milli ve manevi değerlere saygıyı öğretebilmişsek huzur içinde olduğumuzu bilmelisiniz.

Sevgili öğrenciler, bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir. Bu yüzden bu okulda kazandığınız donanımla tüm yaşantınızda, farklılıklarımızı zenginlik olarak görecek ve hep birlikte geleceğimizi tarihimizde olduğu gibi birlik ve beraberlik anlayışı ile aydınlatacaksınız. Çanakkale’yi  geçilmez yapanları, Çanakkale Şehitliğinde, Dumlupınar'da Kocatepe’ de, Malazgirt’ te, bu Toprakları vatan yapmak için 15 Temmuzda can verip, yan yana yatanları, Ay yıldızlı şanlı bayrağımıza renk verenleri tanımalı ve çok daha önemlisi, anlamalıyız. Onların torunları olarak biz de yan yana, omuz omuza olmalı bu ülkeyi hep beraber geleceğe, aydınlık yarınlara taşımalıyız.

Unutmayınız ki, geçmişten devraldığımız sorumluluklarımız yerine getirilmeyi, çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma onunda üzerine çıkma hedefimiz, gerçekleştirmeyi beklemektedir. Yani sizleri beklemektedir. Bunun için çok çalışmalıyız ve mutlaka tecrübelerden dersler çıkarmalıyız.

Çünkü dünden ders almamış olanın yarını da dün' dür.  Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün deyişiyle; "çalışmadan, yorulmadan, üretmeden, öğrenmeden yaşamanın yollarını aramayı alışkanlık haline getirmiş milletler; önce haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini daha sonrada istiklal ve istikballerini kaybetmeye mahkûmdurlar. "

İşte sizler tüm bu ilkeler doğrultusunda, nerede olursanız olun hangi görevde bulunursanız bulunun asla unutulmamalı ki farkınız varsa farkedilirsiniz.
 Bu farka sahip olmanız için hayat boyu, ya çevrenize model olun ya da bir modeliniz  olsun. Şanlı tarihimiz yaşam boyu model alacağımız şahsiyetlerle doludur. Bağımsızlık aşkımızın kahramanı Gazi Mustafa Kemal modeliniz olsun. Bizans surlarına diz çöktüren, uygarlık tarihinin taşlarını yerinden oynatan, istikbalin padişahı, Fatih Sultan Mehmet modeliniz olsun. Avrupa kapılarına sözde değil, özde insan haklarını götüren Dünya İmparatoru, Muhteşem Süleyman modeliniz olsun. 8 yıllık iktidarına 80 yılı sığdıran ve adeta dönemin ikindi güneşi kabul edilen Yavuz Sultan Selim modeliniz olsun. Hoşgörü akımının öncüsü Mevlana modeliniz olsun. Gönül coğrafyamızda medeniyetimiz için mücadele eden, hürriyet aşkımızın şairi Mehmet Akif Ersoy modeliniz olsun. İnsanlığın yüz akı fahr-i kâinat efendimiz modeliniz olsun.

Bu duygu ve düşüncelerle sizleri başarılı ve sağlıklı bir yaşama uğurlarken, törenimizi onurlandırılan tüm konuklara şükranlarımı arz eder, Ataköy Atatürk ortaokulu adına saygılar sunarım.



23 Şubat 2018 Cuma

ABDURRAHİM KARAKOÇ'UN KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ…

KİŞİSEL ÖZELLİKLERİ…
"Abdurrahim Karakoç şahsiyet abidesi bir yiğit, bir bilge, bir alperen olarak hayatımıza giren en tatlı, en güzel şairlerimizden birisidir."
 Abdurrahim Karakoç, dâvâ şiirleriyle tanınmış ve sevilmişti. Hâlbuki o aynı zamanda bir gurbet, bir hasret, bir muhabbet ve bir sevda şairiydi.
"Abdurrahim Karakoç, Türkiye'de millî ve İslâmî şiirin seçkin simâlarından biridir.   'Hak Yol İslâm Yazacağız' isimli şiiri birçok insan tarafından ezberlenmiş ve hala dillerde pelesenk olmaya devam ediyor. Köküne, geleneklerine, değerlerine ve milletine bağlı, ufku açık, yerli zeminde sanat yapan çok değerli bir şairdi. Halk edebiyatımızın gerçek temsilcilerindendi. Sadece meşhur olan 'Mihriban' gibi şiirleriyle değil, duygu yüklü ve fikir yoğunluklu şiirleriyle de edebiyat tarihimizin unutulmayanları arasında yer almıştır.
 En çok dikkat çeken özelliği, özü sözü bir oluşudur. Dobra dobra konuşan, mertçe yazan ve fikirlerini açık bir şekilde ilan eden nev'i şahsına münhasır bir münevver, bir kalem ve kelâm ustasıydı.
Bugün şiir yazan genç şairlerin önünde kale gibi duran, usta bir isimdir Abdurrahim Karakoç.
 Erdemlerle yüklü eserleriyle her zaman hatırlanacak bir söz kahramanıdır. Her zaman okunması, şiirlerinden ve fikirlerinden ışık alınması gereken bir edibimiz, bir sanatkârımızdır. Çorak bir vadide has şiirler, öz eserler vermiştir.
Abdurrahim Karakoç toplumun atan nabzı, sızlayan vicdanıdır. Gördüğü çarpıklıkları alenen yazar, gerekli yerleri ve makamları iğneler, hastalıklara deva, sıkıntılara çâre arar.
 "Tohdur Beğ" onun biraz mizahî ama daha ziyade yaşanmış acıları yansıtan ilgi çekici bir şiirdir:
Hemen ardından gelen "Hakim Beğ" de benzer çağrışımları olan, sızılı insanların hislerine tercüman olan bir başka sosyal boyutlu şiirdir:
Şairimiz de arada bir bunaldığında, problemler karşısında usandığında yaradanına sığınır. Sevdikleri için ettiği "Dua" bu iltica şiirlerinden biridir:
Bir başka yakarış şiiri de "Yalvarış"tır. Bu şiirde insanoğlunun serencamı ve ömrünün kısalığını veciz ifadelerle dile getirir. Şiirin ilk kıtası bile sadece bu haliyle insanoğluna önemli ikazlarda bulunuyor:
Ve elbette Abdurrahim Karakoç'un bugün için en çok sevilen şiiri "Mihriban"dır. Bir başka adı ise "Aşk". Musa Eroğlu'nun bestelediği ve sazıyla çalıp söylediği bu şiir âşıkların dillerinden, sevdalıların gönlünden düşmeyen bir türküdür.
Kuvvetli teşbihler, semboller ve hâfızalara kazınan kelimeler...
 Abdurrahim Karakoç, diğer yüzlerce şiirini bir kenara bıraksak bile "Mihriban" şiiriyle halk edebiyatımızın müstesna köşelerinden birini her zaman işgal edecektir. Çünkü milletimiz şairimizin hüznünü benimsemiş, duygularına râm olmuştur. Onun nezih ifadelerle dillendirdiği bu aşk sıradan bir tutku değil, manevi boyutu da olan bir sevdadır.
Abdurrahim Karakoç, sadece şiir yazıp kenara çekilen şairlerimizden değildir. O şiir üzerine, kültür üzerine, medeniyet ve sanat üzerine düşünen, düşündüklerini kaleme alan bir edebiyatçıdır.
Abdurrahim Karakoç’un şiirlerini Dadaloğlu’na Karacaoğlan’a bazıları da Fuzuli’ye benzettiler. Erzurumlu Emrah, Bayburtlu Zihni, Nef’i, Seyrani ve Dertli’den daha iyi olduğunu söyleyenler de oldu. Oysaki Abdurrahim Karakoç sadece kendisi idi. Halk şiiri ile kendine has bir tarz ve köşe oluşturmayı başarmıştı. Hece ölçüsünü ustaca kullandı. En güzel aşk, tabiat ve yergi şiirlerini yazdı. Çok güçlü ironiye sahip ve imajları kendine hastı. şiirleri daha yaşarken dilden dile dolaşıyordu. Tarihin altın sayfasına geçecek ölümsüz eserler verdi.

Zor zamanların adamıydı. Elini taşın altına ürperti duymadan koyardı. Çekinmezdi, çıkar gözetmezdi. Bir derdi, bir ihtiyacı olan herkesin yanındaydı.

Halk şiiri geleneğinden geliyordu. Ama sesini yenileyerek boyutları çok çok genişleterek.

Kavga şiirleri sokakları tutuşturdu, sokaklar durulunca içine yöneldi, duyarlı aşk şiirleri yazmaya başladı., sırtından zırhını çıkardı., elindeki – dilindeki keskin kılıcı tarihin müzesine astı. Bileğine kondurup bileğinden uçurduğu beyaz barış güvercinlerini yüreğine yönlendirdi. Can özünden besmeleyi çekende dedi göklerin kapılarını aralandı. Hak yol islam yazacağız dedi, bütün Müslüman topluluklarının ortak marşı oldu. Sarı saçlarına deli gönlümü bağlamışım, çözülmüyor Mihriban dedi evrensel bir türkü oldu. Sosyal içerikli şiirleri dünyanın birçok yerinde radyolarda yayınlandı.

İlmini, irfanını, aşkını, sevdasını oy benim vatanım, oy Anadolum diye seslendiği bu topraklardan alıyordu.

Biz utangaç bir nesildik, hala da öyleyiz. Bütün aşkları içimizde yaşadık, içimizde bitirdik. Gönül sarayımızda gelip geçenleri mahcup duygularla hep içimizde yaşadık. O kavga neslinin de sevebileceğini, ağlayabileceğini, aşkın o alevden girdabına düşebileceğini ancak Karakoç gibi şairlerdeki aşk edebini gördükten sonra anladık.

Orada Anadolu insanının kelimenin tam manasıyla yüreği vardı. Sevdasıyla, acısıyla, hüznüyle, ince ince eleştirisiyle Anadolu yüreği.

Bir de unutursun diye bir mihribanı var. O daha acı ve sitem yüklü. Sanki unutma diye bir çağrıdır, bir sancıdır.

 Şurası muhakkak nerede bir dava adamından, bir fikir adamından ve bilge insandan bahsediliyorsa biliniz ki böyle şahsiyetlerin mayasında aşk vardır. Yüreği aşkla yoğrulanların hayatları çile ile yoğrulur. Aynı zamanda büyük dava adamları, fikir adamları, büyü şahsiyetler gönlünün Mihriban aşkıyla sulamadan yola revan olmazlar.
Aşkı sanıldığı gibi onun Mihriban’ından değil aşka yönelmiş mihrabından öğrendik daha çok. Herkesin bir Mihribanı olmadı belki ama Mihriban, aşka nişane kaldı hepimizin dilinde. Onun aşk ile hu çeken koca bir derviş gibi yüreğinin peşine takılıp, sürüklendik hudutsuz diyarlara…

Kuşların göz bebeğine Hak yol İslam yazacağız diyecek  kadar yola revan olmuşlardır. Hatta bu yola kendilerini o kadar çok vermiş ki aşk kağıda dökülemez deyip kendinden geçebilmiştir.

Anne – babalar çocuklarını, öğretmenler öğrencilerini, şairlerse bir milleti eğitirler.

Sadece inanmak kafi değildir. İnandığını yaşamak, hayat nizamına geçirmektir asıl olan. Birçokları zamanı kendilerine uyduracakları yerde, kendileri zamana uyarak ayakta kalmaya çalışırlar. Kimi dinlerseniz Vahdet şuurundan söz ediyor. Ama bakıyorsunuz ki her Müslüman bir diğer Müslümanda kabahat aramakla meşgul. Sanki çıplak fotoğraf çekme hastaları. Kimse bir başkasının giyinmiş, temiz fotoğrafını çekmek istemiyor.

Hak yol islam yazacağız dedi: Gönülleri fethetti, unutulmaz bir slogandan öte, hepimize bir ideal, bir hedef oldu mısraları…
Mihriban dedi; aşıkların yüreği lambada yanan alev gibi titredi…
İsyanlı Sükut dedi; herkes kendini buldu bu şiirde, acı acı gülümsedi halimize…
Hakim Beğ dedi; mahkemelerde bir türlü sonuçlanmayan davaları en güzel biçimde anlattı.
Tohdur Beğ dedi; hastane çilemizi resmetti…
Hasan’a Mektup yazdı. Ha Hasana ha sana dedi okuyucusuna memleket ahvalini anlattı.
Gerdanlıklar dizdi, inci gibi… Her biri atasözü olacak evsafta koca koca laflar etti. Kulağımıza küpe oldu sözleri…
Söz konu; sevgilinin sokağından bile geçmeyi saygısızlık sayan nesiller, sevgilinin saç telini mendil arasında kutlu bir emanet gibi taşıyan nesiller, yüzünde göz izi olmayan, gözünde yüz izi olmayan nesiller, Mihriban timsali gençlerin nesliydi.

Kimi şiirler ya da yazılar marka değeri taşır. Necip Fazıl; Kaldırımlar; Arif Nihat; Bayrak, Atilla İlhan; Ben Sana Mecburum, Cahit Sıtkı; Otuz Beş Yaş, Abdurrahim Karakoç için de bundan sonra Mihriban şairi denilecek.


ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN HASTALIĞI VE EBEDİ HAYATA İNTİKALİ

ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN HASTALIĞI VE EBEDİ HAYATA İNTİKALİ
20. ve 21. yüzyıl Türk edebiyatının önde gelen şairlerinden Abdürrahim Karakoç, akciğer enfeksiyonu tedavisi gördüğü Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde 7 Haziran 2012 Perşembe günü solunum yetmezliği sonucu son nefesini verdi. Cenazesi, 8 Haziran 2012 Cuma günü Ankara Kocatepe Camisi'nde kılınan Cuma ve cenaze namazlarının ardından Bağlum Mezarlığı'nda Şeyh Abdülhakim Arvâsi (1865-1943) Türbesi'nin yanında toprağa verildi. Cenaze namazını, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez kıldırdı.
Göçünü Mihriban yetim kaldı başlığıyla duyurdu gazeteler. Şairin ardından daha büyük harflerle yazıldı Mihriban. Aşk kağıda yazılmıyordu hani! Abdurrahim Karakoç’ta diğer şairler gibi bütün yazdıkları bir yana sevgiliye dair mısralarıyla hatırlanacak.

Abdurrahim Karakoç, vefatıyla hepimizi derin hüzünlere sürükledi. Ama elden bir şey gelmiyor. Çünkü fani olan her insanın tadacağı bir hadisedir ölüm. Ne var ki, milletinin gönül tahtına kurulan büyük sanatkârlar, âlimler, şairler ölmüyor. Mehmed Âkif'in, Yahya Kemal'in, Necip Fazıl'ın, Sâmiha Ayverdi'nin ve Nurettin Topçu'nun ölmeyişi gibi...

ABBDURRAHİM KARAKOÇ İLE İLGİLİ YAPILAN ÇALIŞMALAR

ABBDURRAHİM KARAKOÇ İLE İLGİLİ YAPILAN ÇALIŞMALAR
1.        Fedai Dergisi 1964
2.        Pınar Dergisi 1979
3.        Doğuş Edebiyat 1983
4.        Türk Edebiyatı 1983
5.        Genç Kalender Dergisi 1998
6.        Kurt, İhsan; Abdurrahim Karakoç
7.        Eraslan, Hayrullah; Üçgen Piramidinin Zirvesindeki Şair, Abdurrahim Karakoç
8.        Yalsızuçanlar, Sadık; Aşk Kâğıda Yazılmıyor
9.        Şahsuvaroğlu, Lütfü; Abdurrahim Karakoç, Şairin Haberci Olarak Portresi
10.      Bahçelievler Belediyesi; Beste beste, türkü türkü
11.      Boz, Duran; Kaleminde Sevda Yükü Biriktirin Şair Abdurrahim Karakoç
12.      Milli Gazete; Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı
13.      Dost Dergisi (1983) Kayseri; Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı
14.      Genç Kardelen Dergisi (1998), 9. Sayısı
15.      Türkmence Dergisi (Hatay), (1998), 9. Sayısı; Yaşayan Yunus Abdurrahim Karakoç
16.      Niğde’de Yayınlanan Bir Dergi, (Özel Sayı); Mevsimleri Aşan Düzen Dışı Bir Şair
17.      Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği Çorum Şubesi yayın organı Edebiyat Bülteni Nisan 2014 Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı
18.      Alkış Dergisi (2012), Kahramanmaraş, Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı
19.      Kardeş Kalemler Dergisi (2012), Kahramanmaraş, Abdurrahim Karakoç Özel Sayısı
20.      Alper, Zeynep, Bir Vatandaş Hasan “Abdurrahim Karakoç Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri”
ABDURRAHİM KARAKOÇ İLE YAPILAN AKADEMİK ÇALIŞMALAR
1.        Vur Emrinde Unsurlar (Seminer Çalışması), D.Ü., Kütahya 1997.
2.        Avcı, Ramazan; Halk Şairi Abdurrahim Karakoç Hayatı, Sanatı ve Şiirleri, (Lisans Tezi), A.Ü. Fen Edebiyat Fakültesi, TDE Bölümü, Erzurum 1986.
3.        Değirmencioğlu, Derya, Abdurrahim Karakoç’un Hayatı ve Türk Edebiyatındaki Yeri, (Lisans Tezi), A.Ü., Ankara 2007.
4.        Kafkas Ü. Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalı, SBE., YLT., Kars 2010.
5.        Öztürk, Tuncay; Abdurrahim Karakoç’un Şiirlerinde Mahalli Deyişler, (Lisans Tezi),  T.Ü., Edirne 1995.
6.        Yaşa, Felat, Abdurrahim Karakoç’un Hayatı ve Şiirleri, (Lisans Tezi), İ.Ü., Malatya 1998
7.        Filiz, Mehtap; Abdurrahim Karakoç'un şiirlerinin tematik açıdan incelenmesi
8.        Saldere, Gülsüm; Abdurrahim Karakoç'un lirik şiirlerinde kelime dünyası

ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN BESTELENEN ŞİİRLERİ

ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN BESTELENEN ŞİİRLERİ
1.        Mihriban
2.        Ben Hep Seni Düşünürüm
3.        Unutursun Mihribanım
4.        Suları Islatamadım
5.        Sevgi Yetmiyor
6.        Omuzumda Sevda Yükü
7.        Aynaların Ötesi
8.        Gel Gayrı
9.        Can Özümde Besmeleyi Çekince
10.        Aşk Hikâyesi
11.      Ecele Doğru
12.      Yemin
13.      İncinmesin
14.      Garibin Garip
15.      Hakim Bey

16.      Dağ ile Sohbet

ABBDURRAHİM KARAKOÇ’UN ESERLERİ

ABBDURRAHİM KARAKOÇ’UN ESERLERİ
1.     Hasan'a Mektuplar (1965)
2.     El Kulakta (1969)
3.     Vur Emri (1973)
4.     Kan Yazısı (1978)
5.     Suları Islatamadım (1983)
6.     Beşinci Mevsim (1985)
7.     Dosta Doğru(1994)
8.     Akıl Karaya Vurdu (1994)
9.     Yasaklı Rüyalar (2000)
10. Gökçekimi (2000)
11.Gerdanlık-I (2000)
12.Gerdanlık-II (2002)
13.Gerdanlık-III (2005)
14. Parmak İzi (2002)
15. Düşünce Yazıları
16. Bütün Şiirleri
17. Çobandan Mektuplar

18. Beş Mevsim, 

ABDURRAHİM KARAKOÇ’A GÖRE ŞİİR NEDİR, ŞAİR KİMDİR?

ABDURRAHİM KARAKOÇ’A GÖRE ŞİİR NEDİR, ŞAİR KİMDİR?
Abdurrahim Karakoç, Gerdanlık (5) şiir kitabında şairi tarif eder, şiirin ne olduğunu anlatır. İşte Karakoç'a göre şair ve şiir:
1.        "Şair: Yaşadığı çağı yorumlayan, gelecek çağlara mesaj gönderen söz sanatçısıdır.
2.        Şiir: Madde ve mânâ iklimine açılan gönül kapısıdır.
3.        Şiir, eğer, yasakçı ozon tabakasını delip metafizik aleme götürüyorsa okuyucusunu; dar kalıpların sıkıcı atmosferinden kurtarıyorsa makbuldür.
4.        Güzelliklere ait olan sevdayı vecd haline getiren şiir, bütün çağlar için önemlidir ve kalıcıdır...
5.        Şiirde dil, estetik, fikri muhteva önemlidir, şarttır. Bunlarsız yazılan şiir kısa zamanda kendi kendini tasfiye eder... Şu kalıp, bu stil, pek önem arzetmez... Bal şerbetini, bengisu'yu, iksiri altın kupada, kristal bardakta veya toprak kâsede, hangisinde verirseniz veriniz, muhtevası değişmez.

6.        Şiir sevilir... Şiiri olgunluğa erişmiş şairi sevdirir... Maalesef şiirden nefret ettiren, bıktıran şairler de olmuştur... Bundan sonra da olacaktır..."

25 Ocak 2018 Perşembe

ÖĞRETMEN MEHMET AKİF İNAN

 ÖĞRETMEN MEHMET AKİF İNAN

Hıdır YILDIRIM

Avusturyalı romancı, oyun yazarı, gazeteci ve biyograf Stefan Zweig’ın, tarihte büyük dönüşümlere sebep olmuş on iki tarihi olaydaki belirleyici anlar üzerine yazdığı “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” adlı güzel bir eseri vardır. Zweig, bu eseriyle ilgili olarak, “Çağları aşan bir kararın bir tek takvime, bir tek saate, çoğu kez de yalnızca bir tek dakikaya sıkıştırıldığı trajik ve yazgıyı belirleyici anlara, bireylerin yaşamında ve tarihin akışı içinde çok ender rastlanır. Ben böyle anları İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar diye adlandırdım; çünkü onlar, tıpkı yıldızlar gibi, hiç değişmeden geçmişin karanlığına ışık tutmaktadırlar”[1] diyor.

Bir büyük gelişmeyi tetikleyen, önemsiz ve basit addedilebilecek küçük, çoğu zaman sıradan bir olay, bugün karşımıza insanlık tarihini etkileyen büyük bir olayı, bazen çağ açıp çağ kapatan başlı başına büyük bir hadiseyi çıkarmış oluyor. Çoğu zaman bizler, büyük hadiseyi yorumlarken onu doğuran basit ve sıradan vakanın, bu vakanın tarih sahnesinde canlandırılması görevini üstlenen çoğu zaman isimsiz kahramanın farkına bile varmamış olabiliyoruz.

“İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar” olduğu gibi şüphesiz hayatta ‘insan’ın, ferdin, bir tek insanın yıldızının parladığı anlar da var. Bu anlar, insanın yaşamının akış yönünü, akış hızını değiştiren anlar. İnsanın bazen yıldızını parlatan bazen de yıldızını söndüren anlar. Olumlu ya da olumsuz yönde zirveye ulaşmış insanların dramatik kavşaklarla karşılaştığına ve bu kavşaklardaki anlık yönelişlerin büyük sonuçlarının ortaya çıktığına şahit oluyoruz. İnsanın yıldızının parladığı anlarda büyük çoğunlukla yanında mesleğini mesele edinmiş bir öğretmenin olduğunu görüyoruz. Küçük bir dokunuşla resmin bütününü değiştiren bir ressamın sihirli dokunuşuyla öğrencisine dokunan bir öğretmen. Bazen bir dokunuş, bazen bir tebessüm, bazen bir küçük hediye, bazen derdine ortak oluş, bazen bir sırrı paylaşma, bazen bir özdeşleşme akışı birdenbire değiştiriyor ve ardından bir insanın yıldızı parlamaya başlıyor.

İnsana dokunma ehliyeti taşıyan ve buna ilişkin imkân sunulan öğretmen, bir dokunuşuyla tarihi değiştirecek önemde bir gücü elinde bulundurduğunun bilincini taşıdığında değişir tarih. Öğretmenin, hatası telafi edilebilir bir mesleğin mensubu olmadığının bilincini kuşanmış olması gerekir. Bu çerçeveden değerlendirildiğinde öğretmenlik bir idealistlik mesleğidir.

Edebiyat tarihçiliğinde bir ekol olmuş ve yetiştirdiği öğrencileriyle ideal öğretmeni öğretmenlik hayatında örneklemiş büyük bir öğretmen olan Prof. Dr. Mehmet Kaplan, “İdeal öğretmen, gerçekte var olmayan, fakat her öğretmenin içinde ulaşılacak bir model olarak yaşayan ve onu kendisine çeken, benzetmeye çalışan bir öğretmendir. Böyle ideal bir model güzel ve iyi bir şeydir. Zira o, gerçekte var olan öğretmeni her sabah erkenden uyandırır; ona okulunu, öğrencilerini, derslerini düşündürür, yapması gereken şeyleri dikte eder. Mevcudiyetinin farkında olmasa bile, her öğretmenin içinde böyle bir ideal öğretmen vardır. O, çok ciddidir, gevşekliği asla hoş görmez. Onun gerçek öğretmenden istediği birinci şey , ‘vazife duygusu’dur. Bu duyguya sahip olmayan bir kimsenin iyi bir öğretmen olmasına imkân yoktur”[2] diye tarif etmektedir ideal öğretmeni. Öğretmenlik, bir ciddiyet mesleğidir aynı zamanda.

Hocalık Sanattır” adlı bir kitabı bulunan ve yalnızca örgün eğitimde rahle-i tedrisinden geçen öğrencilerini değil, sohbetleriyle toplumu yetiştirme yükümlülüğünü taşıyan Prof. Dr. Osman Öztürk, hacmi küçük muhtevası derin mezkûr kitabında öğretmenlik sanatına ilişkin şu değerlendirmelerde bulunmaktadır: “Öğretmenlik; tatmini maddede arayanların veya maddi bakımdan tatmin olmak isteyenlerin mesleği olarak düşünülemez. Öğretmenlik, ‘yüksek ideal’ sahiplerinin tatmin olacağı bir meslek olarak düşünülmelidir. Hocalık, bitmek tükenmek bilmeyen bir enerji ile dersten çıktıktan sonra yorgunluk değil; haz ve heyecan duyabilenlerin mesleğidir. Öğretmen dersin nasıl geçtiğini, günün nasıl bittiğini, hafta sonunun geldiğini fark edemeyecek kadar, öğretme ve bir şeyler verme sevdalısı ve tiryakisidir. Geleceğin mühim insanlarının hocası olmuş olacağını, onların yapacakları hayırlı iş ve hizmetlerden dolayı dünyada büyük gurur ve haz duyacağı gibi, ahirette de hesapsız ecre nail olacağını düşünerek heyecanlanır. (…) Öğretmenlik; ideal ve heyecanla tatlanan ve bu sayede katlanılan bir meslektir. Eğitim-öğretimin mihveri ve temel taşı öğretmendir -belki de daha doğrusu ‘öğreten’. Çok lüks binalarda, çok iyi imkânlar içerisinde; vasıflı öğretmen olmadıkça yapılabilecek fazla bir şey yoktur. Siyasetçisi, idarecisi ve velisi ile bu gerçek kavranamadıkça, havanda su döğmeye devam eder dururuz. (…)[3]

Öztürk, öğretmeni eğitim-öğretimin öznesi olarak değerlendirmektedir. Öğretmenin aktif olmadığı, öncü ve sürükleyici işlevini üstlenemediği bir eğitim-öğretim ameliyesinden çok şey beklenmemelidir. Öztürk, öğretmenin niteliklerini başlıklar halinde verir ve her bir başlığı açıklar: “Öğretmen kimdir? İdealisttir. Hocadır, muallimdir ve öğreticidir. Velidir. Arkadaş, sırdaş ve dosttur. Rehberdir, örnektir. Çok okuyan ve çok okutandır. Takdir ve teşekkürü boldur. Yol gösterici ve yönlendiricidir.”[4]

Nurettin Topçu’nun öğretmenlikle ilgili derinlikli bir tanım içeren, öğrencilerine yönelik şu sözleri öğretmenliğe adanmış bir hayatın yargılarını ortaya koyması bakımından son derece değerlidir: “Bizim işimiz, sizin yalnız zekâlarınızı işlemeden ibaret değildir. Biz, sizin birtakım dersleri öğrenen zekâ makineleri olduğunuzu hiç düşünmedik. Şahsiyet ve halleriniz bizim hünerimizin gerçek eseridir. Bize, ‘siz ne iş yapar, ne vazife görürsünüz’ diye soranlar olursa onlara sonsuz bir sevinçle içimiz taşarak ‘bizim vazifemiz karakter yapmaktır, şahsiyet yapmaktır’ diye cevap vermede saadet buluruz.”[5]

Öğretmen nitelikli toplumun inşacısıdır. Birey olarak sorumluluklarının önemini idrak eden, bilgiyi davranışa dönüştüren ve bireysel ahlakın toplumsal ahlakı oluşturduğu bir intizamlı çevrenin mebdei öğretmendir.

Sokrates, “İnsan, insan gölgesinde yetişir” diyor. Öğretmenlik yalnızca bir meslek değil, kişinin kendi kreatif yeteneklerini de katarak geliştirebileceği bir sanattır aynı zamanda. Öğretmenlik sanatı, incelikleri meşk ile edinilen ve yılların birbirine ulandığı bir süreçte meşk ile olgunlaşılan bir sanattır. Bu çerçevede usta-çırak ilişkisine yönelik bir gereksinim ortaya koyan ama aynı zamanda durağanlığı da reddeden bir sanattır.

Sınıfın dışındaki öğretmen Mehmet Akif İnan

1940’ta Urfa’da doğan, ilk gençlik çağlarından itibaren kendisini mücadelenin içerisinde bulan Mehmet Akif İnan, çok yönlü bir şahsiyettir. Akif İnan, 60 yıllık ömrü boyunca meşgul olduğu uğraşı alanları itibarıyla tavsif edilecek olursa, şair, yazar, öğretmen, sendikacı, mütefekkir, yayıncı, hatip, aydın, sanatçı kelimeleriyle ifade edilebilecek çalışmalar içerisinde olmuştur. Mehmet Akif İnan, bütün bu unvanların ve uğraşıların içini fazlasıyla doldurmuş, hakkını vermiş ve her birinin icrasında ayrı ayrı büyük başarılar sergilemiştir. 

Mehmet Akif İnan, 1960-1961 öğretim yılında Maraş Lisesi’nden mezun olmuş ve 1961 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde yükseköğrenime başlamıştır. Çeşitli nedenlerle ara verdiği yükseköğrenimini Nuri Pakdil’in ısrarı ve teşvikleriyle 1972 yılında tamamlamış, aynı yıl Uşak İmam-Hatip Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni olarak atanarak vefatına kadar sürdüreceği öğretmenlik mesleğine adım atmıştır.

1972-2000 yılları arasında Uşak İmam-Hatip Lisesi, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü, Ankara Demetevler Lisesi, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü, Ankara Lisesi ve Ankara Fen Lisesi’nde görev yapan Mehmet Akif İnan, alanının teorisini anlatan bir edebiyat öğretmeni değildir. Türkiye’de maalesef, edebiyat akademisyenlerinin ve edebiyat öğretmenlerinin büyük çoğunluğu yalnızca edebiyat ürünlerini tahlil ve tasnif eden bir meşguliyet içerisinde bulunmakta, özgün edebi eser üretmemektedir. Mehmet Akif İnan, kendi edebi anlayışı çerçevesinde şiir ve nesir olmak üzere eser vermiş üretken, aynı zamanda medeniyet değerleri bağlamında mesleğinin öneminin farkında olarak mesleğinin çilesini çekmiş bir edebiyat öğretmenidir.

1969 yılında kurucuları arasında yer aldığı Nuri Pakdil öncülüğünde çıkarılan Edebiyat dergisinde yazıları ve şiirleri yayımlanan Mehmet Akif İnan, öğretmenliğe başladığında belli bir çevrenin tanıdığı bir şair ve yazardır. 1960’lı yılların başlarından itibaren şiirleri ve yazıları yayımlanan Mehmet Akif İnan, edebiyatın yalnızca teorisini aktarmakla yetinmemiş, edebiyat teorisine ilişkin düşüncelerini ortaya koyan ve çeşitli edebi yaklaşımlara eleştiriler getiren yazılar da yayımlamıştır. İnan’ın 1972 yılında Edebiyat Dergisi Yayınları arasında yayımlanan ilk kitabı “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine”, bu çerçevedeki yazılardan müteşekkil bir kitaptır. İkinci kitabı bir şiir kitabı olan Hicret’tir. Önemli ölçüde Edebiyat dergisinde yayımlanan şiirlerin yer aldığı Hicret 1975’te yine Edebiyat Dergisi Yayınları arasında yayımlanmıştır.

Mehmet Akif İnan, 1976 yılında Mavera dergisinin kurucuları arasında yer almıştır. 1976 yılından itibaren Mavera dergisinde yazı ve şiirler yayımlamış, ikinci nesir kitabı olan Din ve Uygarlık Mavera dergisinin yayınevi olan Akabe yayınları arasında çıkmıştır. Mehmet Akif İnan, 1977’den itibaren Yeni Devir gazetesinde, 1985’ten itibaren Milli Gazete’de köşe yazarlığı yapmıştır. Mehmet Akif İnan’ın ikinci şiir kitabı Tenha Sözler 1991 yılında Yedi İklim yayınları arasında yayımlanmıştır. Mehmet Akif İnan, 1977 yılında Oktay Çağlar’la birlikte Yeni Türk Edebiyatı adıyla bir ders kitabı da hazırlamıştır. Sınıfın dışındaki öğretmen Mehmet Akif İnan, kendi alanıyla ilgili teorik bilgiyi yalnızca öğrencisine aktaran bir öğretmen değil, alanının teorik bilgisini pratiğe de dökmüş bir öğretmendir. Mehmet Akif İnan, eseri olan, tesiri olan bir öğretmendir.

Aksiyoner öğretmen Mehmet Akif İnan

Mehmet Akif İnan, Yedi Güzel Adam’dan dışa dönük olanıdır. Yedi Güzel Adam içerisinde aksiyona ilişkin teorisini, düşüncelerini, hareket planında en fazla pratiğe dökmüş olanı Mehmet Akif İnan’dır. Mehmet Akif İnan, bir duygu ve düşünce adamı olarak şiir ve yazılarıyla ortaya koyduğu duruşu, bir hatip olarak kitleleri etkilemek ve yönlendirmek, bir sendika lideri olarak kurumsal bir bünye halinde inşa, sevk ve idare etmek suretiyle başka bir boyuta taşımıştır. Bu yönüyle Yedi Güzel Adam’ın diğer altısından farklıdır. Mehmet Akif İnan’ın Kurucu Genel Başkanlığını üstlendiği Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen; onun bir düşünce adamı olmanın ötesinde bizzat sahaya inerek düşüncesini örgüt çatısı altında somut varlığa dönüştürdüğünü ve eyleme döktüğünü göstermektedir.

Mehmet Akif İnan’ın sendikacılığı, öğretmenlik mesleğinin sorunlarına vakıf, bu sorunların çözümüne ilişkin duyarlılık taşıyan ve çözüme yönelik teklifler ortaya koyan farklı bir öğretmen profili taşıdığını göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında Eğitim-Bir-Sen, bürokratik bir organizasyon olarak değil bir öğretmenler odası hareketi olarak doğmuştur. Eğitim-Bir-Sen’in kuruluşu sırasında sendikanın genel kurullarında ve çeşitli tanıtma toplantılarında konuşan Mehmet Akif İnan’ın içerikli konuşmaları, onun eğitimin ve eğitimcilerin sorunlarının çözümüne ilişkin kendi gözlem ve yaşanmışlıklarına dayanan bilgilere sahip bir öğretmen-sendikacı olduğunu göstermektedir.

1992-2000 yılları arasında Ankara Fen Lisesi Edebiyat Öğretmeni olarak fiilen derslere girmeyi sürdüren Mehmet Akif İnan, Eğitim-Bir-Sen Genel Başkanlığı gibi ağır bir görevi, bir aydın sorumluluğu olarak görmüş, türlü fedakârlıklarla eğitime ve eğitimcilere yönelik yerine getirilmesi zaruri bu görevi bihakkın yerine getirmiştir. Mehmet Akif İnan’ın bu yıllarında edebi üretim hususunda son derece kısır bir dönem geçirdiğini belirtmek gerekir.

Mehmet Akif İnan, şair, yazar ve öğretmen olmanın yanında bir iman ve aksiyon adamıydı. Mehmet Akif İnan, okuyan, yazan, düşünen, konuşan, eser veren, örgütleyen, eyleme geçen bir öğretmen olarak aradığımız ideal öğretmen profilini ortaya koymuştur.

Sınıfın içindeki öğretmen Mehmet Akif İnan

Mehmet Akif İnan, yazımızın girişinde ortaya konulan, Nurettin Topçu, Mehmet Kaplan, Osman Öztürk gibi büyük öğretmenlerin tarif ettiği öğretmen profiline uygun bir öğretmenlik serencamı sergilemiştir. Mehmet Akif İnan’ın öğretmenliğinin en başında sevgi ve şefkat gelmektedir. O öğrencilerini seven bir öğretmendir. Öğrenme eyleminin en güzel sevgi ortamında gerçekleştirilebileceğinin bilincindedir. Yakın arkadaşı Alaeddin Özdenören, Mehmet Akif İnan’ın öğretmenlik anlayışını ortaya koyan şu anekdotu nakletmektedir: “Yıl 1966. Maraş Lisesinde felsefe öğretmeniyim. Akif’ten mek­tup. Gerçek soyluluğun pazarlığa yanaşmayacağını bir kez daha öğreniyorum. Diyor ki: ‘Çocukları sınıfta bırakma. Başımızdan geçenleri bilmiyor musun? Çocukları incitmemek için elinden geleni yap. Onları okumaya alıştır.’ İçimde bir bolluk oluşuyor. Hem de ne bolluk. Çocukları okumaya sürüklüyorum. Okulun kütüphanesine çekidüzen veriyorum. Çocuklar kütüphaneye alı­şıyor. Beni seviyorlar. Çocuksu gözlerinin acı bakışlarını üzerim­de hissediyorum. Osman Sarı, İsmail Kıllıoğlu, Efendi Barutçu, Ali Doğan, Serpil Öksüz, Cafer ve diğerleri. (…)”[6]
Mehmet Akif İnan’ın birlikte Milli Eğitim Bakanlığı Mektupla Öğretim Merkezi için Yeni Türk Edebiyatı ders kitabı hazırladıkları Oktay Çağlar, öğretmen Mehmet Akif İnan’a ilişkin değerlendirmelerinde, “Bence bir öğretmenin en iyi değerlendiricisi ve müfettişi öğrencileridir. Gazi Eğitim Enstitüsü’nde birlikte çalışırken; onun öğrencilerinin kendisine gösterdikleri saygı ve sevgiyi çok yakından izledim. Akif’in öğretmenliği sınıflarla sınırlı kalmaz; koridorlarda, öğretmenler odasında, hatta çok zaman evinde devam ederdi. Öğrencileri çiçeğin bal özüne hücum eden arılar gibiydiler. O sert görünüşlü, ağırbaşlı insan, öğrencileriyle birlikteyken, âdeta bambaşka bir kişiliğe bürünürdü. Severdi öğrencilerini; onlar da onu severlerdi. Mesleğini ibadet eder gibi, kutsal bir görev gibi icra eden insanlardandı”[7] demektedir.

Oktay Çağlar’ın değerlendirmesindeki son cümle, büyük bir öğretmen olan Nurettin Topçu’nun “40 yıl öğretmenlik yaptım; mabede nasıl girdiysem sınıfa da öyle girdim” sözlerini hatırlatmaktadır. Mehmet Akif İnan için öğretmenlik medâr-ı mâişet değil, peygamber mesleğini icra etmenin kudsiyetini taşıyan ulvi bir vazifedir.

Mehmet Akif İnan iz bırakan bir öğretmendir. Öğretmenliği yalnızca sınıfta icra edilen bir meslek olarak görmez, okulun dışında da öğrencileriyle birlikte olacağı ortamlar oluşturarak sınıfta bıraktığı izleri daha da derinleştirir. Mehmet Akif İnan’ın öğretmenliğinin ilk yıllarında Uşak İmam Hatip Lisesi’nde öğrencisi olan ve daha sonra sendikacılıkta ve siyasette önemli başarılara imza atan Hüseyin Tanrıverdi, bütün nahifliğiyle bir taşra kentinde, ideal öğretmen tipindeki bir öğretmenin ne demek olduğunu şöyle ifade etmektedir: “Mehmet Akif İnan hocam ile ilk tanışmam lise yıllarımda olmuştu. Uşak İmam Hatip Lisesinde yatılı olarak okumaya başladığımda benim edebiyat öğretmenimdi. Bir çocuğun kişiliğinin şekillenmesinde ailesinden sonra ilk rol alacağı kişi şüphesiz onun eğitimini üstlenen öğretmenidir. O yıllarda bir Anadolu kasabasından çıkıp tek başına, hiç bilmediği, kimseyi tanımadığı bir okula giden bir çocuğun da tutunabileceği, kendini güvende duyabileceği tek sığınak, sıcak, güler yüzlü ve ilgili bir öğretmendir. İşte benim için Akif İnan o kişiydi. Okul yıllarımızda dış dünyayı tanıma heyecanıyla haylazlıkla ve vurdumduymaz bir tavırla günlerimiz geçerken o bizi ders kitapları dışındaki bir dünyayla tanıştırdı. Yatılı günlerimizin dışında hafta sonları evine davet ederek pazar kahvaltılarında sohbetler ettik. O sohbetler bizim için sanki bayramdı. Çünkü pansiyonda sabahları kurtlu tarhana içerken, hocamızın evinde börekler, çörekler ile kahvaltı yapıyorduk. Bu bizim için bulunmaz bir nimetti. Bu kahvaltılarda hocamız ödev olarak değil, okumamız için elimize kitaplar tutuştururdu, sonraki hafta da o kitaplardan sorular sorardı, ki okuyup okumadığımızı kontrol ederdi.”[8]

Mehmet Akif İnan’ın Uşak İmam-Hatip Lisesi’nden öğrencisi olan ve ömür boyu Mehmet Akif İnan’ın o ilk dokunuşunun etkisini üzerinde hissetmeyi sürdüren Yazar Arif Altunbaş, Mehmet Akif İnan’ın yön veren, akışı değiştiren öğretmenliğine işaret etmektedir: “Uşak İmam Hatip Lisesi hayatımın en renkli, en hareketli, en verimli yıllarının geçtiği ömrümün ilkbaharıdır. Birçok kıymetli bilgiyi birçok değerli hocalarımızdan öğrendik. Ama bunlardan birisi vardı ki o sırtındaki batının paslı bıçağıyla derse giren Büyükdoğu'nun cephesinin yiğit savaşçısı Mehmet Akif İnan'dı. Hayatımın akışı onun sırtındaki paslı bıçağın açtığı yaradan sızan kanı görünce değişti. Hayatımız milletin sırtındaki o kanı durdurmak için mücadele etmekle geçti. Biz sevdayı, davayı, kavgayı ve Allah yolunda dimdik durmayı, ölünceye kadar bu yolda mücadele etmeyi ondan öğrendik. Nice hocalar gördük. Şüphesiz hepsinin üzerimizde hakkı vardır. Ama M. Akif İnan Hocamızın gönlümüzde ana kucağı gibi sıcacık, apayrı bir yeri vardı. O bizim hocamızdı, birçoklarının da Akif ağabeysiydi. Onun Anadolu kıtası kadar büyük yüreğinde hepimize yetecek kadar ayrı köşk yer vardı.”[9]

Eğitim-Bir-Sen’in kuruluşunda Mehmet Akif İnan’ın en yakınında bulunan, Eğitim-Bir-Sen’in kurucuları arasında yer alan ve ilk genel sekreteri olan Gazi Eğitim Enstitüsü’nden öğrencisi Metin Selçuk, Mehmet Akif İnan’ın öğretmen davranışlarıyla ilgili kırk yıl öncesinden manzaralar aktarmaktadır: “Hocam öğretme gayreti olmaksızın öğrenmeyi gerçekleştiren bir insandı. Dinleyen herkes duyduğu her cümlenin, her kavramın yeni olduğunu düşünürdü. Çünkü kavramların içini kendi tarzınca doldurur ve onları yeniden giydirirdi. Hafızamıza değil idrakimize seslenirdi. O konuşurken sanki bir ırmak çağıldardı. Herhangi bir konudan bahsederken acaba şiir mi okuyor diye defalarca irkildiğimi hatırlarım. Geçmişten geleceğe taşıyan ve geleceği o an bize zapturapt altına aldıran bir üslubu vardı. (…) Hocam bilgiyi bir hediye gibi sunardı. Vefat edene kadar öğrencisi olduğum için mutlu, huzurlu ve kıvançlıyım. Eğitim Enstitüsü’ne ilk başladığımda bir gece yarısı eve giderken ‘Madem öğretmen olmaya karar verdin, Hz. Ali (R.A.)’nın şu sözünü hiç unutmayacaksın ve çocuklar, kendi çocukların da söz konusu olduğunda onları bulundukları (“yaşayacakları”) zamana göre yetiştireceksin’ demişti. Geçen yıllarla birlikte gördüm ve şahit oldum ki, Hocamın öğretmenliğinin ve sendikal anlayışının temelinde bu kutlu öğretinin izleri çok belirgindi. Zamanın ruhu onun karanlıkları aydınlatmak için sunduğu bir mumdu adeta. Bir şey öğretirken huşu hissi uyandırırdı. Öğrencilerinin anı yaşaması için zamanı parmaklarında şekillendiriyordu adeta. Hocamın öğretmenliğinde merkezden çevreye doğru hareket anlayışı vardı. Onun merkezi insandı. İnsanda olanı açığa çıkararak hitap ederdi öğrencisine. Ve onu dinleyen herkes kendisini Akif İnan çapında bir insan zannederdi. Karşısındaki büyük küçük herkese böyle yaklaşır, böyle davranırdı. Ondan hiç kimse korkmazdı ama herkes de çekinirdi. Sınıfa girdiğinde konuşmasını bekleten bir heyecan yaşatırdı öğrenciye. Bunu yıllar sonra bir lise öğrencisinden de duyduğumda Hoca hiç değişmemiş ve kendi iç heyecanını hala koruyor diye sevinmiştim. O, alanının hâkimiydi, bunu sözle asla ifade etmedi; ama bu alanda, bu öğretmenlik yaşamında ‘ben varım ve en iyilerden biri benim’ düşüncesini hissettirirdi insana. Bununla birlikte mütevazılığın da kalesi gibiydi. Bunu o günlerde bir çocuk olan kızım bugün yaşıyormuş gibi hâlâ anlatır. Çünkü onunla bir çocuk gibi oynar ve konuşurdu. Başarılı ve sınıfta güçlü olmanın en kritik yanının alan hâkimiyeti olduğunu belirtirdi. Bunun yanı sıra iyi yapılan işin mutlaka görüleceğini, bu ülkeye ve bu millete döneceğini ifade ederdi. Öğretmen, çağının kültür, medeniyet ve sanatından nasibini alarak kendini yetiştirmiş olmalıdır anlayışına sahipti.”[10]

Sınıfın içindeki Öğretmen Mehmet Akif İnan, müşfik, karizmatik, etkileyen, sürükleyen, ufuk açan bir öğretmendir. Öğrencileri arasında bürokraside, siyasette, sivil toplum alanında etkili görevler üstlenmiş, topluma yön vermiş çok sayıda kişi bulunmaktadır. Kısacası, Mehmet Akif İnan, iz bırakan, sıra dışı bir öğretmendir.

Akif İnan, yazımızın giriş bölümünde ortaya koyulan ‘ideal öğretmen’ tarifini örnekleyen bir öğretmenlik hayatı sergilemiştir. Alanına hâkim, öğretmekten keyif alan, mesleğini severek fedakârlıkla icra eden bir öğretmen olarak ölümüne değin, 28 yıl boyunca yalnızca öğretmenlik yapmış, idari ya da bürokratik görevlere talip olmamıştır.

Mehmet Akif İnan’ın kültür ve sanat camiasında ağabey olarak bilinmesini sağlayan duruşu sınıfta babacan öğretmen olarak tanınmasına yol açmış, sevilen, güvenilen bir hoca olarak gönüllerde yer tutmasını sağlamıştır.

Mehmet Akif İnan bir okur ve bir yazardır. Öğrencilerinin kitapla ünsiyet kurması için büyük gayret göstermiş, beslendiği ana damardan öğrencilerinin de beslenmesini arzulamıştır. Akif İnan, maddiyata önem veren biri değildir. Bu çerçevede öğretmenliği bir manevi tatmin vasıtası olarak görmüştür. Tanınırlığı, birikimi, çevresi onu daha iyi maddi olanaklara sahip başka mecralara taşıyabilecekken O öğretmenliği ısrarla sürdürmeyi seçmiş, son sekiz yılında da enerjisini öğretmenliğin yanı sıra öğretmenlerin mesleklerini daha iyi şartlarda sürdürmeleri için sendikal mücadeleye hasretmiştir.

[1] Stefan Zweig, İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar - On İki Tarihsel Minyatür, Can Yayınları, İstanbul 2008, s. 10 

[2] Şevket Toker, Mehmet Kaplan ve Öğretmen [20 Yılın Ardından Mehmet Kaplan kitabı içinde], Dergâh Yayınları, İstanbul 2007, s. 103-104

[3] Prof. Dr. Osman Öztürk, Hocalık Sanattır, Rağbet Yayınları, İstanbul 2003, s. 16-18.

[4] Prof. Dr. Osman Öztürk, Hocalık Sanattır, Rağbet Yayınları, İstanbul 2003, s. 26 vd.

[5] Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, Dergah Yayınları, İstanbul 1997, s. 187

[6] Alaeddin Özdenören, Unutulmuşluklar, İz Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 125-126

[7] Oktay Çağlar, Öğretmen Mehmet Akif İnan [Mehmet Akif İnan Kitabı içinde], Türkiye Yazarlar Birliği Yayınları, İstanbul 2000, s. 132

[8] Hüseyin Tanrıverdi, Mehmet Akif İnan (12.07.1940-06.01.2000) [Bilge Sendikacı Mehmet Akif İnan Kitabı İçinde], Hazırlayan Hıdır Yıldırım, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2017, s. 129-1300

[9] http://www.haber7.com/yazarlar/arif-altunbas/973746-bir-akif-inan-hocamiz-vardi

[10] Metin Selçuk, Bilge Sendikacı Mehmet Akif İnan (Kitabı İçinde), Hazırlayan Hıdır Yıldırım, Eğitim-Bir-Sen Yayınları, Ankara 2017, s. 173-174

24 Ocak 2018 Çarşamba

İYİ TATİLLER ÇOCUKLAR...

Bazen yorgun olma hakkın yoktur! Zafere varıncaya dek çalışmalısın! Bazen dinlenmeyi reddetmelisin; tıpkı sağda solda hiç durmayan bir ok gibi ulaşmak istediğin hedefe ulaşmalısın!

Sevgili Öğrenciler,

Güzel bir okul olarak 2017-2018 öğretim yılının 1. Dönemini tamamlamış bulunuyoruz. Almış olduğunuz karnelerde bu dönemde sergilemiş olduğunuz performansınızın bir değerlendirmesini görmektesiniz.

Bu karne, siz sevgili öğrencimizin; ilgi, yetenek ve yaşam boyu sergileyeceğiniz başarılarınızın bir göstergesi değildir. Sadece derslerdeki durumunuzu göstermek için verilen bir belgedir.

Güzel bir okul olarak bizler, yeteneklerinizi keşfetmeniz hususunda sizlere yardımcı olmak için durmadan çalışmaya devam edeceğiz.

Hayat yolunda başarıya ulaşmak için, sorumluluk alma, planlı bir çalışma, ulaşılabilir hedefler koyma ve karar alma sorumluluğuna sahip olmalısınız. Unutmamalısınız ki, hiçbir başarı tesadüfi değildir.

Tatiller, dinlenmeyi hak ettiğiniz dönemlerdir. Ancak unutmayınız ki dinlenmek sadece boşa vakit geçirmek değil, eksik olduğunuz konularda kendinizi geliştireceğiniz ve telafilerinizi yapabileceğiniz bir süreçtir de. 

Tatilde dinlenirken, zihin dünyanızı geliştirmek için kitap okumanızı tavsiye ederken, hepinize iyi tatiller dilerim...


Pozitif düşüneceksin… Hayata sımsıkı sarılacaksın… Oyundan kafanı kaldırıp sevdiklerinle vakit geçireceksin… Sev ki, hücrelerin yenilensin…