DUYGUSUZ NESİL TEHLİKESİ
Eğitimin
Ruhu ve Çıkış Yolu
Toplum olarak, gözlerimizin önünde sessiz ve sinsi bir
şekilde büyüyen, kanıksadığımız için vahametini fark edemediğimiz derin bir
tehlikeyle karşı karşıyayız. Gençliğimizde, kılcal damarlara kadar işleyen
gözle görülür bir duyarsızlaşma yaşanıyor. Empati eşiğimiz günden güne
düşerken, merhamet hayat sahnesinden sessizce çekiliyor; sorumluluk bilinci ise
sürekli başka bir bahara erteleniyor.
Bugün hayatın tam merkezinde devasa bir ben var. Bir
zamanlar toplumu ayakta tutan fedakârlık, vefa ve sabır gibi kadim değerler, ne
yazık ki eski ağırlığını kaybetmiş durumda. Ancak bu tabloyu yalnızca gençlerin
bir meselesi olarak görmek, sorunu hafife almak olur. Karşı karşıya olduğumuz
durum, devasa bir nesiller arası kırılmadır. Bir önceki kuşak yoklukla,
mücadeleyle sınanmışken; bugünün kuşağı sınırları çizilmemiş, hudutsuz bir
imkân deniziyle sınanıyor. Dün hayatta kalmak için Nasıl
yaşarım? Sorusu sorulurken, bugün anlam boşluğunda yankılanan soru
bambaşka: Neden yaşarım?
Haz Odaklı Yaşam ve Kaybolan Anlam
Cevapsız bırakılan her neden, duyarsızlığın zeminini
biraz daha genişletiyor. Şehit haberlerinde gözyaşı döken anne babasını
anlamakta zorlanan, ekran başında savaşı ve yıkımı izleyip birkaç saniyelik
şaşkınlığın ardından hiçbir şey olmamış gibi kaydırmaya devam eden bir nesil
yetişiyor. Çünkü hayatın merkezine anlam değil, haz yerleştirildi. Eğlenilmeyen,
anlık tatmin sağlamayan her an, devasa bir kayıp olarak görülüyor.
Oysa hayat yalnızca hazdan ibaret bir oyun alanı
değildir. Hayat emektir, sabırdır, zorlukları göğüsleyebilme dirayetidir.
Hepsinden öte hayat, kendinden çıkıp başkası için de yaşayabilme erdemidir.
Bu duyarsızlık virüsü, en yakındaki insanı bile hedef alıyor.
Öğretmeninin emeğini görmezden gelen, anne babasının ömürlük fedakârlığını
sıradan bir görevmiş gibi algılayan, hiçbir çaba harcamadan elde ettiklerini en
doğal hakkı sanan bir zihniyet kök salıyor. Tahammül sınırları daralıyor,
benmerkezcilik güçleniyor ve bu hastalıklı ruh hâli, en şiddetli biçimde eğitim
kurumlarının duvarlarına çarpıyor.
Koridorlardaki Sessizlik: Bir Travmanın Anatomisi
Okullarımız artık yalnızca bilginin aktarıldığı mekânlar
değil; toplumun içinden geçtiği değerler krizinin, aile yapısındaki çözülmenin
ve dijital dünyanın kontrolsüz etkisinin en net görüldüğü aynalar hâline geldi.
Ve bazen o koridorlar yalnızca bilgi değil, ağır travmalar da taşıyor.
Yıllar önce İstanbul’daki bir okulda işlenen elim bir
cinayetin ardından o kuruma görevlendirildiğim günü asla unutamam. Binaya adım
attığımda karşılaştığım manzara, yalnızca adli bir olayın sonucu değildi; koca
bir ruh hâlinin, bir sistemin çöküşüydü. Koridorlarda yankılanan o ağır
sessizlik ürkütücüydü. Sınıflardaki donuk gözler, tedirgin öğretmenler,
güvensiz öğrenciler ve öfkeyle korku arasına sıkışmış veliler… Cinayet bir can
almıştı ama beraberinde bir okulun ruhunu, güven duygusunu ve çocukların
masumiyetini de söküp götürmüştü.
Kan izleri silinmiş, fiziksel temizlik yapılmıştı belki;
ama çocukların gözlerindeki o derin izler duruyordu. Disiplin ile rehberlik
birbirinden kopmuş, yönetim boşluğu tavan yapmıştı. O günlerde yalnızca kırılan
fiziki düzeni değil, paramparça olan psikolojileri de toparlamaya çalıştık.
Sınıf sınıf dolaşıp sustuklarını dinledim. Bazen bir idareci değil bir psikolog
gibi, bazen bir öğretmen değil bir baba gibi, en çok da sadece bir insan gibi o
enkazın ortasında durmaya çalıştım.
Orada çok acı bir gerçeği idrak ettim: Kalbi ihmal edilmiş, vicdanı eğitilmemiş
bir sistem, kriz anında kâğıttan bir kule gibi çöker. Bir okulun gerçek
krizi binanın eskimesi değil, güvenin yitirilmesidir. Ve o güveni yeniden inşa
etmek, kapıdaki tabelayı değiştirmekten bin kat daha zordur.
Başarı Yanılsaması ve Kayıp Sentez
Bugün gururla nitelikli diye tanımladığımız, yüksek
puanlı, parlak öğrencileri olan okullara dönüp bir bakalım. Vitrinler
uluslararası projelerle dolu. Ancak çocukların zihnindeki kariyer rotası çoğu
zaman tek bir yönü işaret ediyor: Gitmek.
Yurt dışına öğrenci göndermek, kurumsal bir övünç
tablosuna dönüşmüş durumda. Kaç öğrenci Avrupa’ya yerleşti? Kaçı
Amerika’dan kabul aldı? Elbette gençlerimizin emeği kıymetlidir ve
çalışanın hakkı teslim edilmelidir. Ancak kendimize sormaktan korktuğumuz o
derin soru şudur: Başarı tam olarak
nedir ve kimin için başarıdır?
·
Mehmet Akif Ersoy Asım’ın neslini hayal etmişti:
İnançlı, çalışkan, köklerine bağlı, ilmi ve ahlakı omuz omuza taşıyan bir
gençlik.
·
Tevfik Fikret ise Haluk’un gençliğini arzulamıştı:
Batı’ya açılan, bilimi ve aklı merkeze alan, aydınlık ve özgür düşünen bir
nesil.
Bugün geldiğimiz noktada sormalıyız: Asım’ın ahlakı nerede? Haluk’un bilimi
nerede?
Avrupa’ya veya Amerika'ya bilim öğrenmeye gidip, çoğu
zaman sadece bir diploma ve konfor peşinde koşan, aidiyet duygusunu askıya
almış bir gençlik profili üretiyorsak durup düşünmeliyiz. Bilim almak için
gidip bilimin disiplinini ve üretme ahlakını içselleştirmeden dönüyorsak;
Batı'nın teknolojik araçlarını alıp bunları kendi kültürümüzün vicdanıyla
harmanlayamıyorsak, gençlerimizi yanlış yönlendiriyoruz demektir. Asım’ın
inancını kaybedip Haluk’un bilimini de elde edemeyen, köksüz ve hedefsiz bir ara
kuşak tehlikesiyle karşı karşıyayız.
Vitrin Değil, Vicdan İnşası
Bu yozlaşmada sorun yalnızca öğrencilerde değil; eğitim
yönetimindeki yüzeyselleşmededir. İdarecilik, kuruma ruh katmaktan ziyade
sosyal medya paylaşımları ve protokol fotoğraflarıyla görünür olmaya
indirgenmiş durumda. Oysa eğitim vitrinle değil, vicdanla ayakta kalır.
Kartvizit biriktirmekle değil, karakter inşa etmekle kalıcı olunur. Bir okulun
asıl başarısı; kaç öğrenciyi yurt dışına gönderdiği değil, kaç öğrencinin kalbine toplum için
sorumluluk duygusu yerleştirebildiğidir.
Yıllarca akademik başarıyı her şeyin merkezine koyduk.
Test çözen ama kendi duygusunu, yanındakinin acısını tanımayan bireyler
yetiştirdik. Başarıyı sadece puanla ölçtük; merhamet sınavlara dâhil edilmedi,
sabır notlara yansımadı, vefa hiçbir karnede yer bulmadı. Çocuklarımızı
zorluklardan yalıtarak koruduğumuzu sandık ama aslında onların dayanıklılık
kaslarını erittik. Yağmurda ıslanmasına izin verilmeyen bir çocuk fırtınada
nasıl ayakta kalacak? Kaybetmenin acısını tatmamış bir genç, düştüğünde yeniden
kalkmayı nasıl öğrenecek?
Harekete Geçmek İçin Yarını Bekleyemeyiz
Empati zayıfladıkça şiddetin eşiği düşer. Okullarda artan
zorbalıklar, sosyal medya linçleri ve öğretmene uzanan eller, değer
merkezimizin ne kadar kaydığının ispatıdır. Toplum olarak tepkiler veriyor,
kampanyalar düzenliyoruz ama zemin aynı kalıyor. Oysa mesele sadece tepki
vermek değil, köklere inip o zemini onarmaktır.
Eğitim yalnızca bilgi aktarımı değil, bir insan yetiştirme sanatıdır.
Yunus Emre’nin "Sevelim,
sevilelim" çağrısı okul duvarlarında bir süs olarak kalmamalı,
davranışa dönüşmelidir. Başarı yeniden, cesaretle tanımlanmalıdır:
·
Başarı; yüksek maaş
veya prestij değil, bulunduğu yeri dönüştürebilmektir.
·
Başarı; kriz anında
sorumluluktan kaçmamaktır.
·
Başarı; en zor
zamanlarda bile vicdan pusulasını kaybetmemektir.
Çocuklar elbet zorlanacak, düşecek ve sarsılacaklar.
Önemli olan onlara yeniden ayağa kalkma iradesini verebilmektir. Yeter ki
bizler, aklı büyütürken kalbi aç bırakmayalım.
Geleceği inşa etmek; Asım’ın ahlakına, Haluk’un bilimine
ve hepsinden önemlisi insanın vicdanına aynı anda, eşit derecede yatırım
yapmakla mümkündür. Harekete geçmek için yarını bekleyemeyiz. Çünkü çocuk
dediğimiz hakikat, geleceğin ta kendisidir!